![]()
İnsanoğlu varoluşundan bu yana pek çok kavramın peşinden koşmuştur; zenginlik, şöhret, güç…
Ancak tüm bu arayışların ötesinde, ruhumuzun en derin köşelerinde yankılanan bir vasıf vardır: güzel ahlak.
Bu, ne bir servetle satın alınabilir ne de makamla elde edilebilir. O, insanın özünde, vicdanın berrak sularında filizlenen ve tüm yaratılışına yayılan eşsiz bir ışıktır.
İslam dini, güzel ahlakı imanın bir tamamlayıcısı olarak görür.
Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, Rabb’imiz, Peygamberimiz Hz. Muhammed’i (s.a.v.) överken bu gerçeği en dokunaklı şekilde dile getirir: “Şüphesiz ki sen pek büyük bir ahlâk üzeresin.” (Kalem Suresi, 4. ayet).
Bu ilahi söz, ahlakın ne denli büyük bir değer olduğunu ve âlemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamberin en yüce vasfının bu olduğunu apaçık ortaya koyar.
O da bu mesajı, “Ben, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta, Husnü’l Halk, 8; Müsned, 2/381) hadisiyle dile getirmiştir. Bu sözler, İslam’ın özünün, kalplerimizdeki ahlakı yüceltmek olduğunu gösterir.
İlahi Ahlakla Donanmak: İnsanın Varoluş Gayesi
Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur Külliyatı’nda ahlakı, yalnızca şahsi erdemlerden ibaret görmez; onu, insanın bu kâinattaki yaratılışının gayesi, en temel vazifesi olarak tanımlar.
Onun gönül dilinden dökülen şu satırlar, Peygamberlik makamının derinliğini ve insanlığa olan mesajını gözler önüne serer:
“Nübüvvet ise, gaye-i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlak-ı İlahiye ile ve secaya-yı hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret-i İlahiyeye iltica, zaafını görüp kuvvet-i İlahiyeye istinat, fakrını görüp rahmet-i İlahiyeye itimat, ihtiyacını görüp gına-yı İlahiyeden istimdat, kusurunu görüp aff-ı İlahiye istiğfar, naksını görüp kemal-i İlahiye tesbihhan olmaktır diye, ubudiyetkârane hükmetmişler.” (Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksat, s. 611).
(Nübüvvet ise, insanlığın amacı ve görevidir; İlahi ahlakla ve güzel hasletlerle süslenmekle beraber, aczini bilip Allah’ın kudretine sığınmak, zaafını görüp O’nun kuvvetine dayanmak, fakirliğini görüp O’nun rahmetine güvenmek, ihtiyacını görüp O’nun zenginliğinden yardım istemek, kusurunu görüp O’ndan af dilemek, noksanlığını görüp O’nun kemalini tesbih etmektir.)
Bu ifadeler, kulluk bilincinin ne kadar derin ve anlamlı olduğunu bizlere hatırlatır. İnsanın varoluş gayesinin, ilahi ahlakla donanmak olduğunu belirtir.
Güzel ahlak, sadece bir davranış biçimi değil, aynı zamanda “İman’ın neticesi, İslamiyet’in bir meyvesi”dir.
Risalelerde ahlak, Allah’ın isim ve sıfatlarının bir yansıması olarak görülür. Merhametli oluşumuz, Rahman ismine bir ayna olurken; adaletli oluşumuz, Adl isminin bir tecellisidir.
Bu, ahlakın kaynağının İlahi olduğunu ve bu ahlakla donanmanın, Allah’a yakınlaşmanın en samimi yolu olduğunu gösterir.
Ahlakın Üç Temel Dengesi: İffet, Şecaat, Hikmet
Risale-i Nur, ahlakın en temel düsturunu “sırat-ı müstakim“, yani doğru ve dengeli yol olarak belirler. Bu yol, aşırılığın (ifrat) ve gevşekliğin (tefrit) uçurumlarının tam ortasından geçer. Bediüzzaman Hazretleri, bu dengeyi insan ruhunun üç temel kuvveti üzerinden bizlere sunar:
Kuvve-i Şeheviye (Şehvet): Aşırılığı, her türlü helal-haram sınırını aşan bir çılgınlıktır. Gevşekliği ise, meşru ihtiyaçlara dahi kayıtsız kalmaktır. Bu ikisinin dengesi, helale yönelen, haramdan sakınan iffet ahlakıdır.
Kuvve-i Gadabiye (Öfke): Aşırılığı, hiçbir şeyden korkmayan ve zulme sürükleyen bir pervasızlıktır. Gevşekliği ise, en ufak şeyden bile korkan bir korkaklıktır. Bu ikisinin dengesi, dini ve dünyevi hakları için canını feda edebilen şecaat ahlakıdır.
Kuvve-i Akliye (Akıl): Aşırılığı, hakkı batıl, batılı hak gösterebilen aldatıcı bir zekâdır. Gevşekliği ise, hiçbir şeyden haberdar olmayan bir gaflettir. Bu ikisinin dengesi, hakkı hak bilip ona uyan, batılı batıl bilip ondan kaçınan hikmet ahlakıdır.
Bu üç temel erdemin (iffet, şecaat, hikmet) birleşimi, adalet ahlakını meydana getirir. Risale-i Nur’da ahlak, insanın bu temel kuvvetlerini İlahi sınırlar içinde terbiye ederek bu adalet yolunu bulması ve o yolda yürüyüşüdür.
Güzel Ahlakın Toplumsal Yansımaları
Güzel ahlak, sadece bizi iyi birer birey yapmaz, aynı zamanda bir toplumun da can damarıdır. Bir toplumda dürüstlük, merhamet ve adalet hâkimse, o toplum güçlü ve huzurlu bir kalbe sahiptir. İnsanlar birbirine güvenir, dayanışma ruhu alevlenir.
Oysaki ahlaki değerlerin yozlaştığı bir yerde, güvensizlik bir zehir gibi yayılır, bencillik her şeyin önüne geçer. Böyle bir ortamda ne sevgi yeşerebilir ne de mutluluk kök salabilir.
Bediüzzaman Hazretleri bu acı gerçeği şu sözlerle anlatır:
“Bütün ihtilâlât ve fesadın asıl madeni ve bütün ahlâk-ı rezilenin muharrik ve membaı, tek iki kelimedir.
Birinci kelime: ‘Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne.’
İkinci kelime: ‘İstirahatim için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim.’
Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devâsı var ki, o da vücub-u zekâttır.
İkinci kelimenin devâsı hurmet-i ribâdır (Faizin haram oluşu). Adalet-i Kur’âniye Âlem kapısında durup, ribâya ‘Yasaktır, girmeye hakkın yoktur’ der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi. Daha müthişini yemeden dinlemeli.” (Mektubat, 456).
Ayrıca Risale-i Nur, İslam ahlakının sadece bu dünyaya değil, aynı zamanda ahiret hayatına yönelik olduğunu da ortaya koyar.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.), “Kıyâmet günü, mü’minin mizanında güzel ahlâktan daha ağır basan bir şey yoktur. Allah Teâla Hazretleri, çirkin düşük söz (ve davranış) sahiplerine buğzeder.” [Tirmizî, Birr 62, (2003, 2004); Ebu Dâvud, Edeb 8, (4799)] hadisi, ahiret hayatında bile en değerli sermayemizin güzel ahlak olduğunu gösterir.
Maddi birikimler, makamlar veya şöhretler değil, kalbimizin güzelliği bizi kurtuluşa erdirecektir.
Ne yazık ki, içinde bulunduğumuz çağda güzel ahlakı korumak giderek zorlaşıyor. Hızın ve tüketimin esiri olan dünyamızda, manevi değerler göz ardı edilebiliyor. Ama unutmamalıyız ki, ruhumuzu besleyen tek şey maddi kazanımlar değildir.
Gerçek zenginlik, güzel bir söz söylemekle, bir yetimin başını okşamakla, bir düşkünle ekmeğini paylaşmakla elde edilir. Güzel ahlak, aslında bir sanat eseridir. Her bir iyilik, her bir dürüst davranış, bu sanatın paha biçilmez bir yansımasıdır.
Kalbimizi güzelleştiren, ruhumuzu yücelten bu ahlakla yaşayalım ve etrafımızdakilere de bu ışığı yayalım. Çünkü ancak o zaman, hem bu dünyada hem de ahirette gerçek bir huzur ve anlam bulabiliriz.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) duası:
“Allah’ım! Yaratılışımı güzel yaptığın gibi, ahlâkımı da güzelleştir.” (Ahmed b. Hanbel, I, 403).
Ve son olarak, Bediüzzaman Hazretlerinin şu müjdesi kulaklarımızda çınlasın:
“Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef’âlimizle izhar etsek (yaşayışımızla gösterebilsek), sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler. Belki, küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyete dehalet edecekler.” (Emirdağ Lâhikası, s. 369).
Şimdi bize düşen, bu değerli mirası kalbimizde yaşatmak ve yaşantımızla tüm dünyaya göstermek değil midir?