Her şey yerinde güzel

Zamanı kuşatmış görünmez bir el,
Avucunun içinde ebed ve ezel,
Hayatın ahengi şiirden güzel,
Gördüm de utandım şairliğimden.
 
ayat deyince, doğan, büyüyen, sonra ölen varlıkların yaşadığı ömür süreci akla gelir. Bitkilerin ruhu olmadığından, en basit hayat tarzı bitki hayatı olarak kabul edilir. Ondan sonra hayvanların hayatı ve en mükemmel olarak insan hayatı şeklinde hayat tabakaları sıralanır. Halbuki, kâinatta yer alan ve cansız olarak bildiğimiz diğer varlıkların da kendilerine mahsus birer hayatları vardır. Havanın, suyun, taşın, toprağın ve diğer elementlerin de hayattar olduklarını söylemek mümkündür. Zerrelerden kürelere, tek hücrelilerden dev cüsselilere kadar her varlık kendine mahsus bir hayat yaşar. Kâinata böyle baktığımız zaman, “bîruhlar da zîruhtur” diyebiliriz.

Kâinatın tamamını bir yana bırakıp, uzay boşluğunda bir nokta kadar yer tutan dünyadaki hayatın muazzam ve mükemmelliği bile, insanı hayretler içinde bırakıyor. Binlerce cins hayvan ve bitki, her cinsin de sayısız fertleri, çok çeşitli hayat tarzlarına sahip oldukları ve çok farklı levâzımâta ihtiyaç duydukları halde, aynı mekânda büyük bir uyum içinde yaşayıp gidiyorlar. İstidatlar farklı, ihtiyaçlar farklı, istekler farklı olduğu halde, her hayat sahibinin istek ve ihtiyacı kolaylıkla temin ediliyor. Bir iş bir işe mâni olmuyor, bir hayat başka bir hayatın önüne geçmiyor. Her varlığın hayatı, mükemmel bir ahenk içinde, kendi mecrasında akıp gidiyor. “Hayat bir mücadeledir” diyenleri tekzip edercesine, her hayat başka bir hayata hayat veriyor. Toprak bitkilerin, bitkiler hayvanların, hayvanlar da insanların hayatına yardımcı oluyor. Bu ahenkli dayanışma ve yardımlaşma sistemi, insana “Hayat bir muâvenettir” dedirtiyor.

Kâinat dediğimiz sistem o kadar uyumlu ve ahenkli olarak çalışıyor ki, bundan daha güzelini akıl idrakten, hayal tasavvurdan âciz kalıyor. Bir noktanın, bir atomun, bir hücrenin yeri değiştirilse, koca sistemin dengesi bozulacak, hayatın âhengi kaybolacak, kâinat yıkılacak, zerreler zamanın ve mekânın boşluğunda başı boş kalacak. İnsan kendi bedenine baktığı zaman bile, bu denge ve ahengin mükemmelliğini kolayca idrak edebilir. Meselâ, gözümüzün yerini beğenmeyip daha başka bir yerde olmasını istesek, bulunduğu yerden daha uygun bir yer bulamayız. Bütün bedenimizi gezer dolaşır, tekrar aynı yerde karar kılarız.  İmam-ı Gazali, bu hakikati şu şekilde ifade ediyor: “İmkân dairesinde mevcut olandan daha güzeli yoktur.” İnsana düşen vazife, hilkatteki kemal ve hüsne kanaat etmektir.

Hayattaki zıtlar arasında bile tam bir uyum ve ahenk vardır. İyilik ve kötülük, aydınlık ve karanlık, adalet ve zulüm, hayat ve ölüm, hayatın âhengini zenginleştiren birer çeşnidir.

Sünbülî Tarikatının şeyhi Sünbül Sinan Efendi, bir gün talebelerini imtihan etmek için şöyle bir suâl sorar: “Size kâinatta tasarruf yetkisi verilse, neyin yerini değiştirmek isterdiniz?” Talebelerden kimisi dağların, kimisi denizlerin, kimisi de mevsimlerin yerini ve zamanını değiştirirdim şeklinde cevaplar verirler. Sıra Musa adındaki talebeye gelince, şöyle cevap verir: “Her şey lâyık olduğu yere, en güzel yere yerleştirilmiş, hiçbir şeyin yerini değiştirmez, her şeyi merkezinde bırakırdım”. O günden sonra da Musa Efendi’nin adı “Merkez Efendi” olur.

Merkez Efendi’nin dediği gibi, her şey yerinde ve merkezinde güzel ve anlamlı. Zaten her şey merkezinde kalsa ve insan eli bu sisteme müdahale etmese, ne ekolojik denge bozulur, ne ozon tabakası delinir, ne de küresel ısınma meydana gelirdi. Dünyada en güzel ve en temiz mekânlar, insanın girmediği yerlerdir. İnsan bir de tabiattaki bu güzellikler için “vahşî tabiat” der. Halbuki, asıl vahşî olan ve girdiği ortamın âhengini bozan “beşerin bulaşık eli” değil midir?

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*