EURONUR ÖZEL

Genç Ruhlar: Uyan, Meçhul ile Tanış ve Son Niyaz

Özel Makale / uyan

Eylülün sonuna doğru havalar biraz serinlemişti. Yapraklar dökülmeye başlamıştı. Üniversitelerin açılması ve yeni öğretim döneminin başlamasıyla birlikte kampüs alanları yeniden hareketlenmiş, sokak sarı ve kırmızı tonlarıyla renklenmişti. Kampüsün bitişiğindeki dar sokakta, eski apartmanın üçüncü katındaki daire bu hafta biraz daha sessiz doldu.

Yeni dönemin getirdiği o tatlı koşturmaca, yerini bu odanın dinginliğine bırakmıştı.

Herkes geldiğinde birbirinin yüzüne baktı. Kimse konuşmadı ilk başta. Selim çayı koydu. Mert pencereden dışarıya, dökülen yapraklara baktı.

Kerem kitabı açtı. Durdu bir an. Derin bir nefes alarak arkadaşlarını süzdü.

“Bu hafta Habbe Risalesini bitiriyoruz,” dedi. “Üstad üç bölüm yazıyor; ama bunlar kuru bölümler değil. Birinci bölümde çok keskin bir uyarı var – insanın kendini nasıl kandırdığına dair. İkincisi Allah’a bakmanın iki farklı yolu. Üçüncüsü ise Esmaü’l-Hüsna’nın birliği. Ve risale, Üstad’ın kendi kalemiyle yazdığı bir duayla bitiyor. O duayı okuyunca anlayacaksınız neden bu risalenin adı Habbe – tohum olduğunu.”

“Neden?” dedi Can, elindeki çay bardağını masaya bırakırken merakla.

“Çünkü o dua, bütün haftalardır ekilen tohumların meyvesi. Ve aynı zamanda yeni bir tohumun atılması.” Kerem sayfayı açtı. “Başlayalım.”

Birinci Durak: Beyaz Kefen ve Ölüm Sekeratı

Kerem okudu. Sesi normalden biraz daha ağırdı:

“İ’lem eyyühe’l-aziz! (Ey aziz kardeşim, bil ki!) Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun.”

“Yolcu,” dedi Selim derin bir nefes alarak. “Durağında değil, geçişte. İnsan bir trende giderken pencereden gördüğü manzarayı sahiplenmez ya, işte öyle. Ne kazandığına çok sevinir ne kaybettiğine çok üzülür. Çünkü her ikisi de geçici.”

Mert pencereden döndü: “Geçen hafta acil stajında ilk kez bir hastayı kaybettiğimiz an geldi aklıma. Günlerce uğraşmış, her şeyini takip etmiştik. Öldüğünde sanki kendi hayatımdan bir parça kopmuş gibi hissettim. Hocam elimi omzuma koyup ‘Tıpta buna detachment, yani sağlıklı mesafelenme deriz Mert; hastaya hürmet et ama neticeyi mülk edinme’ demişti. Hastana bağlanırsın ama neticeye körü körüne yapışırsan hem sen tükenirsin hem de hastaya yabancılaşırsın; Üstad bunu ne kadar yalın anlatmış.”

Kerem devam etti:

“Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır.”

Emre, kaşlarını hafifçe çatarak: “‘Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış.’ Bu çok çarpıcı bir dil. Beyaz saçlar beyaz kefen gibi. Saçların beyazlamasını doğrudan ölümün ilk örtüsü gibi tarif ediyor. Yani ölüm bir anda gelmiyor, parça parça üzerimizi örtmeye başlamış bile.”

Can yüzündeki ciddiyetle devam etti: “Ve hastalıklar ‘ölümün keşif kolları.’ Ordu gelmeden önce keşifçiler gelir. Hastalıklar da ölümün önden gönderdiği haberci.”

Mert bunu tıbbi gerçekle destekledi: “Genel olarak ölümden önce bir dönem geliyor; kronik hastalıklar, organ yetmezlikleri. Bu dönem gerçekten bir tür ‘keşif’ dönemi. Üstad bunu çok doğru tarif ediyor.”

Kerem devam etti:

“Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!”

“‘Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan,’” diye tekrarladı Selim. “Sekerat, can çekişme anı. O an geldiğinde gözdeki perde zaten zorla kalkacak ama o saatten sonraki uyanışın bir hükmü kalmıyor. Mesele, daha uykudayken, elinde imkân varken uyanabilmekte.”

Emre düşünceli konuştu: “Burada durup dürüst olalım,” dedi masaya biraz daha yaklaşarak. “Üstad ‘o ömr-ü bakiden hiç haberin yok’ derken aslında ne kadar insanî bir gerçeğe parmak basıyor. Dürüstçe söylesenize, hangimiz görmediğimiz bir ahireti yüzde yüz kavrayabiliyoruz? İçimizde zaman zaman beliren o belirsizlik korkusu çok insani değil mi?”

Selim gülümsedi ve başını salladı: “Çok haklısın Emre. Üstad da tam olarak bu insani zaafı kabul ediyor zaten; görmediğimizi reddetmiyor. Ama çözümü şöyle bağlıyor: Yatırım yapmak için ürünü görmek zorunda değilsin. Güvenilir bir kaynaktan söyleniyorsa, çalış. Üstad’ın dediği bu: O ömrün nasıl olduğunu bilmiyorsun ama hazırlan. Çünkü kaynak güvenilir.”

Mert oturdu ve ellerini dizlerine koydu. “Beyaz kefene sarılmış baş metaforu… Aynaya her baktığımda bunu hatırlayacağım artık.”

İkinci Durak: Allah’ı Malûm Sanmak

Kerem ikinci bölümü okudu. Bu bölüm felsefi ve derindi:

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenab-ı Hakka malûm ve mâruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünkü bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema’dır. Hakikati ilâm edecek bir ifade de değildir. Maahaza, o ünvanla fehme gelen mânâ, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak, Zât-ı Akdesi mülâhaza için bir nevi ünvandır.”

Can kaşlarını çattı, elindeki soğumaya başlayan çay bardağını çevirerek duraksadı: “Bir dakika, burayı tam oturtamadım. ‘Allah’a bilinen diye bakarsan bilinmez olur’ ne demek? Zaten O’nu bilmek, tanımak için okumuyor muyuz biz bu kitapları?”

Kerem kitabı dizine indirip söze girdi: “Şöyle düşün Can; ‘Ben zaten biliyorum’ dediğin an zihnini kapatırsın ya, işte orayı kastediyor.”

“Malûm ve mâruf,” dedi Can zihninde oturtmaya başlayarak, ellerini iki yana açarak. “Bilinen ve tanınan demek. Üstad şunu söylüyor: Sırf kulak dolgunluğuyla ‘ben zaten biliyorum’ dediğin an, aradaki merak ve arayış bitiyor. Alışkanlık zihni körleştiriyor.”

Emre ekledi: “Evet, çocukluktan kalan kalıp bilgilerle yetindiğimizde aslında Allah’ı değil, kendi zihnimizdeki dar tanımı düşünüyoruz. Üstad buna ‘ülfet’ diyor; alışılmışlık. Alıştığın şeyi artık sorgulamaz, keşfetmez olursun.”

Mert bunu tıbbi bir örnekle pekiştirdi: “Tıpta ‘kör nokta’ var. Gözümüzde sinirler çıkış yerinde bir alan var ki orada hiç almaç yok. O noktayı göremiyoruz. Ama beyin oraya komşu yerlerden gelen bilgiyle bir şey koyuyor. Ve biz görüyoruz sanıyoruz. ‘Allah’ı zaten biliyorum’ hissi bazen böyle; beyin bir şey koyuyor oraya ama gerçek görme yok.”

Kerem devam etti:

“Amma Cenab-ı Hakka mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebarüz eder. Ve kâinatta tecellî eden sıfât-ı mutlaka-i muhîta ile bu mevsufun o ünvandan tulû etmesi ağır gelmez.”

“Mevcud-u meçhul,” dedi Emre, vurgulayarak.  “Varlığı kesin ve şüphesiz olan, ancak mahiyeti insan aklıyla kuşatılamayan… ‘Var ama derinliğini keşfetmem lazım’ dediğinde tecelliler parlamaya başlıyor.”

Selim başını salladı: “Bu harika bir arayış ruhu. Psikolojide buna ‘başlangıç zihni’ (shoshin) denir. Zihni ‘biliyorum’ diyerek doldurursan yeni bir şey giremez. Ama ‘bilmiyorum, öğrenmeye ve hayret etmeye hazırım’ dediğinde bütün kapılar açılır.”

Can bağladı: “Nesne yönelimli yazılımda da bu var. ‘Legacy code’ denen eski bir yazılım bloğu geldiğinde, bir mühendis ‘Ben bu kodu biliyorum ya’ deyip kestirip atarsa hatayı asla bulamaz. Ama ‘Bu kodu baştan anlamaya çalışmalıyım’ dediğinde derinine inebilir. Üstad, Allah algımızı böyle ezberlenmiş bir ‘legacy code’ gibi okumamızı engelliyor.”

Emre bir şey ekledi: “Ve kâinattaki tecelliler o ünvandan çok daha kolay görünüyor. ‘Meçhul’ deyince kâinat bir ipucu deposu haline geliyor. Her yerde iz var; her iz biraz daha yaklaştırıyor. Ama ‘malûm’ deyince kâinat sıradan görünüyor; ipucu aramıyorsun çünkü zaten bildiğini sanıyorsun.”

Üçüncü Durak: Esmaü’l-Hüsna Birbirinin Aynası

Kerem üçüncü bölümü okudu:

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Esmâ-i Hüsnânın herbirisi ötekileri icmâlen tazammun eder: ziyânın elvan-ı seb’ayı tazammun ettiği gibi. Ve keza, herbirisi ötekilere delil olduğu gibi, onların herbirisine de netice olur. Demek, Esmâ-i Hüsna, mir’at ve ayna gibi birbirini gösteriyor.”

Emre hemen atladı: “Ziyânın elvan-ı seb’ayı. Işığın yedi rengi. Beyaz ışık içinde yedi renk var; görünmüyor ama hepsi orada. Prizmadan geçince ayrılıyor. Her isim de öyle; içinde diğerlerini taşıyor.”

Selim bunu açtı: “Rahman ismi diyelim. Rahman sonsuz merhamet demek. Ama o merhamet akıl gerektiriyor; çünkü akılsız bir merhamet neyin iyi olduğunu bilemez. Yani Alîm ismi Rahman’ın içinde. Ve Alîm içinde Kadir var; bilgi gücü gerektiriyor. Ve Kadir içinde Hakîm var; güç hikmetsiz kullanılmaz. Hepsi birbirini çekiyor.”

Mert tıbbi bir örnek verdi: “İnsan bedeninde de böyle. Kalp atmadan akciğer çalışmaz. Akciğer olmadan beyin çalışmaz. Beyin olmadan kalp ritmi bozulur. Hepsi birbirine bağlı, hepsi birbirini destekliyor. Esmaü’l-Hüsna da öyle bir sistem.”

Can bağladı: “Yazılım mimarisinde interface kavramı gibi. Bir arayüz diğer arayüzleri miras alıyor. Bir özellik aktif olunca zincirleme başkalarını da çağırıyor. Esmaü’l-Hüsna o sistemde; biri aktifleşince diğerleri de devreye giriyor.”

Kerem son cümleyi okudu:

“Binaenaleyh, neticeleri beraber mezkûr kıyaslar gibi veya delilleri beraber neticeler gibi okuması mümkündür.”

“Yani,” dedi Emre, “İsimler müstakil adalar değil, birbirine geçen halkalar gibi. Bir isimden yola çıktığında, diğer tüm güzel isimlerin izini o tek isimde sürebiliyorsun. Alîm ismi Allah’ın varlığına delil; çünkü bu kadar bilgi tesadüfle olmaz. Ve Alîm ismi aynı zamanda diğer isimlerin neticesi; varlığı zorunlu, kudretli, hikmet sahibi olduğu için bilir. İki yönlü okuma.”

Selim kapattı: “Bu bize çok pratik bir şey söylüyor: Allah’ı düşünürken bir isimde takılıp kalmak gerekmez. O isimden diğerlerine geçebilirsin. Hepsi birbirini aydınlatıyor. Bir prizmadan geçen ışık gibi; giren beyaz, çıkan yedi renk.”

Dışarıda bir yaprak daha düştü. Pencereden görünüyordu; yavaşça süzülüp asfalta indi. Kimse konuşmadı.

Son Durak: Tazarru ve Niyaz – Üstad’ın Kalp Sesi

Kerem kitabı kapattı. Oda bir anda sessizleşti. Mert soğumuş çayından bir yudum aldı ama fark etmeden bardağı geri masaya bıraktı. Gençler birbirine baktı; çünkü sırada o sarsıcı kapanış duası vardı.

“Bu risale bir dua ile bitiyor,” dedi. “Üstad’ın kendi kalemiyle yazdığı. Bu duayı okurken bilmenizi istiyorum: Bu sadece bir metin değil. Üstad bu duayı yazarken gerçekten dua ediyordu. Hepimiz de öyle dinleyelim.”

Okudu. Yavaş, çok yavaş:

“İlâhî,

İki dünyanın hayatı elimden kaçsa ve bütün kâinat düşman kesilip beni terk etse,

 benim yine gam çekmemem gerekir;

çünkü Sen benim Rabbim ve Hâlıkım ve İlâhımsın.

Ve benim, nihayetsiz isyanımla ve sair şeref vesilelerine gayet derecede uzaklığımla beraber,

Senin mahlûkun ve masnuun olmam sebebiyle, bir taallûk ve intisap cihetim var.

İşte, ben de, Senin mahlûkunun lisanıyla Sana tazarru ve niyazda bulunuyorum,

ey Hâlıkım, ey Rabbim, ey Râzıkım ve ey Musavvirim!”

Odadaki sessizlik derinleşti.

Mert alçak sesle konuşarak omuzlarını düşürdü: “‘İki dünyanın hayatı elimden kaçsa…’ Bu inanılmaz bir teslimiyet. İnsan hem dünyasını hem ahiretini kaybetme korkusu yaşar ya; Üstad o en büyük yalnızlık anında bile ‘Rabbim sensin’ diyerek dayanacak sarsılmaz bir kale buluyor.”

Selim yavaşça konuştu: “Ve ‘nihayetsiz isyanımla beraber’ diyor. Üstad kendini yargılamıyor, küçümsemiyor. Gerçeği söylüyor: Çok günahım var. Ama buna rağmen… Mahlûkun olmam sebebiyle bir bağım var. O bağ kesilmiyor. O bağ sayesinde konuşabiliyorum.”

Emre gülümsedi: “‘Mahlûkunun lisanıyla konuşuyorum.’ Kendine ait bir mülkü yok ki sözü olsun. O’nun verdiği sesle, O’nun verdiği nefesle yine O’na yöneliyor.”

Kerem devam etti, isimlerin peş peşe dizildiği o coşkun bölüme:

“Ey İlâhım,

Esmâ-i Hüsnân hürmetine, İsm-i Âzamın hürmetine, Furkan-ı Hakîmin hürmetine,

Habib-i Ekremin hürmetine, Kelâm-ı Kadîmin hürmetine, Arş-ı Âzamın hürmetine,

milyonlar Kul hüvallahü ehad ile, bana merhamet etmeni istiyorum,

yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Hannân, yâ Mennân, yâ Deyyân.

Beni bağışla, yâ Gaffâr, yâ Settâr, yâ Tevvâb, yâ Vehhâb.

Beni affet yâ Vedûd, yâ Rauf, yâ Afüvv, yâ Gafûr.

Bana lütufta bulun, yâ Lâtif, yâ Habîr, yâ Semî’, yâ Basîr.

Günahlarımı sil, yâ Halîm, yâ Alîm, yâ Kerîm, yâ Rahîm.

Bizi yolun doğrusuna ilet, yâ Rab, yâ Samed, yâ Hâdî.

Fazlınla bana cevâdâne ihsanlarda bulun, yâ Bedî’, yâ Bâkî, yâ Adl, yâ Hû.

Kalbimi ve kabrimi iman ve Kur’ân nuruyla nurlandır, yâ Nûr, yâ Hak, yâ Hayy, yâ Kayyûm,

yâ Mâlike’l-Mülk, yâ ze’l-Celâli ve’l-İkrâm, yâ Evvel, yâ Âhir, yâ Zâhir, yâ Bâtın,

yâ Kavî, yâ Kadir, yâ Mevlâ, yâ Gafir, yâ Erhame’r-Râhimîn.”

Kerem durdu. Devam etmedi hemen. Oda sessizdi.

Can alçak sesle konuştu: “Her istek için farklı isimler. Merhamet için Rahman ve Hannân. Bağışlanma için Gaffar ve Settâr. Lütuf için Lâtif ve Habîr. Her isim tam o ihtiyaca karşılık geliyor.”

“Ve üçüncü bölümde konuştuğumuz buydu,” dedi Selim. “Esmaü’l-Hüsna birbirinin aynası. Şimdi o aynalar duaya dönüşüyor.”

Kerem son kısmı okudu:

“Kur’ân’daki İsm-i Âzamın hürmetine ve kitab-ı âlemdeki sırr-ı âzamın Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm hürmetine, güzel isimlerinden, bu sayfayı sanki kabrimin tavanı yapıp, bu esmâyı da ruhuma şems-i hakikatten şualar saçan pencere haline getirecek şekilde, kalbime ve kalıbıma ve kabrimde ruhuma İsm-i Âzamın nurlarını saçan pencere açmanı istiyorum.”

Mert yavaşça konuştu: “‘Kabrimin tavanı.’ Bu dua kabirde de okunacak. Bu sayfalar kabrimin tavanı olsun istiyor. Bu çok derin bir şey. Bir yazarın veya âlimin eserine yükleyebileceği en öte anlam bu sanırım. Yazdığı metni mezarında bile tepesinde duracak bir ışık kaynağı olarak hayal ediyor.”

Emre ekledi: “Ve ‘pencere’ metaforu… Güneşten ışık gelmesi için pencere lazım. Dualar o pencereler. Her isim bir pencere açıyor. Ve o pencerelerden İsm-i Âzam’ın nuru giriyor.”

Kerem son cümleleri de okudu:

“İlâhî, dilerim ki, ebedî bir lisanım olsun da, kıyamete kadar bu isimlerle nidâ etsin. İşte, ardımda bâki kalan bu nakışları, benim fâni ve zâil lisanımın yerine bir nâip olarak kabul eyle.

Allahım,

Efendimiz Muhammed’e öyle bir salât ve selâm et ki, o salât ile bizi bütün korku ve âfetlerden kurtar, bütün hâcetlerimizi gider, bizi bütün günahlardan temizle, bütün günah ve hatâlarımızı bağışla.

Yâ Allah, yâ Mücîbe’d-Daavât! Hayatım boyunca ve öldükten sonra, her an bu dileklerimi kat kat fazlasıyla ver! Bir milyon salât ve selâm, bir o kadarla çarpımından çıkan netice ve bunun da kat katı, Efendimiz Muhammed’e, Onun Âl, Ashab, Ensar ve tabîlerine olsun!

Bu salavatların her birini, benim ömür günlerimdeki günahkâr nefeslerim sayısınca çoğalt! Bu salavatların her birisi hürmetine beni affeyle, bana merhamet et. Bunu rahmetinle ihsan eyle, ey Erhame’r-râhimîn! Âmin!”

Selim’in sesi değişti: “Bu inanılmaz bir şey. Üstad diyor ki: Ben öleceğim, dilim susacak. Ama bu yazdıklarım, bu risale, bu dua – bunlar benim yerime konuşmaya devam etsin. Ve kıyamete kadar bu isimlerle seslensin.”

“Ve gerçekten öyle oldu,” dedi Can alçak sesle. “Biz bugün burada o ‘nâib’ sesiyle konuşuyoruz. Üstad’ın dili sustu. Ama bu sayfalar konuşmaya devam ediyor. Yüz yıl sonra hâlâ.”

Mert gülümsedi: “Ve biz de o risalenin ‘tohumlarıyız’ bir anlamda. Üstad tohumu attı. O tohum filizlendi, bize ulaştı. Ve biz de bir şeyler taşıyacağız.”

Kerem kitabı kapattı. Uzun süre kimse konuşmadı. Dışarıda yapraklar düşüyordu.

Gecenin Özeti: Habbe Tamamlandı

Çaylar soğumuştu. Gece iyice ilerlemiş, sokak ıssızlaşmıştı.

Kerem toparlandı: “Habbe Risalesi bitti. Bu risaleye ‘Tohum’ deniyor. Çünkü içinde sonsuz bir potansiyel var; küçük ama içi dolu. Üstad bu risalede ne yaptı? Zerreyle başladı. Aynadan geçti. Kalbin derinliğine indi. İnsanın yükselebileceği en yukarıyı ve düşebileceği en aşağıyı gösterdi. Kur’an’ın mucizesini anlattı. Günahın kime zarar verdiğini açıkladı. Ve en sonunda kendi sesiyle, kendi kalbiyle dua etti. Bu dua risalenin özü. Bütün o akıl yürütmelerin, bütün o delillerin gittiği yer: Allah’a seslenme.”

Selim ekledi: “Benim için bu risalenin özü ‘meçhul ile tanış’ bölümüydü. ‘Zaten biliyorum’ deyince meçhul oluyor. ‘Bilmiyorum ama arıyorum’ deyince tanınıyor. Bu sadece Allah için değil; hayatın her alanı için geçerli.”

Mert ayağa kalktı: “Ben ‘ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan’ cümlesini götürüyorum. Ve ‘başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış’ imgesini. Bu beni hem korkutuyor hem özgürleştiriyor.”

Can gülümsedi: “Ben Esmaü’l-Hüsna’nın prizma gibi birbirini yansıtması bölümünü götürüyorum. Bir isimden girip hepsine ulaşabilmek. Bu çok güzel bir keşif yolu.”

Emre kalktı, ceketini giydi: “Ben ‘ardımda bâki kalan bu nakışları nâip olarak kabul eyle’ cümlesini götürüyorum. Üstad ölümünden sonra da konuşmak istiyor. Ve konuşuyor. Yüz yıl sonra burada, bu odada. Bu beni çok etkiliyor.”

Ev sahipleri Kerem ve Selim, ayrılmak üzere hareketlenen Mert, Can ve Emre’yi uğurlamak için kapıya doğru yürüdüler.

Selim son sözü söyledi: “Ve biz de bir şeyler bırakacağız. Belki bir hastanın iyileşmiş tebessümü, belki temiz yazılmış bir kod, belki içten yazılmış bir dize… Ne bırakacağız? Yeni öğretim yılı başlarken bu soruyu cebime koyup öyle yürüyeceğim.”

Kapı açıldı. Eylül gecesinin serin havası içeri doldu. Yapraklar dökülen sokak ıssızdı. Sokak lambası yanıyordu. Üç genç gecenin serinliğine adım atarken Kerem ve Selim dostlarına el sallayıp kapıyı yavaşça kapattılar.

Habbe tamamlanmıştı.

Ama tohum topraktaydı.

Ve toprak, baharı bekliyordu.

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu