EURONUR ÖZEL

Hedef Cemaat mi, Şahıs mı?

Özel Makale / cemaat

Bugün önemli ve hassas bir meseleyi konuşmak istiyorum: Bir cemaat içerisinde bir kişinin yaptığı iddia edilen bir hata veya suç, bütün cemaate mal edilebilir mi?

Bence burada önce çok temel bir adalet ölçüsünü hatırlamamız gerekiyor: Bir kişinin sorumluluğu, bütün bir topluluğa yüklenemez.

Süleyman Efendinin Talebeleri toplumda, uzun yıllardır Kur’an eğitimi ve dinî hizmetlerle meşgul olan bir topluluk olarak bilinmektedir. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin ardından oluşan bu yapı, zaman içerisinde bir şahs-ı mânevî meydana getirerek hizmetlerini sürdürmüştür. Şahs-ı mânevî kavramı burada çok önemlidir. Çünkü bir cemaat, sadece o cemaat içerisinde bulunan fertlerden birinin şahsından ibaret değildir. Her insanın kendi iradesi, kendi tercihi ve kendi sorumluluğu vardır. Dolayısıyla bir fert hakkında ciddi bir suçlama veya hukuka aykırı bir fiil varsa yapılması gereken bellidir: Fiil araştırılır, delil ortaya konur, şahıs tespit edilir ve adalet önünde hesabı sorulur. Fakat bir kişinin kusurundan hareketle binlerce, hatta yüz binlerce insanı töhmet altında bırakmak başka bir meseledir.

Kur’ân’ın adalet prensibi burada çok açıktır: “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” Risale-i Nur’un temel ölçülerinden biri de adalettir. Bediüzzaman Hazretleri, insanların kusurlarına bakarken şahsî hatayı umumileştirmemeyi, müsbet hareketi ve hakkaniyeti esas alıyor. Çünkü cemaatler de insanlar gibidir. İçerisinde farklı karakterler, farklı anlayışlar ve farklı davranışlar bulunabilir. Bir kişinin yanlışını bütün topluluğun karakteriymiş gibi göstermek, adalet ölçüsünü zedeler.

Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Devlet, cemaatlerin üstünde değil; hukuk devletinde bütün vatandaşların hukukunu korumakla yükümlüdür. Eğer ortada bir suç varsa devlet elbette soruşturur. Hiç kimse “Ben cemaat mensubuyum” diyerek hukuktan muaf tutulamaz. Ama aynı şekilde hiç kimse de “Sen şu cemaate mensupsun” denilerek peşinen suçlu kabul edilemez. Çünkü hukukta esas olan şahsî sorumluluktur.

Cemaat ve Ferdî Sorumluluk Ayrımı

Bir başka mesele de şudur: Bir cemaatin tamamını hedef haline getirmek, sadece o cemaate mensup insanları değil, toplumdaki güven duygusunu da yaralar. Risale-i Nur’un bize öğrettiği “müsbet hareket” anlayışı tam da böyle zamanlarda önem kazanıyor.

Öfkeyle değil, delille konuşmak. Önyargıyla değil, adaletle hareket etmek. Toplulukları toptan mahkûm etmek yerine fertlerin fiillerini ayrı ayrı değerlendirmek. Bence bugün hepimizin ihtiyacı olan yaklaşım budur.

Eleştiri ile Topyekûn Suçlama Arasındaki Çizgi

Şunu da açıkça söylemek gerekir: Bir cemaat eleştirilemez değildir. Elbette cemaatlerin de hataları olabilir. Yönetim anlayışı eleştirilebilir, yanlış uygulamalar varsa ortaya konabilir, kişiler hakkında hukuka uygun soruşturmalar yapılabilir. Fakat eleştiri ile topluca suçlama arasında çok büyük bir fark vardır. Bir kişinin yaptığı yanlışın hesabını o kişi vermelidir. Bir kurumun veya yapının kurumsal olarak işlediği kanıtlanmış bir suç varsa, onun da hukuk önünde hesabı sorulmalıdır. Ama delil olmadan bütün bir cemaatin mensuplarını aynı suçun parçası gibi görmek, ne vicdanen ne ahlaken ne de hukuk açısından doğru bir yöntemdir.

Burada Risale-i Nur’un çok önemli bir düsturunu hatırlayabiliriz:

“Adalet-i mahzâ”, yani tam adalet. Tam adalet, bir masumun hakkını korumayı da gerektirir. On suçlunun bulunduğu bir ortamda bile bir masumun hukukunu çiğnememek gerekir. Dolayısıyla bugün meselemiz “Süleymancılar haklıdır veya haksızdır” şeklinde bir taraf tutma meselesi değildir.

 Hukuk Devletinde Adalet ve Toplumsal Güven

Meselemiz çok daha temel:

Suç şahsî ise, sorumluluk da şahsî olmalıdır. Devletin görevi cemaatleri topluca cezalandırmak değil, varsa suçu delilleriyle ortaya çıkarmak ve hukuka göre işlem yapmaktır. Cemaatlerin görevi de kendi içerisindeki yanlışları görmezden gelmemek, varsa hataları düzeltmek ve hukuk içerisinde hareket etmektir.

Son söz olarak şunu söylemek istiyorum: Bir kişinin hatasıyla bir topluluğu mahkûm etmeyelim. Bir cemaatin mensubu olmak da hiç kimseye suç karşısında dokunulmazlık sağlamasın. Ölçümüz şahıslar değil, hak ve adalet olsun. Çünkü Risale-i Nur’un bize öğrettiği en önemli hakikatlerden biri şudur:

“Hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra feda edilmez.“

Divân-ı Harb-i Örfî

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı da budur:

Önyargı değil adalet, toplu suçlama değil şahsî sorumluluk, çatışma değil müsbet hareket. Allah hepimize hakkı hak bilip hakka tâbi olmayı, batılı batıl bilip ondan sakınmayı nasip etsin. Amin.

Bir Yorum

  1. Hedef tabiki cemaat, haksizlik karsisinda susan dilsiz seytandir. Acikca hükümetin cemaatleri hedef aldigini dile getirmeniz lazim. Lafi dolandirmanin kimseye faydasi yok, ahirette bunun hesabini sorarlar.

    1
    0

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu