“Hürriyet-i kalem”

Kalem günlük hayatta sıklıkla kullanılan kelimelerden bir tanesi olup, Arapçadan Türkçemize geçmiş ve Osmanlıca-Türkçe Sözlükte “Yazı yazma hürriyeti” olarak tarif edilmiş.

Yazı yazmaya mahsus, genellikle çubuk biçiminde âlet olan ve “Kurşun kalem” “Dolma kalem” “Kamış kalem” “Tüy kalem” gibi cinsleri var olan bu nesne için “Kalem kılıçtan keskindir” denilmiştir. Maddesi itibariyle kırılgan lâkin mana itibariyle keskin kılınçtır.

Tarih boyunca birçok atasözüne ve özdeyişe konu olan kalem; kimi için dost, kimisi için düşman görülmüş ve üzerine çok farklı manalar yüklenmiş bir nesnedir. Kalem kimileri tarafından silâh olarak kullanılmış, kimileri için savunmada kalkan olmuş. Kalem insanların meramını ve arzusunu ifade etmek için kullanılan vasıta olmuş, bazen de müdafaa aracı olmuş. Kimilerine göre kalem namus, kimilerine göre ise oyuncak (yazıyı yeni öğrenen çocuklar gibi eğlence vasıtası) olmuştur.

Kimi insanlara göre aklın dili olarak görülen kalem; fikri ifade etmenin vasıtası olduğundan, fikirlerin serbest ve hür ifade edildiği zeminde, ahir zamanın başladığı dönemle aynı zamanla da insanlığın hayatına giren matbuat/ basın/ medya demokrasilerde dördüncü kuvvet olarak tarif edilmiş ve halen de öyle anılmaktadır.

Teorik olarak hür olması gereken kalem ve erbabı; bazen şahsî iradesi ile kalemini hâkim zihniyete kiralarken zaman zaman otoriter-baskıcı rejimler de kalemin kendine çevrilmesini istemiş veya otoriteden bağımsız kalem oynatılmasına tahammül edemeyip kalem sahiplerini zindanlarda süründürmüştür.

Maddî ve manevî helâket ve felâket asrını kalemiyle nurlandırmak maksadıyla Kur’ân tefsirini kaleme alan Üstad Bediüzzaman Hazretleri de aynı akıbete düçar edilmiş ve masum ve mazlum talebeleri ile önce Eskişehir Hapishanesi’ne, sonra da ikinci Medrese-i Yusufiye olan Denizli zindanlarına gönderilmiştir. Hz. Yusuf (as) gibi mütehakkim gücün talebine boyun eğmediği gibi Bediüzzaman da zamanın hâkim gücünün rağmına -milletin irşad edilmesi gerektiğinden- telif ettiği Risale-i Nurlar Anadolu insanını tenvir etmeye başladığında yarasa mizaçlılar tarafından zindana gönderilmiştir.

Son zindanı Denizli’den âdil mahkeme heyeti tarafından beraatla tahliye edilmesini müteakiben Bakanlar Kurulu Kararı ile Emirdağ’a sürgün edilen Üstad Hazretleri, cihad-ı manevinin gereği Nurlar’ın neşrine devam edince, Denizli hapsinde bir ayda çektiği sıkıntıyı Emirdağ’da bir günde çekmeye başlıyor ve Emirdağ’da defalarca zehirleniyor. Hayat sıkıntıdan çekilmez hal alınca devlet erkânına dilekçe yazmaya karar verir ve o dilekçesinde hürriyet-i kalem talebinde bulunur ve şöyle der:

“Hürriyetin en geniş suretini veren cumhuriyet hükümetinde her bir hürriyetten men edilmekle beraber, düşmanlarım, benim aleyhime her cihetle serbest olarak beni eziyorlar. Hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikr-i ilmiyeyi temin eden cumhuriyet hükümeti, ya beni tam himaye edip garazkâr, evhamlı düşmanlarımı sustursun veyahut bana, düşmanlarım gibi hürriyet-i kalem verip, müdâfaatıma yasak demesin.” (Emirdağ Lâhikası-I 12. Lâhika/sayfa 55)

Muhatapları, cumhuriyeti şeklen bir lâfız olarak anlayıp uygularken dindar bir cumhuriyetçi olan Bediüzzaman Hazretleri; “Hürriyet-i vicdanı esas tutan hükümet-i cumhuriyenin” erkânına hakikî cumhuriyetin nasıl anlaşılıp uygulanması gerektiğinden bahsederek hürriyet dersi veriyor ve kendi maksadını da şöyle özetliyor: “Ben hükümet-i cumhuriyenin bütün erkânlarına, belki dünyaya ilân ediyorum ki: Kur’ân-ı Hakîmin sırr-ı hakikatiyle ve i’cazının tılsımıyla, benim ve Risale-i Nur’un programımız ve mesleğimiz ve bilfiil semeresini gördüğümüz ve çalıştığımız ve gaye-i hareketimiz ve hedefimiz, ölümün idam-ı ebedisinden iman-ı tahkiki ile biçareleri kurtarmak ve bu mübarek milleti de her nevi anarşilikten muhafaza etmektir.”

Hayatında kalemini, milleti irşad vasıtası ya da müdafaa unsuru olarak kullanan Üstad Bediüzzaman, kendisine yapılan saldırı ve taarruzlara karşı “hürriyet-i kalem” talebiyle hakkını müdafaa edeceğini aksi takdirde yine Cumhuriyet idaresinin temel bir prensibini hatırlatmıştır: “Yoksa, o zayıf hâdimin ellerini bağlayıp, binler düşmanlarını ona saldırtmaya, hiçbir vecihle o cumhuriyetin düsturları müsaade etmez.” Bu şekilde muhataplarını ikaz etmiş, onlara cumhuriyet prensipleri doğrultusunda nasıl hareket etmeleri gerektiğini söylemiştir.

Emirdağ Lâhikası’nda bulunan bu üç makama verilen dilekçede fikir hürriyetinin sembol bir vasıtası “hürriyet-i kalemden” bahsetmekle Bediüzzaman, cumhuriyetin; hürriyet-i vicdan, hürriyet-i fikr-i ilmiye, hürriyet-i kalemi teminat altına alması gereğine vurgu yapmaktadır. Kendisinin hürriyetlerden daha çok mahrum bırakılması üzerine hükûmet-i cumhuriyenin bütün erkânlarına ve dünyaya ilân etmiş; bu mübarek milletin her nevi anarşilikten muhafazasına çalışmanın Risale-i Nur Talebelerinin vazifesi olduğunu ve bu vazifenin ancak tahkiki iman dersi vermekle olacağını, bunun gerçekleşmesinin ise ancak “Hürriyet-i Kalem” ile olacağını beyan etmiştir.

Belki de Üstadın “biz de bütün kuvvetimiz ve merakımızla, vaktimizi kudsî vazifeye hasretmeliyiz. Onun haricindekileri mâlâyani bilip, vaktimizi zayi etmemeliyiz. Çünkü elimizde Nur var, topuz yoktur. Biz tecavüz edemeyiz. Bize tecavüz edilse, Nur gösteririz. Vaziyetimiz bir nevî nurânî müdafaadır” derken kalemlerimizi Nur göstermek için kullanmaya devam edip nurânî müdafaa vazifesini yapmamızı istiyor ve belki de Yeni Asya ve şahs-ı manevisi binler hür kalemiyle bu nuranî vazifeyi görüyor inşaallah.

Ali DEMİR

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*