“Hizmet, beşikten mezara kadar devam eder”

Geçtiğimiz günlerde vefat eden, Gazetemiz Patnos Temsilcisi, Risale-i Nur hizmetkârı Sıddık Altun’la daha önce yapılmış bir röportaj

Ağrı’da Nur’un ilk kıvılcımları…

İman ve Kur’ân hareketi olan Risâle-i Nur’un Anadolu’da yayılıp yerleşmesi; yeşerip kök salması kolay olmamıştı. ‘Acele edip kışta gelen’ Bediüzzaman Hazretlerinin etrafında hâlelenen saff-ı evveller (Allah onların hepsinden razı olsun) canhıraş bir gayretle çalışıp hizmeti bugünlere taşımışlardır. Bahar cemrelerinin yaşandığı bugünlerde o isimsiz ve resimsiz kahramanları yâd etmek, yaşayanları tanımak; yeni nesle yön verecek hatıralarını kaydetmek bir vefa borcudur.

Bu düşünceden hareketle beldemizde bulunan ilkleri araştırıp hatıralarını paylaşmak istedik. İlk olarak yarım asırlık bir Nur Talebesi olan Patnoslu Sıddık Altun’dan başladık. Hatıralarını zevkle, hayretle ve ibretle dinledik. Risaleleri tanıdığımız için şükrettik. Kısmet olursa Ağrı’nın ilklerinden olan Nusret Hocamızı, Selahaddin Hocamızı, Bekir Çavuşları ve ulaşabildiklerimizi dinleyip hatıralarını sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Sizleri Sıddık Ağabeyin hatıraları ile baş başa bırakırken, üniversiteli arkadaşlarımızı da benzer çalışmalar için göreve dâvet ediyoruz.

Kısaca sizi tanıyabilir miyiz?

Ben 1927, Patnos doğumluyum. İlk olarak karayollarında çalıştım. Askerliğimi Ankara’da üç yıl yaptım. Askerden sonra tekrar karayollarına geçtim. İnkılâptan dolayı 1961 yılında Almanya’ya gittim ve bir sene Almanya’da işçi olarak çalıştım. Daha sonra Türkiye’ye geri geldim. Geldikten sonra ziraatla uğraştım. 1979 tarihinde İPAŞ Patnos yöneticisi olarak göreve başladım. Halen aynı göreve devam etmekteyim.

Risâle-i Nur’u ilk olarak nasıl tanıdınız?

Risâle-i Nur’u ilk olarak karayollarında çalışırken 1950 senesinde tanıdım. Kısaca anlatayım: Ben o tarihte Patnos’tan Erciş’e gidiyordum. Fakat o zamanlar ulaşım yoktu, yaya olarak gittim. Yol 38-39 km civarındaydı. Erciş’ten sonra üstü açık bir arabayla yola devam ettim. Arabayla giderken bankada çalışan bir memurla tanıştım. O ara banka müdürüyle bir başkası aralarında konuşuyorlardı. Banka müdürüyle konuşan şahıs bana doğrularak dedi:

“Genç, sen nerelisin?”

Ben Patnoslu olduğumu söyledim. “Ne işle meşgulsün” dedi? Ona karayollarında amele çavuşu olarak çalıştığımı söyledim. Bana biraz Üstad’dan bahsetti. O zaman Üstad’ın ismini işitmiştim. O da bana Üstad’dan bahsedince bu beni çok etkiledi, içimden Üstad’a karşı bir sempati oluştu.

Bu defa o adama, ismini sordum ve bana şöyle cevap verdi: “Adım Bekir’dir (meşhur Bekir Ağa). Ben aslen Adilcevazlı’yım.” Bir ara banka müdürüyle konuşurken Üstad’dan bahsediyordu. Tekrar dönüp benimle ilgilenmeye başladı. Bana şöyle dedi:

“Ben şu an Isparta’da Bediüzzaman’ın postacısıyım. Görevli olarak Muradiye’ye gidiyorum.” Sohbetleri beni çok etkiledi. Üstadın onu görevlendirip Muradiye’ye göndermesi beni oldukça derinden sarstı. Yol ayrımında o Muradiye’ye gitti, ben de Van’a gittim ve işlerimi bitirdikten sonra tekrar Patnos’a geri döndüm.

Bu konuşmalarımızdan bir yıl sonra bizim köyde Sabri Ağa (yaklaşık 30 yaşlarında) adında biri vardı. O yıllarda sürgüne gönderilmiş ve Üstad’la beraber sürgünde kalmış. Af çıktıktan sonra tekrar köye dönmüş. Sabri Ağa’nın sürgünden dönüş haberini alınca yanına varıp ona Üstad’ı sormaya karar verdim ve evine gittim.

Evine varır varmaz bana “Ben Isparta’dan geliyorum” dedi ve 14 yıl boyunca orada kaldığını söyledi. Gittiğim zaman ellerinden öptüm ve ona hürmet ettim. Sürgün günlerini anlatmasını istedim. O da anlatmaya başladı. Bediüzzaman’ın yanından geldiğini ve ona hizmet ettiğini söyledi. İlk olarak bana şunları anlattı:

“Üstad ahirzaman müceddididir” dedi. Ben de hiç tereddüt etmeden kabul ettim. Sabri Ağa bana bunları anlatınca evde çok sayıda insan vardı, fakat onlar Sabri Ağa’nın söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorlardı. Bizler kendisine ittiba ettik. Ben o zamanlar daha Risâle-i Nur’ları hiç okumamıştım. Risâle-i Nur’ları okumaya başladıktan sonra bizde şöyle bir fikir oluştu:

“Risâle-i Nur’ları okumayan allâme-i cihan dahi olsa cahildir” diyorduk. Sabri Ağa çok tahsilli bir insandı. Anlattığı her şey çok tesirliydi. Allah rahmet etsin.

Allah’a şükür bugün Risalelerin, Üstadın ve hizmetin mahiyeti anlaşıldı. Nur Talebelerinin yaptığı hizmetin önemini anladılar.

Üstad’ı görme imkânınız oldu mu?

Ben Üstad’ı göremedim. Çünkü o zamanlar ulaşım şimdiki gibi değildi. Bir yere gitmek aylar sürüyordu.

Risâle-i Nur’la tanıştıktan sonra neler yaptınız?

Risâle-i Nur’la tanıştıktan sonra hizmetin içine girdik. Köylere, ilçelere sohbet için gidip gelmeye başladık. O zamanlar Sabri Ağa bana küçük risalelerden birkaç tane verdi. O kitapları okumaya başladım.

Ben bir ara Patnos’tan köye dönerken Kurdengaz Köyünde olan Mihrali adında bir şahıs bana yaklaştı:

“Ben de Bediüzzaman’ı tanıyorum. Şu an bende Bediüzzaman’ın bir kitabı var; fakat benim okuma yazmam yok, o yüzden okuyamıyorum. Sana o kitabı vereyim sen okursun” dedi ve kitabı bana verdi.

Bana verdiği kitap Lem’alar’dı. O kitabı okuduğum zaman sanki Üstad’la beraber ders yapıyormuşum gibi bir şevk duyuyordum.

İlginç bir hatıra anlatayım:

Üstad 1908 Hürriyet’in başında İstanbul’a giderken bizim köyden geçmiş. Dedem Halife Yusuf (kendisi âlim bir zattır) Üstad’ın köylerine geldiğini haber alınca; köyden 2 km uzaklıkta başı açık yalın ayakla onu karşılamaya gitmiş. Bunu dedemden değil, görenlerden dinledim. Üstad köyümüzde 1-2 saat kalmış, tekrar yoluna devam etmiş.

1924-1925 yıllarında sürgüne gönderilirken tekrar bizim köyden geçmiş. Bu defa köyün imamı olan Hoca Hamza ile görüşmüş. Bu geçişinde de köyümüzde bir-iki saat konaklamış. Üstadın bu misafirliği, yanımdaki Beşir Sevim’in dedesi Molla Hamza’nın hâlen hayatta olan babası şair, edip ve Nur Talebesi olan Abdullah Hocadan rivayet edilmiş.

(Röportaj: Hüsnü Türkoğlu – Mahmut Özer,
Yeni Asya, 31.3.2004)

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*