EURONUR ÖZEL

Genç Ruhlar: Tevekkülün Dili

This entry is part 12 of 13 in the series GENÇ RUHLAR

GENÇ RUHLAR

Genç Ruhlar: Ne Yöne Gidiyoruz?

Genç Ruhlar: Hayata Nasıl Bakıyoruz?

Genç Ruhlar: Hayatın Pusulası

Genç Ruhlar: Camın Ardındaki Işık

Genç Ruhlar: Dışarıda Rüzgâr, İçeride Fırtına

Genç Ruhlar: Zamanın Zincirlerinden Kurtulmak

Genç Ruhlar: İmtihan Fırtınası

Genç Ruhlar: Zihinlerin Anlam Arayışı

Genç Ruhlar: Dünya Harbinden Büyük Hakikat

Genç Ruhlar: Sonsuzluk Kodları

Genç Ruhlar: Sonsuzluğun Yankısı

Genç Ruhlar: Tevekkülün Dili

Genç Ruhlar: Frankfurt’ta Bir Akşam

Özel Makale / Tevekkül

Tevekkülün Dili

Hafta sonu balık avı için Ege’nin serin sularına açılmışlardı. Metin, üniversitenin Edebiyat bölümünden mezun olmuş, kelimelerin duygusal gücüne inanan bir gençti. Yanında, İlahiyat Fakültesi mezunu Talha vardı. O, kadim metinlerin ve hikmetin denizinde yüzmeyi severdi. Üçüncüleri ise, her şeyi hesaplayan; somut verilere dayanan zekâsıyla Fırat; başarılı bir Mühendis adayıydı.

Güneşli başlayan gün, öğleden sonra aniden simsiyah bulutlara teslim oldu. Yelkenli tekneleri, kısa sürede şiddetli bir fırtınanın ortasında kaldı. Ölümle burun buruna gelmelerinin ardından, son bir gayretle kendilerini zorlukla en yakındaki balıkçı barınağına attılar.

Şimdi üçü de, rutubetli ve tuz kokan barınakta; titreyerek battaniyeler altında oturuyorlardı. Yağmur dinmiş, ancak rüzgârın sesi hâlâ kulaklarında uğulduyordu. Atlattıkları tehlikenin şoku, akademik başarılarının ve kariyer planlarının ne kadar fânî (geçici) olduğunu yüzlerine vurmuştu.

Fırat: (Hâlâ nefes nefese) Arkadaşlar, şaka değil; birkaç dakika daha denizde kalsaydık o dalgalar bizi yutacaktı. O anki biçare (çaresiz) feryadımı hayatım boyunca unutmayacağım. Bütün tahsilim, diplomalarım; hepsi o an heba (hiç) olacaktı.

Metin: Benim de aklımdan geçen tek şey o anki korkuydu. O kadar hodgâm (kendi rahatını düşünen) bir hayat yaşamışız ki, o küçük fırtınada bile dağılıp gittik. Neden bu kadar panikledik, Talha?

Talha: İşte o panik ve feryat hali, tam da okuduğumuz o hikmetli metnin (Gençlik Rehberi) anlattığı şeydi:

“Bırak biçare feryadı, belâdan gel tevekkül kıl. Zira feryâd; belâ-ender (belâ içinde belâ), hata-ender (hata içinde hata) belâdır bil!”

Fırat: Anlamadım. Hayatımız tehlikedeyken “Hata yapıyorsunuz” mu demek istiyor?

Talha: Evet, bir açıdan. Feryat etmek, durumu kabul etmemek demektir. Kabul etmeyince, korkun ikiye katlanır. Hata yapma ihtimalin artar. Feryat, belânın dozunu yükseltir.

Asıl yapmamız gereken şuydu: Sebeplere sarıl (tekneden ayrılmamak, yelekleri takmak gibi) ve sonra o fırtınayı gönderenin Rahîm (merhametli) ve Hakîm (hikmet sahibi) olduğunu idrak etmek.

Metin: Yani, “Belâ vereni buldunsa, Atâ-ender (lütuf içice), safâ-ender (huzur içice), belâdır bil!” dizesi…

Fırtınanın kaynağını Allah olarak gördüğün an, o felaket bile bir lütuf hâline mi geliyor?

Talha: Aynen öyle. Bize acizliğimizi, hodbin (bencil) yaşam tarzımızı gösteren bir uyarıydı bu. O fırtına, bize “Hayat, sandığınız gibi sadece sizin kontrolünüzde değil” mesajını taşıyan bir atâ (ihsan) olabilir.

Fırat: Benim kaygım sadece ölmek değildi, Metin. Yapacağım kariyer, kuracağım düzen, alacağım ev…

Bütün o hayallerin bir anda boşa gideceği korkusuydu. Bütün hedeflerimiz fena (yokluk) damgası taşıyan şeyler mi?

Talha: Metnin dediği buydu: “Bil ey hodgâm! Bu dünyada saadet, terk-i dünyada.” Burada terk-i dünya demek, tekneyi bırakıp denize atlamak demek değil. Hudâbîn (Allah’ı bilen) isen, bu dünyadaki eşyayı ve kariyeri bir ticaret olarak görmelisin.

Metin: Nasıl bir ticaret?

Talha: Şöyle bir ticaret…

“Şu fâni (geçici) ömrünü bâkîye (sonsuz olana) tebdille (değiştirmekle).”

Biz o tekneyi alıp balığa çıkarken, niyetimiz sadece zevk değil; aynı zamanda dostluğumuzu pekiştirmek; Allah’ın Arş’ı (gökyüzü) altındaki sanatını tefekkür etmek olmalıydı.

Eğer sadece nefsine (zevke) talip isen… Evet, o çürük maldır. Temelsizdir. Çünkü hepsi bitecek.

Fırat: Demek ki, hedefim olan iyi bir mühendisliği sırf daha çok para kazanmak için istiyorsam fenâ-ender (yoklukla dolu); ama kazancımla aileme faydalı olmak ve İslâm’ın namına hizmet etmek için istiyorsam bâkî (kalıcı) bir değere dönüşüyor.

Kalbimdeki niyet, dünyanın fenâ (yokluk) damgasını kaldırıyor.

Metin: Fırtına anında aklıma rahmetli dedem geldi. O, ölümden hiç korkmazdı. Hatta hep “Ahbaba kavuşacağım” derdi. Şimdi anlıyorum, bu, Kur’ani bir bakış açısı.

Talha: O metinde, o Ecânib (yabancı, Avrupai) fikre sapmayı reddediyor ve diyor ki: “Mevte, ecele dost bakarım, sen gibi korkmam. Kabre gülerek girerim, sen gibi ürkmem.”

Bu, basit bir cesaret değil. Bu, imanın feyzi (bereketi) sayesinde elde edilen bir güvenlik hissi.

Fırat: Bizim zekâvette (çabuk anlamakta) alemdar (öncü) olmamıza rağmen neden nâdim (pişman) ve kaygılı olduğumuzun cevabı bu o zaman.

Fırtınada gördük ki, bütün dünya üzerimizdeyken küçük bir beladan bağırıyoruz.

Talha: Aynen öyle. Çünkü bizim için kabir bir ejder ağzı, vahşet yatağı.

Hâlbuki imanlı bir genç için orası: “Rahmet kapısı, nur kapısı, hak kapısı.”

Fırtınadan kurtulup karaya sığındığımız gibi, ölümden de Allah’ın zılline (gölgesine) sığınacağız.

Metin: O zaman bu fırtına bize şunu öğretti: Feryat etmeyi bırakıp şükür etmek lazım.

Çünkü fırtına dindi. Ve bu, bize dünyalık şeylerin değmez olduğunu, asıl gayemizin Arş-ı Rahmân zılline (Rahmân’ın yüce makamının himayesine) uçmak olduğunu hatırlattı.

Fırat: (Islak battaniyesini sıkıca sararak, gülümser) “Bismillah” diyerek geldik, “Elhamdülillâh” diyerek kurtulduk. Şimdi bir de “Allahu Ekber” diyerek hayatımıza tevekkül ile devam etme zamanı. Galiba tevekkülün sırrını çözdük, arkadaşlar.

Fırat’ın bu son sözü, barınaktaki sessizliğin ortasına düşen bir tohum gibiydi. Üç genç, sadece fiziki bir fırtınadan değil; aynı zamanda modern hayatın kaygı, hırs ve hodgâmlık (bencillik) rüzgârlarından da kurtulduklarını hissettiler.

Talha, battaniyesini sıkıca sararken; gözleri denizin ötesindeki ufuktaydı: “Görüyorsunuz, biz yüksek tahsil yaptık, ama hayatın en temel dersini fırtınada öğrendik.”

“Bütün o diplomalarımız, metindeki ifadeyle ‘Ger bulmazsan bütün dünya; Cefa-ender (sıkıntılarla dolu), fenâ-ender (yokluklarla dolu), hebadır bil!’ hakikatini idrak etmemizi sağlamadı.”

“Bu fırtına bize, bizi nâdim (pişman) eden Avrupa meftunlarının (tutkunlarının) fikirleri yerine, Kur’an’ın o elmas hakikatini dercân (canından aziz) bilmeyi öğretti.”

Metin başını salladı: “Doğru. Artık bu dünyalık hevesleri bir ejder ağzı gibi değil, ticaret için bir pazar gibi görmeliyiz. Bu da bize sadece tevekkül ile nasip olurmuş.”

“Hayatımızdaki her zorlukta bağırmak yerine, tevekkül ile belâ yüzünde gülmeyi öğrenmeliyiz ki, o da küçülüp şekil değiştirsin.”

Fırat, mühendislik disipliniyle konuyu özetledi: “Yani, planlarımızı yaptık, sebeplerimize sarıldık. Şimdi sonucu Allah’ın kemâl-i intizamına (mükemmel düzenine) teslim ediyoruz.”

“Bu, pasif bir vazgeçiş değil; aksine, en üst düzeyde bir güç ve rıza halidir. En büyük tebeddül (değişim) ise, kalbimizde oldu.”

Güneş, barınağın çatlaklarından süzülerek iç mekânı aydınlatmaya başladı.

Üç genç, sadece kıyıya ulaşmanın rahatlığını değil; aynı zamanda ruhlarına inen bu yeni sükûnetin huzurunu hissediyorlardı.

Bilmek ve inanmak arasındaki o ince çizgide, en fırtınalı hayatın bile; Lütf-u Yezdân (İlahi lütuf) ve Feyz-i İman (İmanın bereketi) sayesinde bir mescid-i âzam (çok büyük mescid) huzuruna dönüşebileceğini anlamışlardı.

Artık karaya çıkmaya, hayatın yeni fırtınalarına; ama bu kez kalplerinde tevekkülün gücü ile hazırlanıyorlardı.

GENÇ RUHLAR

Genç Ruhlar: Sonsuzluğun Yankısı Genç Ruhlar: Frankfurt’ta Bir Akşam

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu