EURONUR ÖZEL

Genç Ruhlar: Yıldızların Altında

Özel Makale / Yıldız

Torosların serin, ferahlatıcı rüzgârı; yemyeşil vadinin kalbine kurulmuş gençlik kampının ateşini coşturuyordu. Gökteki sayısız yıldız, insan aklının kavrayamayacağı bir ihtişamla parlıyor; sanki gençlerin üzerindeki büyük hakikatlere işaret ediyordu.

Ateşin etrafında toplanan beş üniversiteli genç, yaz tatilinin eğlencesini bir kenara bırakmış; hayatlarının en temel felsefi sorusunu konuşmaya hazırdı: “Bu kısa hayatı nasıl yaşamalıyız?”

Mustafa, elindeki risaleyi saygıyla kapattı. Sesi, gökyüzünün sonsuzluğuna karşı biraz titredi. Zihninde, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin “Gençlik Rehberi”nden okuduğu bir parça yankılanıyordu.

Bediüzzaman Hazretleri’nin, gençliğin coşkusunu; hevesini ve aynı zamanda büyük sorumluluğunu aynı anda gören o keskin nazarı; şimdi onların üzerindeydi.

Yıldız  Yağmuru ve Sohbet

Mustafa: “Arkadaşlar, bugün kamptaki en güzel yer burası bence. Bu yıldızlar, şu çam kokusu… Ama bu güzelliklerin yanında, okuduğum bir metin beni epey düşündürdü. Sizinle paylaşmak istedim. Çok basit ama çok çarpıcı maddelerle başlıyor.”

Mustafa, Gençlik Rehberi’nde yer alan; On Altıncı Mektup Beşinci Mesele’den; o on maddelik “Madem ki…” zincirini okudu. Bittiğinde, çıtırtılar dışında kısa bir sessizlik oldu.

Mustafa: “Sanki Bediüzzaman Hazretleri, gençliğimizin hızı karşısında durup, bize on sarsılmaz gerçeği, birer ‘Madem ki’ mührüyle gösteriyor. Bu gerçeği görmezden gelmek, aklın inkâr edeceği bir hüsran olur.”

Kaya: “Nedir bu ‘hüsran’ korkusu, Mustafa? Gençliğin enerjisini kıran, bizi hayatın tadını çıkarmaktan alıkoyan bir ‘kaygıya’ itiyor gibi bu sözler.”

“Dünya güzel, hayat kısa. Tadını çıkarmayacağız da ne yapacağız?”

Mustafa: “İşte mesele de o, Kaya. Bu bir kaygı değil, muhteşem bir farkındalık. Bediüzzaman, bize dünyanın geçiciliğini kabul etmeyi öğretiyor.”

“Gel, o on mühre yakından bakalım. Eğer bunlar doğruysa, o zaman hayatı başka türlü yaşamalıyız.”

Gençler, Bediüzzaman Hazretleri’nin o güçlü muhakeme zincirini; kendi hayatlarından örneklerle çözmeye başladılar.

Osman: “Ben, işe rasyonel başlıyorum. Metnin ilk damarları çok net: ‘Madem dünya fânîdir. Hem madem ömür kısadır.’ (1. ve 2. Mademler).”

“Üstelik Bediüzzaman Hazretleri ekliyor: ‘Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır.’ (4. Madem).”

“Yani, elimizde çok küçük bir sermaye (kısa ömür) var ama önümüzde sınırsız bir kâr (ebediyet) fırsatı duruyor.”

Abdullah: “Bu, ticaretteki en mantıklı hamleyi gerektirir. ‘Zararsız yol, zararlı yola müreccahtır.’ (9. Madem).”

“Bir çiçeğe takılıp, koca bir cenneti kaybetme riski varken, hangi akıl o çiçeği amaç edinir?”

“Bediüzzaman Hazretleri bize, dünyayı ahirete feda etmeme çağrısı yapıyor; çünkü dünya; ebediyet tohumunun ekildiği bir tarladır.”

Kaya: “Peki, bu mantık bizi hep ciddi; hep gergin olmaya mı zorluyor? Yani o zaman bu kamp ateşi etrafındaki sohbet bile ‘mâlâyâni’ değil midir?”

Selami: “Kaya’nın itirazı haklı… ‘Hayat kısa ama gayet lüzumlu vazifeler çoktur’ (3. Madem).”

“Bu bizi ezebilir gibi duruyor. Ama Bediüzzaman Hazretleri, hemen ardından en büyük müjdeyi veriyor: ‘Hem madem (Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz) sırrınca teklif-i mâlâyutak (güç yetirilemeyecek emir) yoktur.’ (8. Madem).”

“Eğer Rabbimiz bize zevk almayı, gülmeyi ve sosyalleşmeyi yaratmışsa; bunların helal dairesi kesinlikle vardır. Metnin uyarısı, helal zevklerden değil; o zevkleri amaç haline getirmekten ve ömrümüzü boş şeylerle telef etmekten korumak için.”

Osman: “Selami haklı. İktisat diliyle: Helal dairesindeki zevkler, vergiden muaf ve bize dinlenme imkânı sunan; verimliliğimizi artıran küçük ‘yatırımlardır’. Ama mâlâyâni, yani boş ve faydasız olan; dahası harama kayan eğlenceler; ebediyet sermayemizden büyük faiz kesen; zarar getiren eylemlerdir.”

Mustafa: “Aynen! Bu, kalbimize su serpen bir ayet mührüdür. Yaratıcımız, bizim fiziki, zihni ve ruhi kapasitemizi tam olarak biliyor.”

“Eğer bir sorumluluk bize ağır geliyorsa, problem yükte değil; bizim tevekkülümüzün eksikliğinde veya enerjimizi yanlış yerlere harcamamızdadır. Biz aczimizi ilan ettikçe, O’nun sonsuz kudreti bize yardım eder.”

Abdullah: “En derin güven kaynağı burası. Dünya, ‘sahipsiz değil.’ (5. Madem). Bir kaos veya tesadüf eseri değil.”

“Üstelik bir Sahip tarafından ‘gayet Hakîm ve Kerîm bir Müdebbir’i var.’ (6. Madem) denilerek; en yüksek merhamet ve düzenle yönetildiği söyleniyor.”

Kaya: “Peki ya haksızlıklar? Bazen iyiler acı çekiyor gibi. Dünya adil görünmüyor.”

Mustafa: “İşte orada Bediüzzaman Hazretleri’nin adalet süzgeci devreye giriyor: ‘Ne iyilik ve ne fenalık, cezasız kalmayacaktır.’ (7. Madem).”

“Dünya, tam adaletin tecelli edeceği bir duruşma salonu değil. Burası imtihan yeri. Eğer bir iyilik dünyada karşılığını bulmazsa, Hakîm olan Sahip; onu sonsuzluk için saklıyor demektir. Bu, bizi sabra ve ümide davet eden en büyük duygusal dayanaktır.”

Osman: “Ve son darbe… Hayatımızın anlamı sandığımız şeyler: ‘Dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.’ (10. Madem).”

“Düşünün, en büyük influencer* bile o kapıdan tek başına geçecek. Holding patronu da öyle. Bu, kariyeri veya dostluğu bırakın demek değil; onları ebediye taşıyacak bir bağla kurun demektir.”

Selami: “Yani, dostluklarımızı sadece ortak zevkler üzerine kurarsak fani kalır. Ama Allah rızası için kurarsak, o zaman kabirde bitmeyen; ebediyete yürüyen kardeşliğe dönüşür.”

“Rütbe de, eğer O’nun adına bir hizmet aracıysa; kabirde bize şefaat eden bir azığa dönüşür.”

Kaya: “Bu kısmı beni ürkütüyor işte. Bu kadar sosyal bağ kuruyoruz, bu kadar kariyer hedefliyoruz. Hepsi orada bitiyor mu?”

Selami: “Bitmiyor, Kaya! Asıl mesele o. Dostluklar, eğer Misafirhane Sahibinin rızasına uygun kurulmuşsa; yani ahiret bağıyla bağlanmışsa; kabirde bitmez. Orada, ebediyette devam eder. Metin bizi sosyal bağları kesmeye değil, onları fani bir kapıdan ebedi bir kapıya taşımaya davet ediyor.”

Abdullah: “Yani ‘Misafirhâne Sahibinin emirlerine göre hareket etmek’, sadece namaz kılmak oruç tutmak değil; aynı zamanda dostluğu, rütbeyi, parayı da O’nun rızasına uygun yönetmek demektir. O zaman rütbe, kabirde bizi terk eden bir yük değil; O’nun adına yaptığımız hizmetlerin bir ‘belgesi’ olarak bize şefaatçi olur.”

Mustafa, arkadaşlarının gözlerindeki aydınlanmayı görüyordu. Bu, bir kaygı değil; ebedi bir uyanıştı.

Mustafa: “Öyleyse arkadaşlar, o metnin bize sunduğu bahtiyarlık formülü çok net: ‘Kendini Misafir Telakki Et.’ Bu kamp ateşi, bu çaylar, bu güzel vadi…

“Hepsi geçici bir ikram. Sahibi bize izin verdiği sürece keyfini çıkaracağız, ama asıl evimiz burası değil.”

Abdullah: “En bahtiyar, ömrünü mâlâyâni şeylerle telef etmeyen kişidir. Boş, faydasız işler yerine; faydalı okumalara, sanata, spora ve ibadete zaman ayıran kişidir.”

Osman: “Anladım. Yani en bahtiyar insan, elindeki fani sermayeyi (ömrü); aklını kullanarak; kalbini dinleyerek sonsuz bir kâra dönüştüren en akıllı tüccardır.”

“Risk sıfır (çünkü teklif-i mâlâyutak yok), kâr ise sonsuz.”

Selami: “Ve en bahtiyar, o kapıdan geçerken feda ettikleri için dönüp bakmayan; aksine imanın verdiği selâmetle kapıyı korkuyla değil; ‘Ev sahibim beni bekliyor’ huzuruyla açıp; ebedî saadete giren kişidir.”

Gençler, Bediüzzaman Hazretleri’nin bıraktığı bu mirası; hemen somutlaştırma kararı aldılar:

Herkes, günlük hayatta “malâyâni” gördüğü bir alışkanlığı (mesela, faydasız sosyal medya gezinmeleri) belirleyecek ve bu süreyi “Ebediyet Fonu” adını verdikleri bir alana (okuma, tefekkür, hayırlı hizmet) aktaracaktı.

Ateş sönüyordu ama gençlerin ruhundaki bu ebedi uyanış, yıldızlar gibi parlıyordu. Onlar artık sadece bu dünyanın misafirleri değil; ebediyetin yolcuları olduklarını biliyorlardı.

*Sosyal medyada geniş takipçi kitlesine sahip olan ve bu kitlenin davranışlarını, fikirlerini, satın alma kararlarını etkileyebilen kişiler influencer olarak adlandırılır.

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu