EURONUR ÖZEL

Hülâgu’nun Mirası mı, Marifetin Kapısı mı?

Özel Makale / Hülâgu

Tarihî Bir Yüzleşme

Bir dava, kendi içine kapandığı an miadını doldurmaya başlar; hayatın genişliğine dokunduğu an ise ölümsüzleşir.

Nur talebeliği tarihinde, metodoloji üzerine yapılmış en sarsıcı tartışmalardan biri; merhum Mehmet Kutlular Ağabeyin Ankara’da bir dershanede karşılaştığı o katı tutumdur.

Kutlular Ağabey, hatıratında o günü ve zihinleri sarsan o teşbihini şöyle nakleder:

“Hatta hiç unutmam… Bana şu soru yöneltildi: ‘Hem Üstadımız, hem Risale-i Nurlar bize kâfi ve vafidir diyorsunuz, ama buna rağmen Yeni Asya Yayınlarını çıkararak bir takım insanları lüzumsuz yere o kitaplarla meşgul ediyor; o yayınların, Risale-i Nur’a perde olmasına sebep oluyorsunuz. Üstad Hazretleri, ‘Risale-i Nur kâfi ve vafidir’ diyor. Siz niye başka neşriyat yapıyorsunuz? Onu bununla nasıl telif ediyorsunuz?’”

“Ben… şöyle devam ettim: ‘Yahu sizin Cengiz ve Hülâgu’dan farkınız ne?’ Tabii böyle deyince herkesin birden rengi değişti. ‘Ne demek istiyorsun?’ diye sordular. ‘Anlatacağım!’ dedim ve devam ettim: ‘Hülâgu gelmiş, Bağdat’ı fethetmiş. Oradaki insanları kesmiş. Hazineleri, katırlarına yüklemiş. Kütüphanelerin bir kısmını yakmış, bir kısmını da Fırat Nehrine atmış.”

“Çünkü adamın kitaba ihtiyacı yok. Şimdi -Allah etmesin- siz bu kafayla Türkiye Cumhuriyeti idaresini elinize alsanız, ‘Risale-i Nur bize kâfidir’ diye kütüphanelerdeki bütün eserleri yakıp atarsınız. Yani bu doğru olur mu?’”

“Bakın burada bir şeyi gözden kaçırıyorsunuz. Risale-i Nur bizim için bir ölçü ve anayasa durumundadır. Meselâ; Feyzi ve ben okulu terk ettik. Risale-i Nur’a hayatımızı vakfettik. Bize Risale-i Nurlar ve onun yanına ilmihal yeter. Bizim için başka kitaba gerek yok.”

“Çünkü bizim bütün maksadımız, hedefimiz Risale-i Nur’u okuyup, okutmak. Ama burada bu kadar üniversitede okuyan arkadaşımız var. Bunlar ne yapacaklar? İlahiyatta okuyanlar elbette bütün tefsirleri; kelâm ilmini, öbür tefsirleri, astronomiyi, felsefeyi okuyacak.”

“Peki, bu nasıl olacak o zaman? ‘Risale-i Nur okusak kâfi’ demek; bu güne kadar gayr-ı İslâmî duruma getirilmiş olan ilimler, eserler, bu meslekler Risale-i Nur vasıtasıyla Müslümanlaştırılacak demektir.”

“Felsefe nasıl hikmet haline getirilecek, fenler nasıl marifetullah olacak? Tefsirler nasıl Risale-i Nur’un bahsettiği tarzda yapılacak? Edebiyat edepsizleştirilmiş. Roman nasıl güzel bir edebî sanat olacak?”

“Bu sorulara bulunacak cevapları, Risale-i Nur’un her şeye vafi ve kâfi olma durumunu da açıklayacaktır. İşte böyle çalışmalara üniversitede okuyan arkadaşların ihtiyacı var. Bunları yapmak, Risale-i Nur’un her şeye kâfi ve vafi olmasını engellemeyecek; bilakis sağlayacaktır.”

“Çocuğa da çocuk kitabı lazım değil mi? Onlar yarının büyükleridir. Öyleyse biz, çocuk neşriyatı da yapmalıyız. Tavuğa da, ördeğe de ‘Allah!’ dedirtmeli; yani kâinatın bütün mahlûkatını, Allah adına konuşturmalıyız.”

“Biz bunların hepsini İslam’ın emrine verip Müslümanlaştıracağız.”

“İşte Risale-i Nur hizmeti, Yeni Asya Yayınları ve gazete bunlara dönük hizmetlerdir.” (Mehmet Kutlular, İşte Hayatım, s.194 -196).

Kutlular Ağabeyin bu çıkışı, aslında Bediüzzaman Hazretlerinin Münazarat eserindeki o meşhur düsturunun bir feryadı gibidir:

“Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”

(Vicdanın ışığı dini ilimlerdir; aklın nuru ise fen bilimleridir. Hakikat, bu ikisinin birleşmesiyle ortaya çıkar. Öğrencinin gayreti, bu iki kanatla kanatlanıp uçar. Eğer bunlar birbirinden ayrılırsa; birincisinden bağnazlık (yobazlık), ikincisinden ise hile ve şüphe doğar).

Aklın nuru olan fenleri dışlamak, kâinat kitabının sayfalarını yırtıp atmaktır.

Bu ifade, “Tıp kitabını oku ama Sani’ye ver” fikrinin doğrudan kaynağıdır. Fen ilimleri (fünun-u medeniye) olmadan, aklın karanlıkta kalacağını; sadece din ilimleriyle ise bağnazlığın (taassup) doğacağını bizzat Üstad belirtmektedir.

Ayrıca Bediüzzaman Hazretleri, Meyve Risalesinde talebelere şu muazzam ufku açar:

“Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri (öğretmenler) değil, onları dinleyiniz.”

Risale-i Nur’un temel metodolojisi olan “mana-yı harfi”, dünyadaki her şeyi “Allah’ın bir mektubu” olarak görmeyi gerektirir.

Eğer dünya bir kitapsa; o kitabın sayfaları olan fenleri, sanatları ve sosyal bilimleri okumamak; kitabı kapalı tutmak demektir.

Burada Üstad, “Sadece benim yazdıklarımı dinleyin” dememiştir; aksine, fenlerin kendi dillerini (astronomi, biyoloji, fizik) dinlemeyi tavsiye etmiştir.

Eğer fenler Allah’tan bahsediyorsa, o fenleri içeren neşriyat Nur’a perde değil; Nur’un bu asırdaki lisanıdır.

Mehmet Kutlular Ağabey, Risale-i Nur’un her şeye kâfi olmasını; onun bir “son durak” değil, bir “merkez üs” olmasıyla açıklar.

Anahtar mı, Duvar mı?

“Risale-i Nur kâfidir” cümlesi, bir Nur talebesi için imanı kurtarma noktasında sarsılmaz bir hakikattir.

Ancak bu cümleyi, dünyadaki diğer tüm ilimlere; sanata ve hayatın renklerine karşı bir “yasak levhası” gibi kullanmak; Bediüzzaman Hazretlerinin ufkunu dar bir kafese hapsetmektir.

Mehmet Kutlular Ağabeyin bu hatıradaki savunması, Risale-i Nur’un bir “son durak” değil; kâinat kitabını okumak için verilmiş muazzam bir “anahtar” olduğu gerçeğine dayanır.

Eğer elinizde bir anahtar varsa, bu anahtarı cebinizde saklayıp “bu bana yeter” demezsiniz; bilakis o anahtarla kilitli duran binlerce ilim ve irfan kapısını açarsınız.

Düşünün ki bir tıp öğrencisi “Bana Risale-i Nur yeter” diyerek anatomi kitabını fırlatıp atsa, ameliyat masasında o hastayı nasıl tedavi edecektir?

Oysa Risale-i Nur’un ruhu ona, “Tıp kitabını oku, ama o hücreyi tesadüfe değil, Sani-i Zülcelal’e ver” der.

Fenleri inkâr etmek Hülâgu’nun kütüphane yakmasıyla eşdeğerdir; fenleri Risale-i Nur’un ışığıyla “marifetullaha” çevirmek ise Üstad’ın gerçek muradıdır.

Kutlular Ağabeyin “Tavuğa da, ördeğe de ‘Allah!’ dedirtmeliyiz” vizyonu, hayatın her karesini İslam’ın rengine boyama gayretidir.

Bir çocuğun dünyasına bir “çocuk dergisi” ile girmeden, ona kâinatın bir mektup olduğunu nasıl anlatabilirsiniz?

Gençliğin felsefi çıkmazlarına “hikmetle” cevap veren bir neşriyat yapmadan, onları sadece bir metne hapsederek modern dünyanın fırtınalarından nasıl koruyabilirsiniz?

Perde Değil, Pencere

Bediüzzaman Hazretleri’nin “Sadece Risale-i Nur okuyun” şeklindeki bazı özel tavsiyeleri, talebenin zihnini bulandırmamak ve temelini sağlamlaştırmak adına verilmiş birer “reçete”dir.

Ancak bu reçeteyi, dünyadan el etek çekmek için bir “bahane” olarak kullanmak, ilacın şifasını inkâr etmektir.

Mehmet Kutlular Ağabeyin hatırası, Nur hizmetinin sadece bir “okuma faaliyeti” değil, aynı zamanda bir “hayat inşa etme projesi” olduğunu hatırlatır.

Risale-i Nur, kâinatın her sayfasını daha iyi okumamızı sağlayan bir gözlüktür. Gözlüğü taktıktan sonra gözlerimizi kapatmak değil, aksine tüm kütüphaneleri; tüm fenleri ve tüm kâinatı o gözlükle yeniden keşfetmek gerçek sadakattir.

Mehmet Kutlular Ağabeyin bu duruşu, Risale-i Nur’a bir “perde” çekmek değil, aksine Risale-i Nur’u hayatın içine açılan binlerce “pencere” haline getirmektir.

Gazete bir penceredir; siyaseti, toplumu ve hukuku o nurla görmeyi sağlar. Çocuk yayınları bir penceredir; yarının dimağlarını o iklimle besler. Edebiyat bir penceredir; ruhun estetik ihtiyacını meşru dairede tatmin eder.

Netice itibarıyla; her şeyi yakıp yıkan bir Hülâgu zihniyetiyle ilme ve neşriyata sırt dönmek, davayı kurutur.

Oysa Kutlular Ağabeyin işaret ettiği gibi, her ilmi, her sanatı ve her sosyal meseleyi “Nur’un mizanıyla” yeniden inşa etmek; davayı cihanşümul kılar.

Risale-i Nur, kütüphaneleri yakanların değil, o kütüphanelerdeki her hakikati “Bismillah” ile yeniden okuyanların rehberidir.

Gerçek sadakat; Üstad’ı bir metne hapsetmek değil, O’nun fikirlerini gazete sütunlarından çocuk masallarına; akademik kürsülerden siyasi duruşlara kadar hayatın her zerresine nakşedebilmektir.

Çünkü Risale-i Nur, Kur’an-ı Kerim’in bu asırdaki manevi bir tefsiridir ve Kur’an tüm kâinata hitap eder.

Kâinatın sustuğu yerde Nur talebesi konuşmalı; Nur talebesinin sustuğu yerde kâinat, Risale-i Nur’un lisanıyla “Bismillah” demelidir.

Unutulmamalıdır ki; Nur, hapsedilmek için değil; ulaştığı her karanlığa sızmak ve her zerreye Allah’ın boyasını çalmak için gönderilmiştir.

Bir Yorum

  1. Kaleminize sağlık. Çok güzel bir yazı olmuş. Kendi adıma çok istifade ettim. Kutlular ağabeyden de güzel bir cevabın verildiğini tekrar görmüş oldum. Allah razı olsun

    0
    0

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu