Hasaisu-n-nebi

Hasâis kelimesi, ‘hâs’ kelimesinin çoğuludur. “bir şeye veya bir kimseye sadece onda bulunan bir özellikle üstünlük nisbet etmek” “meziyetler ve üstün özellikler” demektir (Lisânü’l-ʿArab, “ḫṣṣ” md.; Kāmus Tercümesi, II, 1166). Burada bahis konusu edilen ise Peygamber Efendimizin (a.s.m) zatına özel üstün özellikler ve meziyetlerdir.

Peygamber Efendimizin (a.s.m.) yüklenmiş oldukları ağır ve büyük vazifeler için kendilerine özel bazı üstün özellik ve meziyetleri vardır. Peygamber Efendimize (a.s.m) ait bu lütuf ve meziyetlere kur’an ve sünnette işaretler edilmiştir. Peygamber hanımlarına ve kızlarına örtünme emrinin verildiği Ahzâb sûresinin (33/28-59) ayetleri; gece namazı Teheccüd’ün onun şahsına farz kılınmasını ifade eden “Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırsın.” (İsrâ 17/79) âyeti gibi ayetler bu meziyetlere işaret etmektedirler. Mekke’nin Harem bölgesinde yasaklanan fiilleri sayarken kendisinin bu yerde savaştığını söyler. Bunun sadece kendisine kısa bir süreliğine verildiğini, başkasının bunu yapamayacağını ifade eder. (Buhârî, “ʿİlim”, 37; Fetḥu’l-bârî, I, 199)

Resûl-i Ekrem Efendimize (a.s.m.) münhasır kılınan ilâhî hüküm ve lütuflar genellikle farzlar, haramlar, mubahlar ve sadece ona lutfedilen üstünlükler olmak üzere dört grup halinde incelenmişlerdir.

Peygamber Efendimize (a.s.m.) özel olarak farz kılınan, onun şahsına münhasır farzlar şunlardır:

  1. Kuşluk, vitir ve teheccüd namazlarını kılmak,
  2. Kurban kesmek,
  3. Misvak kullanmak,
  4. Hilim sahibi insanlarla istişare etmek,
  5. Sayıca çok olsa bile düşmana karşı koymak,
  6. Borçlu olarak vefat eden Müslümanların borçlarını ödemek,
  7. Başladığı bir nafile ibadeti yarım bırakmamak,
  8. Kötülüğü en uygun şekilde bertaraf etmek.

Bunlar Müslümanlara da tavsiye edilmekle beraber Resûl-i Ekrem’e (a.s.m.) farz kılınmıştır.

Sadece Peygamber Efendimize (a.s.m.) haram kılınan hususlar şöylece özetlenebilir:

  1. Zekât almak,
  2. Gerektiği halde savaşa girmekten çekinmek,
  3. Dünya malına göz dikmek (el-Hicr 15/88),
  4. Sanığın suçluluğunu ispat ve ilân etmeden gizlice cezalandırılmasını emretmek,
  5. Yaptığı iyiliği çok görerek başa kakmak (el-Müddessir 74/6).

Dünya malına göz dikmek ve yapılan iyiliği başa kakmak Müslümanlar için de hoş görülmemekle birlikte bunlar Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Peygamber için haram derecesinde yasaklanmıştır.

Resûl-i Ekrem’e has bazı mubahlar şunlardır:

  1. İftar etmeden peş peşe birkaç gün oruç tutmak (savm-ı visâl),
  2. Ganimet malları taksim edilmeden önce onların içinden dilediğini almak,
  3. Ganimet mallarının ve gayri Müslimlerden alınan vergilerin beşte birini istediği gibi kullanmak (krş. el-Enfâl 8/41; el-Haşr 59/7),
  4. Mekke’ye ihramsız girebilmek,
  5. Vefatından sonra malının vârislerine miras olarak kalmaması,
  6. Yaygın olan kanaate göre kendini ve çocuklarını ilgilendiren konularda hüküm verebilmesi (zira peygamberler mâsum olduğundan onların taraf tutması düşünülemez),
  7. Uyumakla abdestinin bozulmaması.
  8. Dört hanımdan fazlasını bir nikâh altında bulundurmak,
  9. Kendisini Resûlullah’a adayan bir kadınla mehir vermeksizin evlenebilmek (bk. el-Ahzâb 33/50),
  10. İhramda iken nikâh akdedebilmek ona tanınan imtiyazlardandır.
  11. Hanımlarından dilediğini yanına almasına izin veren âyeti (el-Ahzâb 33/51) onlar arasında nöbetle dolaşması şeklinde anlayanlara göre Resûl-i Ekrem’in dilediği eşinin yanında daha fazla kalmaya hakkı vardır. Bununla beraber Resûlullah hayatı boyunca hanımları arasında âdil davranmıştır. Bazı fiillerin sadece Resûl-i Ekrem’e mubah kılınmasının sebebi, Allah’ın ona tanıdığı yetkilerin genişliğini göstermek ve bu mubahların diğer insanların aksine Resûlullah’ı (a.s.m) itaatten alıkoymadığına dikkat çekmektir.

Kur’ân-ı Kerîm’de, peygamberlerden bir kısmının bir kısmına üstün kılındığı ifade edilmektedir. “İşte peygamberler! Biz, onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık.” (el-Bakara 2/253; el-İsrâ 17/55) Bu ayetlerden, Allah nezdindeki konumlarının farklı olduğu sonucu çıkarılmıştır. Ayrıca, Peygamber Efendimizin (a.s.m.) âlemlere rahmet olarak gönderilmesi (el-Enbiyâ 21/107), kavminin içinde bulunduğu sürece Allah’ın onlara azap indirmeyeceğini (el-Enfâl 8/33) beyan etmesi sebebiyle onun bütün peygamberlerden üstün olduğu neticesine varılmıştır.

Kendisinden önceki mukaddes kitaplarda onun meziyetlerinden ve üstünlüğünden bahsedilmesi de onun üstünlüğüne delil teşkil etmiştir.

Resûl-i Ekrem’e (a.s.m) âhiret hayatında verilen üstünlükler ise pek çoktur. Kendisinin Allah’ın habibi olduğunu, kıyamet gününde Âdem’in (a.s.) ve diğer peygamberlerin kendisinin dûnunda bir mevkide bulunacağını, hamd sancağını kendisinin taşıyacağını, ilk defa kendisinin şefaat edeceğini, cennetin kapı halkalarını ilk önce kendisinin hareket ettireceğini, Allah’ın ilk defa kendisini içeri alacağını, beraberinde de müminlerin fakirlerinin bulunacağını ve Allah katında öncekilerin ve sonrakilerin en değerlisinin kendisi olduğunu belirtmiştir. Bu özelliklerin her birinin sonunda, “Bunu övünmek için söylemiyorum” cümlesini tekrarlamıştır (Dârimî, Muḳaddime, 8; Tirmizî, Menâḳıb, 1). Ayrıca Resûl-i Ekrem, kabirden ilk defa kendisinin çıkacağını, kimsenin konuşmaya cesaret edemeyeceği o dehşetli günde bütün insanlar adına konuşup huzûr-ı ilâhîde onların dertlerini anlatacağını, arasat meydanındaki vakfenin uzayıp insanların alabildiğine bunalacağı kıyamet gününde hesabın başlaması için kendisinin şefaat edeceğini, ümitsizliğe düştükleri zaman şefaatinin kabul edildiğini onlara müjdeleyeceğini bildirmiştir. Hz. Peygamber ve ümmeti dünyada son peygamber ve son ümmet olmakla beraber âhirette en önde bulunacaklardır (Buhârî, Cumʿa, 1, 12; Müslim, Cumʿa, 19, 21). Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) âhiretle ilgili faziletleri arasında şefaat hakkı önemli bir yer tutar. Her peygamberin, yaptığı takdirde reddedilmeyecek bir dua hakkının bulunduğunu, diğer peygamberlerin bu haklarını dünyada iken kullandıklarını, kendisinin dua hakkını kıyamet gününde ümmetine şefaat etmek için sakladığını haber vermiştir (Müslim, Îmân, 335).

“Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrap, Medine bir minber; o burhan-ı bâhir olan Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin serzâkiri; bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya tarâvettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki, herbir dâvâsını, mu’cizâtlarına istinat eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar.” (Mektubat, s. 281)

“Fakat bir Müslüman, hem enbiyayı, hem Rabbini, hem bütün kemâlâtı Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan, daha hiçbir peygamberi tanımaz ve Allah’ı da tanımaz ve ruhunda kemâlâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez. Çünkü, peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve dini ve daveti umum nev-i beşere baktığı için ve mucizatça ve dince umuma faik ve bütün nev-i beşere bütün hakaikte üstadlık edip on dört asırda parlak bir surette ispat eden ve nev-i beşerin medar-ı iftiharı bir zatın terbiye-i esasiyelerini ve usul-ü dinini terk eden, elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemâl bulamaz. Sukut-u mutlaka mahkûmdur.” (Sözler, s. 209)

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*