GENÇ RUHLAR
![]()
Sonsuzluğun Yankısı
Üç arkadaş, Bahadır, Aydın ve Ömer, birkaç gün sonra o ilk sarsıntının yaşandığı; Boğaz manzaralı loş İstanbul kafesinde yeniden bir araya gelmişlerdi.
Ancak bu kez masada, ilk günkü “varoluşsal sarsıntının” panik ve kargaşasından eser yoktu. Gözlerinde, çetin bir felsefi savaştan zaferle çıkmış olmanın getirdiği dingin; ama derinden hüzünlü bir aydınlanma vardı. Fincanlarından yükselen kahve buharı, Boğaz’ın ağır sisli havasına usulca karışıyordu.
Bahadır, elindeki kitabın kıvrılmış köşelerini düzeltti. Sesi, o tanıdık kuşkucu tondan sıyrılmış; saygılı ve ciddi bir kabullenişe varmıştı.
Bahadır: “Hâlâ o filmin son sahnesini, o ‘Her Şey Biter’ anını unutamıyorum. O an, beynimdeki bütün nöronlar isyan etmişti. Benim o güne kadar ‘anlam’ diye kodladığım her şeyin, sadece biyolojik bir hatadan; kısa devreden ibaret olduğu fikri…”
“İşte o sarsıntı, sadece duygu yönlü bir tepki değildi; resmen zihni bir çöküştü. Modern psikolojinin dediği gibi; bu sadece bir thanatophobia (ölüm korkusu) mıydı; yoksa ruhun derinliklerinde daha büyük; evrenin merkezine ait bir kodun kırılışı mıydı?”
Aydın, Boğaz’ın dalgalarına, adeta kendi kâbusunun yansımasına bakıyordu. Onun sancısı daha özeldi. Daha derin ve duygu yüklü bir çekirdeğe sahipti.
Aydın: “Benim için daha özeldi o kâbusun ağırlığı. Annemin fedakârlığını düşünüyorum. Gece uykusuz kalışını, babamın ömrünü eritişini…”
“Bir sosyolog (İçtimaiyyûn) olarak, bütün bunları ‘türün devamı için gerekli fedakârlık’ diye rasyonalize etmeye çalışırdım. Ama mademki tür de bir gün bitecek, bütün o sevgi ‘sıfır’la çarpılacak…”
“O zaman o merhamet, o aşk, sokaktaki bir hayvanın fıtri şefkatinden farklı; kalıcı bir değer taşımaz ki. Eğer her şey yok olacaksa, neden bu kadar derin sevdik biz? Bu sorunun ağırlığı, beni kemiriyordu. Varlığımın temelini sarsıyordu.”
Ömer, onlara dönerek; Boğaz’ın karanlık sularındaki kaybolan değil; yakalanan ışığı işaret eder gibi; kesin ve sarsılmaz bir dille konuştu.
Ömer: “İşte tam da bu sorular, o sarsıntı; bir uyanışın başlangıcıdır. O film, size sadece bir sonu gösterdi. Ama o son, İmanın Altı Temel Direğine (Erkân-ı İmaniye) çarparak tuzla buz oldu.”
“Sizin hissettiğiniz o büyük boşluk ve adaletsizlik çığlığı; ruhlarınıza kazınmış olan o ‘Sonsuzluk Kodları’nın varlığını ispat ediyordu.”
“Bugün göreceğiz ki, Haşir hakikati; ne bir ihtimal; ne de bir teselli… O, Kâinatın Mimarisi’nin; Allah’ın kusursuz (kemalât) sıfatlarının ve Peygamberlerin davasının bilimsel bir zorunluluğudur.”
Bahadır: (Merakla eğildi. Sesi artık iddia değil, arayış doluydu). “O zaman ahlak meselesinden başlayalım. Ben bir hukukçu olarak, ‘Kozmik Adalet’ kavramını hâlâ sindirmekte zorlanıyorum.”
“Yeryüzündeki hiçbir hukuk sistemi tam adalet sağlayamaz, bunu biliyorum. Peki, o sonsuz Adalet Mahkemesi fikri; bizim modern toplumlarımızı nasıl etkiliyor? O mahkeme olmasa, düzenimiz nasıl ayakta kalır?”
Ömer: “Şöyle düşün, Bahadır. Bugün sosyologlar, bireyin kendini gerçekleştirmesi için ‘özgürlük’ ister.”
“Ama bu özgürlüğün mutlak bir kontrole ihtiyacı vardır. Eğer en büyük cezadan, yeryüzünde yakalanmamakla kurtulunuyorsa; insan nefsindeki o ‘güçlünün sözü geçer’ felsefesini durduracak ne kaldı?”
“Ya da en masum kişi, bir ömür haksızlık çektiğinde… Ve tüm bunlar, basitçe bir yok oluşla son bulacaksa… O zaman Adalet nerede kalır? Allah’ın Adalet ismi noksan kalmaz mı? İşte Adalet isminin tecellisi burada zorunluluk kazanır.”
“Biz, hayvanlar gibi sadece ilhamla (ya da DNA kodlarıyla) hareket eden varlıklar değiliz. Bize ‘özgür irade’ denilen, iyilik ile kötülük arasında seçim yapma yetkisi verildi.”
“Bu, çok büyük bir şereftir; ama aynı zamanda büyük bir yüktür. Eğer bu seçimlerin; bir ömrün sonunda; ne kadar büyük bir fedakârlık ya da ne kadar zalim bir haksızlık olursa olsun; sıfırlanacağı düşünülürse; o zaman bu irade bize niçin verildi?”
“Bu kâinat, bir imtihan salonu ise; imtihanın bir sonucu; bir karşılığı (ödül veya ceza) olması gerekir.”
“İşte Kur’an, bu problemi, ‘Haşir ve Cehennem’ gerçeğiyle çözer. Bu, basit bir tehdit değil; toplumsal düzenin ve bireysel vicdanın en yüksek sigortasıdır.”
“Haşir, o sonsuz imtihanın mutlak ve kaçınılmaz sonuç belgesidir. Aksi takdirde, hayatımız trajik bir mizah olurdu; iradenin anlamı kalmazdı.”
“Yakalansan da yakalanmasan da, yaptığın her şeyin ‘Defter-i A’mâle’ (Amel Defteri) kaydedilmesi; vicdanın üzerindeki o sürekli baskı; bireyi süfli bir hayvaniyete düşmekten korur.”
“Bu, insan ahlakının en güçlü, bilimsel olarak test edilemez; ama etkisi en kesin olan ‘kontrol mekanizmasıdır.’”
Aydın: “Bu, benim sevgi ve ilişki problemime de doğrudan cevap veriyor. Nörobilim, aşkı ve şefkati ‘dopamin ve oksitosin’ salgılanmasıyla açıklıyor.”
“Ama eğer bu kimyevi süreç, yirmi yıl sonra ölecek bir biyolojik makine içinse; bu kadar derin bağlanmamızın mantığı ne? Bütün bu biyokimyevi çaba, ‘sıfır’la çarpılmak için miydi? Eğer öyle değilse, kalbimdeki bu sonsuz sevgi açlığı ne anlama geliyor?”
Ömer: “Tam da orada; Allah’ın İsimlerinin Tezahürü devreye giriyor, Aydın. O kimyevi süreçler, Allah’ın Rahman ve Rahîm isimlerinin sadece bu fâni âlemdeki ilk ve geçici cilveleridir.”
“Bizim kalbimize konan o ebediyet arzusu, o fıtrî ihtiyaç, aslında o Rahmet ve Kerem sıfatlarının; ‘Ben bu sevgiyi kalıcı bir yerde de devam ettireceğim’ vaadidir.”
“Düşün ki, bir ressam en güzel tablosunu yapar; sonra onu yırtar mı?”
“Yaratıcının bu kadar kusursuz bir Sevgi, Adalet ve Merhamet (Rahmet ve Kerem) sergilemesi; sonra da tüm bu görkemi basitçe yoklukla bitirmesi; O’nun sonsuz ve mükemmel sıfatlarına yakışır mı?”
“Bir de şu tabiatın kendisine, kâinatın yüzüne bakalım! Her bahar, gördüğümüz gibi; milyarlarca ölü tohumu; kuru ağacı ve toprağı yeniden diriltiyor. Sanki yeryüzü, kışın ölüp; baharda yeniden can bulan dev bir Haşir sahnesi.”
“O Kudret, bu kadar kolay ve mükemmel bir diriltmeyi her yıl sayısız defa tekrarlarken; insanoğlunun en yüksek varlık olarak bir kez daha diriltilmesinden aciz kalır mı?”
“Hayır! Eğer en basit çiçeği sanatla yaratan ve yoktan var eden aynı Güç ise; en büyük sanat eseri olan insanı yeniden yaratmak; O’nun için bu mevsim dönüşünden daha zor değildir.”
“Aksine, o müthiş sanatın ve nizamın nihai gayesi, insana bakmak ve onu ebedi yuvaya taşımaktır.”
“İşte bu yüzden, sonsuzluk vaadi; Allah’ın Sıfatlarının, Vücudunun gereğidir. O vaadi, Kur’an ve bütün peygamberler tekrar tekrar ilan ediyor.”
Bahadır: “Bu mantık, beni peygamberlerin ve kutsal kitapların şahitliğine götürüyor. Eğer Hz. Muhammed (a.s.m) ve bütün peygamberler; bütün hayatlarını bu Haşir davasına adadıysa ki bu, tarihen sabittir…”
“O zaman bütün o mucizeler ve dürüstlük (sıdk) delilleri; dolaylı yoldan; Haşir’in gerçekleşeceğine dair en büyük kanıt haline geliyor.”
Ömer: “Kesinlikle. Bediüzzaman Hazretlerinin eserindeki o kıyas çok çarpıcı… ‘Bir tek ayetin, bir tek işaretiyle ilmi hakikatler meyve veren bir kitabın (Kur’an’ın) binlerce ayetinin davasının hakikatsiz olması; güneşin inkârı belki kâinatın yokluğu gibi muhal, yani imkânsız’ olduğunu söylüyor.”
“Bu, bir inanç meselesi değil; mantıkî bir zorunluluktur.”
“Düşünün, dünyanın en dürüst ve güvenilir yüz binlerce elçisi; yüzlerce yıl boyunca aynı mesajı veriyor: ‘Ölüm bir son değil, sonsuzluğun kapısıdır.’”
“Bu kadar güçlü ve sarsılmaz bir şahitlik zincirinin yalan üzerine kurulu olması; tüm tarihin ve mantığın reddi demektir. İşte bu yüzden, bizim o sarsıntımız; bizi yaratılışın merkezindeki; en güçlü ve sarsılmaz gerçeğe yönlendirdi.”
Aydın: (Gözleri yaşlı ama yüzünde huzurlu bir tebessümle). “Yani biz, o filmi izlerken yaşadığımız krizde; aslında farkında olmadan Allah’ın o Sermedî (Daimî) vaadine şahitlik etmişiz.”
“O anlamsızlık hissi, bizim fıtratımızın; o vaadin gerçekleşmesini; mutlak bir zorunlulukla talep edişiymiş. Tıpkı ciğerlerimizin havayı, midemizin yemeği talep etmesi gibi…”
Bahadır: “Anladım. Haşir inancı, imanın diğer beş rüknünün de kilididir. Onu çekip alsan; Allah’ın isimlerinden Adalet, Rahmet, Kerem noksan görünür.”
“Peygamberlerin davaları boşa çıkar. Kutsal Kitapların üçte biri yalan olur. Bütün sistem çöker. Artık o filmdeki karanlık son; benim zihnimde sadece bir uyarı sinyali ve yanıltıcı bir ihtimaldir.”
Ömer, son sözü söylerken; sesi umut dolu, sarsılmaz ve ebediyete dair bir kararlılık taşıyordu:
Ömer: “Öyleyse, kendi hayatımızı; bu ebedî aşkın ve mutlak adaletin güvencesi altında yeniden inşa etme zamanı.”
“Biz, o fani filmdeki figüranlar değiliz. Biz, Sultan-ı Sermedî’nin (Ebedi Sultanın) ebediyete namzet kullarıyız. O varoluşsal sarsıntı bizi yok etmedi; tam tersine; bizi yaratılışımızın ana gayesi ile tanıştırdı.”
“Artık o kâbus filmi zihnimizde bir ders olarak kalsın. Şimdi, kalbimize kazınan o Sonsuzluk Kodu’nun gücüyle; Ebediyet Senaryomuzu yaşamaya başlayalım!”
“Bundan sonra; en ufak bir merhamet eylemimizin bile kaybolmayacağını bilerek, kalıcı bir iyilik inşa etmeliyiz. En zorlu adaletsizlik karşısında bile yılmayıp, nihai adaletin mutlaka tecelli edeceğine inanmalıyız.”
“Her anımızı, kalbimize kazınan Sonsuzluk Kodu’nun rehberliğinde; büyük bir mesuliyet ve sarsılmaz bir huzurla; ebediyete layık bir sanat eseri gibi işlemeliyiz!”
Üç arkadaş, Boğaz’ın pırıltılı; sonsuzluğa uzanan sularına son bir kez bakarak masadan kalktılar. Omuzlarındaki tüm felsefi ve duygu yükü kalkmış; yerini fıtratlarına işlenen Sermedi (ebedi) umudun getirdiği dingin ve sarsılmaz bir kararlılık almıştı.
Onlar, en büyük kâbusun; en büyük uyanışın habercisi olduğunu anlamışlardı.
Benzer konuda makaleler:
- Peygamber efendimizin iletişim tekniği
- Genç Ruhlar: Sonsuzluk Kodları
- Sevgiyle yaşamak, sevgiyle taşmak, kinden kavgadan uzak yaşamak
- Mehmet Kutlular: Bir nur talebesinin siyasetteki istikameti