Hizmet nasıl olur?

Malum olduğu üzere, her zaman çok amel çok sevap demek değildir.
Bir asker düşman karşısında nöbette iken bir kurşun ile şehit olur cennette kazandığı makamı bir başkası yıllarca ibadet etmekle kazanamaz, büyük ve geniş dairede, küçük hizmet ve karşılığında az sevap olabilir.

Şeriat namahreme bakmayı haram kılar. Haramın terkine vacip der ve bir tek vacip yüzlerce sünnetten üstün olduğunu vurgular. Bir insan genç veya yaşlı, caddede yürürken yüzlerce açık saçık kadınlarla karşılaşır, her birini görünce birer saniye başını eğer, namahreme bakmaz yüz vacip işlemiş olur. Her bir vacip için belki birer ay nafile oruç tutmuş gibi sevap alır. Bugün bir insan, yüz saniyede yani yaklaşık iki dakikada eski zaman velisinin yüz aylık nafile oruç sevabını kazanabilir.

Birisi, arkadaşına hakkı anlatır, o kişi onun anlattıkları ile hakka ısınır, tövbe ederek hak yolu bulur. Bu kişinin kazandığı sevabı belki bir diyanet reisi ömür boyu kazanamaz. Geniş dairede şan ve şöhret ağır basabilir, büyük kitlelere hitap, insana gurur verip o ameldeki sevabı giderir belki günaha da sokabilir.

Bazı insanlar, kalabalık toplumlara konferanslarla hitap etmek, siyasetle büyük kitlelere dini anlatmak, çok insanlara ulaşmakla çok sevap alacağını sanır. Hâlbuki büyük kitlelere hitapta alkış, şan ve şöhret var, bu durum nefsin hoşlandığı şeylerdendir. Yapılan işin hayır olması, sevap kazandırması için Allah rızası için ihlâsla yapılması lazımdır. Şan şöhret için siyasilerin peşinden koşmak, büyük kitleler ile ulaşmak, ömür sermayesini boşuna tüketmek, Allah rızasından uzaklaşmak manasına da gelebilir.

Bediüzzaman, mealen şan ve şöhretin kalbi öldüren bir zehir olduğunu söylüyor hem de “Ömür sermayesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dairesinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev-i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Her bir dairede, her bir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük en büyük ve ehemmiyetli ve daimi vazife var. Ve en büyük dairede en küçük ve muvakkat ara sıra vazife bulunabilir. Bu kıyasla, küçüklük ve büyüklük makûsen mütenasip (zıt orantılı) vazifeler bulunabilir. Fakat büyük dairenin câzibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, mâlâyani ve âfâkî işlerle meşgul eder. Sermaye-i hayatını boş yerde imha eder. O kıymettar ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür. Ve bazen bu harp boğuşmalarını merakla takip eden, bir tarafa kalben taraftar olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerik olur.” (İman ve Küfür Muvazeneleri 217)

Müflis, iflas etmiş kişi demektir, Kur’an’da Müslümanlar için müflis tanımı kullanılır. Müslüman’ın müflisi ise, çok ibadet edip hayır ve hasenat yaptığı halde mizanda bu amellerinin karşılığının olmamasıdır. Bir insan bir cinayet işler sen de hiç gereği olmadığı ve işin gerçek yüzünü bilmediğin halde oh ne güzel yaptı dersin, onun cinayetine ortak olursun. Mizanda defterine bir cinayet yazılır, sen, ya Rab ben cinayet işlemedim dersin. O, oh demen senin cinayetindir. Kendimize faydası olmayan malayani işleri bırakmak lazımdır. İçteki siyasi boğuşmalar ve dünyadaki zalimlerin satranç oyunları gibi dünya siyasetine yön verenlere kalben taraftar olur zulümlerine şerik olursun.

Bediüzzaman’a dünya siyasetine karışmadığının sebebi sorulunca, o geniş ve büyük dairede vazife az ve küçük olmakla beraber, câzibedarlık cihetiyle meraklıları kendiyle meşgul eder, hakikî ve büyük vazifelerini onlara unutturur veya noksan bıraktırır. Hem her halde bir tarafgirlik meylini verir, zâlimlerin zulümlerini hoş görür, şerik olur diyor.” (Emirdağ Lahikası, 85)

Sonuç: İnsanlara kin ve nefretle değil, yumuşak bir lisanla ihlâsla, karşındaki insanın baban, kardeşin, oğlun olduğunu hayal ederek anlatmak, kabiliyetlerin anlayışların farklılıklarını nazara almak lazımdır. O insanın ille de senin partinden senin meşrebinden senin mesleğinden olması gerekmez, dünyadaki her insan bir gaye ve amaç için yaratılmıştır, onu çağırırken bana, bize gel değil Allah’a gel, bu yolu kendi meslek ve meşrebini anlatırken daha iyi kullanabilirsin diye telkinlerde bulunmak gerektir. Cenab-ı Hak, Ali İmran Suresinin 159. ayetinde buyuruyor: “Ey Habibim! Yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba birisi olsaydın insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet ve onlar için mağfiret dile”

Mekke’nin fethi esnasında Kâbe’de toplanan müşrikler galiba Muhammed bizi öldürecek şeklinde düşünürken şefkat Peygamberi “Bugün sizi kınayacak, serzenişte bulunacak değilim” ayeti kerimesini okudu ve onları affetti. O müşriklerin çoğu imana girdi. Allah, “Onlar, kızdıklarında öfkelerini yutarlar, insanların kusurlarını affederler” buyuruyor (Ali İmran 134). Bediüzzaman insanın hüsnü zanna memur olduğunu söylüyor. Kimseyi kendinden üstün görme, belki en kusurlu sensin, kötü nefsin hatırı için kimseyi incitme.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*