Hakikatlerin yalana ihtiyacı yok

Muhâkemât okumaları-5

Şöhret, insanın malı olmayanı da insana mâl eder. İnsanlar arasında yaygın bir yaklaşım vardır ki, garip ve değerli bir şeyin asaletini göstermek için, o şey meşhur bir zata nisbet ve isnat edilir.

İnsanlar bazen söylenen sözlere rağbeti arttırmak veya yalanlanmasını önlemek için veya başka maksatlar için, zalimane bir baskıya baş vurarak, bir halkın fikirlerinin neticesini ve güzel davranışlarını bir şahsa mal ederler. Aklı başında olup fikir namusuna sahip olanlar, kendilerine ait olmayan ve baskı sonucunda kendilerine verilmeye çalışılan bir hediyeyi kabul etmez.

Güzel bir sıfat veya yüksek bir sanatla meşhur olan bir adam, sanatının dışarıdan görünen güzelliklerini etkileyecek başka şeyler kendisine isnat edildiği zaman, bundan teberrî edecek, meşhur olduğu alanlara gölge düşürmemek için bunu kabul etmeyecektir.

“Bir şey sabit olursa, levazımıyla (özellikleriyle) sabit olur” kaidesi gereğince, insanlar hayallerindekilerini haklı göstermek için, meşhur olan zatlara birçok büyük meziyetler yüklerler. Böylece bu meşhur insana kendisine ait olmayan hasletler de yüklenir ve insanlar nezdinde herkesten farklı acip bir insan olarak ortaya konulmaya çalışılır.

Mesela, İranlıların hayalî kahramanı olan ve kendisine harikulâdelikler isnat edilen Zaloğlu Rüstem, bu duruma bir örnek gösterilebilir. Zaloğlu Rüstem, cesaretle meşhur olduğundan, İranlıların kurtulamadığı istibdad sırrıyla ve şöhret kuvvetiyle, İran halkının kahramanlıkları adeta gasp edilerek kendisine verildi ve hayalî bir şekilde büyütüldü.

Bir yalan başka bir yalanın başlangıcı olduğundan, şu olağanüstü cesaret, Rüstem’e olağanüstü bir hayatın isnat edilmesine sebep olup, hak etmediği bir çok meziyetlerin kendisine verilmesine yol açtı. Böylece bu insan diğer insanlardan farklı “nev-i şahsına münhasır bir insan” olarak ortaya çıkmış oldu. Masalların hayalî kahramanı olan ve insan yiyen dev olarak bilinen “Gulyabani” gibi, dillere destan oldu.

İşte bu misâlde olduğu gibi, hurafelerin kapısı bu şekilde açılır ve hakikat kapısı bununla kapatılmış olunur. Bu hayalî vakıalar geçmişte yaşanan güzellikleri de perdeler ve geçmiştekilerin gelecek nesillere bıraktıkları ilmî miraslar, böylece çorak topraklarda yok olup gitmektedir.

Nasreddin Hoca’nın durumunu da bu duruma örnek gösterebiliriz. Eğer mümkün olsa da Hoca’ya “Bütün bu garip sözler senin midir?” diye bir suâl edilirse, elbette Nasreddin Hoca’nın şöyle cevap vereceği muhakkaktır: “Şu sözler, ciltleri doldurur. Çok uzun bir ömür ister. Zira bütün sözlerim nadirâttan değildir. Ben Hocayım. O sözlerin zekâtını dahi bana verseler razıyım, bana yeter. Fazlasını istemem. Zira bana isnat edilen bu çok sözler, sözlerimdeki zarifliğin tabiiliğini yok ediyor ve adeta sözlerime riyakârlık katmış oluyor.” Bundan da anlaşılacağı gibi, hurafeler ortaya çıkınca doğru olan şeylerin kuvveti yok olmaktadır.

Allah’ın rahmetinden fazla merhamet olamayacağı gibi ihsan-ı İlâhîden de fazla ihsan olamaz. Bir doğru söz, harmanlarla yalan ve hayallerden daha değerlidir. Allah’ın verdiğini olduğu gibi vasıflandırmak lâzımdır. Bir şey olduğundan fazla büyük veya küçük gösterilmemelidir.

Bir toplumun içine giren bir insan, o toplumun huzurunu bozacak davranışlarda bulunmamalıdır. Bir şeyin şerefi neslinden değil, zatındandır. Doğru sözlü olan, her şeyi olduğu gibi gören, Allah’ın verdiğine kanaat gösteren ve iyi insan sıfatına haiz olan insan asildir. Bir şeyin aslını gösteren onun ortaya koyduğu güzel hayat tarzıdır. Birisi başkasının malını, velev ki o mal değerli de olsa, kendi malına katsa, malını kıymetsiz eder ve helâl malını haram hâline getirir, malının elden gitmesine sebep olur.

Bu duruma göre, rağbet ettirmek ve korkutmak için veya cahilce bir şekilde hadisin revâcına insanları teşvik etmek için mevzu olan, yani uydurulmuş olan hadisleri İbn-i Abbas (ra) gibi zâtlara isnat etmek büyük cehalettir. Çünkü hak müstağnîdir, yani kendi kendine yeter, yanlış bir şekilde kendisine destek verilmesini istemez. Hakikat da zengindir. Uydurma şeylere ihtiyacı bulunmamaktadır. Hak ve hakikatın nurları, kalbleri aydınlatmak için yeterlidir. Kur’ân’ı tefsir eden sahih hadisler bizlere kâfîdir. Bizler mantığın ölçüleriyle tartılmış olan doğru hakikatlere kanaat ederiz. Yalanlara hiç ihtiyacımız yoktur…

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*