Aynadaki Toz: Tohumun ve Nurun Kıssası
Zamanın sararmış bir yaprak gibi mekânın avucuna düştüğü, göklerin ve yerin tek bir nefesten ibaret olduğu o lahzada, nurdan bir meclis kuruldu. Yaratıcı’nın emrini ve nizamını iki büyük kitap üzerinden yeryüzüne taşıyan dört büyük melek; Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail, mavi gezegenin ufkunda bir araya geldiler.
Önlerinde iki büyük sayfa açıktı: Biri satır satır indirilen vahiylerin Kitabı, diğeri ise yaprak yaprak, yıldız yıldız yaratılan kainatın Kitabı’ydı. Lakin yeryüzünden yükselen uğultu, bu iki kitabın ahengini bozan insanoğlunun kederli şaşkınlığından ibaretti.
Kelamın Aynası
Cebrail, kanatlarında hâlâ Hira’nın o ter temiz, ürpertici esintisini taşıyan bir vakarla söze başladı. Sesi, harflerin ötesinde bir hakikatti:
“Ben O’nun kelamını insanın kalbine, en berrak pınarlardan daha duru bir nehir gibi akıttım. ‘Oku!’ dedim onlara. Kendini, alemi ve o muazzam nizamı, seni bir çiğnem etten var eden Rabbinin adıyla oku. O kitap, aklın önünü açan bir fenerdi. Fakat bakıyorum ki insanoğlu, o berrak pınarın etrafına taştan ve taassuptan duvarlar örmüş. ‘Sizin aklınız bu pınara ermez, siz susuzluğunuzu ancak aracıların kapılarında bekleyen bayat sularla giderebilirsiniz’ demişler. Kelamın o saf aynasını, kendi geleneklerinin, kendi iktidar hırslarının tozuyla kaplamışlar. İnsanı Allah’ın kitabından koparıp, kendi yazdıkları şerhlerin kulu yapmışlar.”
Mikail, o sırada bir tohumun toprağın karanlığındaki ilk kıpırdanışını, galaksilerin dilsiz raksını ve yağmurların gökten bir terazi ile indirilişini sevk ediyordu. Yaratılan ayetlerin emin şahidi olarak başını salladı. Sesi, ormanların uğultusunu ve nehirlerin çağlayışını taşıyordu:
“Doğru söylersin ey Cebrail. Benim menzilimdeki yeryüzü, baştan ayağa dilsiz ama kusursuz konuşan ayetlerle dolu. Bakmazlar mı şu zeytinin, şu incirin fıtratına? Toprağın bağrına düşen bir tohum, asla olamayacağı bir şeyin taklidini yapmaz. Karanlığa riayet eder, sabreder ve fıtratındaki o ilâhi yazılıma boyun eğerek yukarıya, ışığa doğru yürür. Biz evrenin bağrına termodinamiği, yerçekimini, matematiği ve bu muazzam biyolojiyi nakşetmişken; rehber olsun diye gönderilen Kitap ile bu nizamın çelişmesi mümkün mü? Fakat yeryüzünün sahte dindarları, dünyayı bir öküzün boynuzunda sallanan hurafe sahnesi gibi anlattılar. Bilimi dinden, dini bilimden kopardılar. Yaratılan ayet ile indirilen ayeti birbiriyle vuruşturdular. Ve aklını, fıtratını korumak isteyen o körpe zihinler, bu akıl dışı rivayetleri din sanıp hakikatten yüz çevirdi.”
Azrail, her an bir yaprağın dalından düşüşü gibi bir canı aslına döndürmenin o sarsılmaz adaleti ve merhametiyle sözü aldı. Bakışlarında sonun ve başlangıcın kesiştiği o derin sulh vardı:
“Ben canları alırken, insanların göğüs kafeslerinde sakladıkları o gizli terazileri görürüm. Allah onlara adaleti, emaneti, merhameti ve kalbi dürüstlüğü emretti. Oysa yeryüzündekiler dindarlığı sadece kupkuru bir şekilciliğe bağladılar, cübbeye, sakala, sembollerin soğukluğuna indirgediler. İbadetlerin ruhunu öldürüp, kabuğunu kutsadılar. En acısı da, rahmet sarayının kapısına durup insanları sürekli ateş, ceza, öfke, karanlıkla ve enva-ı çeşit korkularla korkuttular. Benim gelişim bir yok oluş değil, tohumun toprağa dönüp aslına kavuşması gibi bir vuslattır. Ama onlar Allah adına öyle bir korku imparatorluğu kurdular ki; kalpler sevgiyle bağlanması gereken Yaratıcı’dan nefret ederek kaçar oldu. Dini ahlaktan kopardılar, geriye sadece kurak bir korku bıraktılar.”
Fısıltıyı Duyan Genç ve Deizm
Meclisin en derin köşesinde, sura üfleyeceği o tek saati bekleyen İsrafil araya girdi. Sesi, varlığı sarsacak bir hakikatin fısıltısı gibiydi:
“Zamanın nihayeti yaklaşıyor. Ben o sura üflediğimde, insanoğlunun kendi elleriyle putlaştırdığı o sahte otoriteler ve eleştirilemez kıldıkları din adamları, rüzgardaki saman çöpleri gibi savrulacaklar. Allah ile kul arasına aracılar koyarak, tevhidin o saf, aracısız ışığını lekelediler. Soru soranı, düşüneni, ‘Bu rivayet Kur’an’a ve akla uyuyor mu?’ diyerek aklını kullananı tekfir ettiler, dalâletle itham ettiler, tefsik ettiler dışladılar. Tıpkı kabağın ulu çınara tepeden bakıp, köksüz ve emeksiz büyümesini mutlak doğru sanması gibi; onlar da tarihsel yorumlarını dinin kendisi sandılar. Oysa herkes, ‘İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar.’ Hakikatiyle başbaşaydı.
Dört büyük melek, yeryüzünde küçük odasında, masasının başında şakaklarını ellerinin arasına almış genç bir adamın kederine çevirdiler bakışlarını.
Gencin masasında kalın fıkıh ciltleri, çelişkili hadis rivayetleri ve aklı zedeleyen menkıbe kitapları yığılıydı. İçindeki fıtrat sesi ile kendisine ‘din’ diye sunulan bu kaotik gelenek arasında sıkışıp kalmıştı. Başını göğe kaldırdı ve dudaklarından şu döküldü: ‘Eğer akıl bir suçsa, eğer adalet bu odadaki kitapların dışındaysa, ben bu tanrıya ve bu dine inanmıyorum.’
Genç adam, aslında alemleri yaratan Allah’ı değil; insanların tarih boyunca kendi hırsları, kültürleri ve korkularıyla inşa ettikleri o sahte din kulesini reddediyordu. Deizmin o soğuk kıyısına vuran, Kur’an’ın kendisi değil, onun önüne çekilen geleneklerin tozu ve dumanıydı.
Cebrail, gence doğru şefkatle kanat gerdi ve evrenin boşluğuna doğrunun kelâmını bıraktı:
‘Ah insanoğlu… Keşke aynanın üzerindeki toza kızıp aynayı kırmasan. Keşke o aracıların perdelerini yırtıp, doğrudan Kitabın o duru hakemliğine, evrenin o kusursuz ahengine dönebilsen. Reddettiğin şey Allah’ın nuru değil; insanların o nurun önüne koyduğu kendi karanlık gölgeleridir. Fıtratına dön, tohumun teslimiyetiyle toprağa ve kelâma kulak ver. Çünkü hakikat, insanda başlayan ve evrende biten o tek ve muazzam ayettir.’
Göklerin meclisi, insanoğlunun kelâm ile kainatı, indirilen ile yaratılanı yeniden aynı aşk ve akılla okuması duasıyla derin bir sükûta büründü.