“Huzur”daki mahzun kalpler!

Şu günlerde, gözyaşları sel oluyor Kâbe’de… Cenâb-ı Hakk’ın dâvetine “Lebbeyk” diyerek koşan Müslüman’ların bir tek gayeleri var; o da, O’nun rızası.

Uzak yakın demeden bu beldeye gidenler, umulur ki, Rabbimizin rahmetine ererler.

Yıllar boyu kalplerinin seslerine kulak veren her insan, karşısına çıktığında bir imkân; Allah da ona, ediverince ihsan; koşuşturur en mukaddes toprağa. Gerilmiş yaydaki hazır duran ok gibi, gönül, gövdeden önce fırlıyor sevdasının yoluna.

Evet, bu bir sevda!

Yıllar yılı kurulan, bitmek bilmez bir hülya.

Beşikten mezara kadar dense mübalâğa olur mu bilmem, bu tutkunun tarifi?

Gönlüne kor düşer düşmez başlıyor, tedarikin telâşı. Önce kulak kabartıyor, oraların bahsine. Dinliyor dinliyor, ardı sıra inliyor. Şairin, “Ey bad-ı sabâ, uğrarsa yolun semt-i Haremeyn’e / Ta’zîmimi arzeyle Resûlü’s-sekaleyne” mısralarıyla ifade ettiği gibi; o da, selâm göndermeye başlıyor artık, oraya gidenlerle. Doluyor bir bakıma, bu mânânın aşkıyla.

Duyduklarından aldığı haz, hüzün oluyor sonra, ayrılığın koruyla. Önce fikren, sonra fiilen hazırlığın maratonu başlıyor.

İslâm’ın beş şartından biri olan Hac, zengin olma, güç yetirme şartına bağlı olan hem malî, hem de bedenî bir ibadet çeşidi. Elde imkân olunca zaten şartlar oluşur. Olmayanın iki eli birbiriyle ovuşur.

Ömür boyu, küçük tasarruflarını bu maksat için yastık altında biriktiren; ineğini, öküzünü pazarlara getiren kalbi sâfî insanlar çoğumuzun malûmu.

Demek hasret kalpte filiz verince, artık onu durdurmaya güç yetmez: “Ah bir, Peygamber Efendimizin makamına varabilsem; ah bir, Makam-ı İbrahim’in yanında iki rekât namaz kılabilsem; ne olur, Hacerü’l-Esved’e erişebilsem” deyip durur, durmadan. Tâ, vardığı güne, muradına erdiği ana kadar…

Oralara kavuşmak, tarif edilmez devlet.

Haremeyn’e varılmış, vuslata erilmiş nihayet.

Medine’de görülmüş, Resûl’ün makberesi; yetmez olur o an da insanların nefesi. Selâm verilir Peygambere, selâmlar iletilir. Mümkün olsa, o anda, asuman inletilir. “Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resûlullah…” “Salât”lar ve “selâm”lar takdim edilir ona.

Peygamber Efendimiz (asm): “Beni vefatımdan sonra ziyaret eden, sağlığımda ziyaret etmiş gibidir”; “Her kim kabrimin başında bana salâtü selâm getirirse ben onu aracısız olarak işitirim” buyuruyor ya! İşte, o an, erişilir murada.

Gönüller Sultanı, ziyaret edilmiş; yanında, yakınında, dizinin dibinde kırk vakit namaz kılınmış; ayrılmanın gelmiş artık zamanı. Gönüllerde hüzün, gözlerde buğu, çıkılır Medîne-i Münevvere’den…

Artık Beytullah’a çevrilir gözler. Cenâb-ı Hakk’ın dâvetine, O’nun mağfiret sofrasına yönelir yüzler.

Mikat sınırlarına girildiği andan itibaren Hacı adayları, seslerinin en yüksek perdesinden hitap eder Rabbine: “Lebbeyk, Allâhümme lebbeyk…” (Buyur Allah’ım, buyur! Emrindeyim buyur!..) Telbiyeyi tekrar eder, takatini aşarak.

Mekke-i Mükerreme’ye, nihayet varılır, Beytullah’a karşı durulur. O an, işte o an, mutluluğun zirvesi… Yürekler çırpınır durur, avuçtaki kuş gibi. Telbiye sesi fısıltıya dönüşür ve nihayet kesilir. Heyecan son haddinde, kımıl kımıl, kımıldıyor dudaklar; Yaratana arz edilir duâlar.

Hâle göre, “Hiç de yer kalmamış” derken, metaf’taki melâike hüsn-i istikbal eder şu bahtiyar kulları. Yer açarlar yerlerinden sana, ona, ötekine; tavaf etsinler diye. Dönülür durulur artık haz ile, naz ile, niyaz ile Beytullah’ın çevresi.

Oralarda ruh hâleti bir başka. Boyunlar bükük, gözler yaşlı, gönüller telâşlı! Affedilmek gayretiyle hicran bürür kalpleri.

Geceler geçer, günler biter; durdurulmaz ki, zaman. Ünsiyet başlar yavaş yavaş, sükûn bulur heyecan. Artık, gözler Beytullah’ta, gönüller ise Arafat’ta, o anda; yani “Huzur”a durulan anda… Sabrın gücü yetmez olur, o güne varmak için.

Zilhicce’nin sekizinde Arafat’a varılır; dokuzunda “Huzur”unda durulur. O günde, o vakitte, o anda istenir Mevlâ’mızdan istenecek ne varsa. O an Vakfe ânıdır, Arafat’taki Vakfe. Dilekler sığdırılır tamamıyla o vakte. Çünkü o an, Allah’ın mağfiret kapılarını ardına kadar araladığı andır; çünkü o an, günahların, hazan gibi döküldüğü andır; çünkü o an, O’nun şefkat sinesine yaslanma zamanıdır; çünkü o an, insanların ağladığı, gözyaşlarının çağladığı andır; çünkü o an, hüccâc’ın, “Annesinden yeni doğmuş gibi” olduğu andır. Çünkü o an: “Hacı” olunan andır.

O an, “Huzur”daki mahzun kalplerin ânı!..

Boynu bükük, gönlü kırık, mahzun olmuş kalplere o vuslatı nasip etsin Rabbimiz…

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*