EURONUR ÖZEL

İhlâs: Kalbin En Tehlikeli ve En Kıymetli Hazinesi

Özel Makale / İhlâs

En Ağır Soru

Bazen bir soruyu sormak, cevabından daha çok cesaret ister.

Ve Bediüzzaman Hazretleri Yirminci Lem’a’ya tam da böyle bir soruyla giriyor.

Öyle bir soru ki, onu duyan insan önce susuyor, sonra düşünüyor, sonra içi sızlıyor:

“Neden ehl-i dünya, ehl-i gaflet, hattâ ehl-i dalâlet ve ehl-i nifak rekabetsiz ittifak ettikleri halde, ehl-i hak ve ehl-i vifak olan ashab-ı diyanet ve ehl-i ilim ve ehl-i tarikat, neden rekabetli ihtilâf ediyorlar?”

Bu soru sıradan bir gözlem değildir. Bu, bir milletin kalbindeki en derin yaranın dile getirilmesidir.

Çünkü tabiat olarak öyle olmak gerekmiyor. Birlik, hakikat ehlinin hakkıdır; ihtilaf ise bâtılın lazımıdır. Ama tarihe bakın, etrafınıza bakın, bugüne bakın…

Ve görürsünüz ki bu hak oraya geçmiş, o haksızlık buraya gelmiş.

Bediüzzaman Hazretleri bu soruyu sorduktan sonra durup sadece yas tutmuyor. Yedi sebep sayıyor. Her sebep bir ayna. Her aynada biraz kendinizi görüyorsunuz.

Ve o görüntü, insanı önce mahcup, sonra aydınlık kılıyor.

Birinci Sebep: Mânevî Ücretin Gölgesi

Düşünün iki insan grubunu.

Birinci grupta çarşıda esnaf var, siyasetçi var, sanayici var. Her birinin görevi bellidir. Esnafın tezgâhı ayrı, siyasetçinin koltuğu ayrı, sanayicinin fabrikası ayrı.

Aralarında çatışma neden çıksın?

Birinin kazancı diğerinin ekmeğini çalmıyor. Pasta ayrı ayrı bölünmüş. Onun için bu insanlar, meslekleri ayrı bile olsa, rahatlıkla birbirleriyle ittifak edebiliyorlar.

İkinci grupta ise âlim var, mürşit var, dâî (dua eden) var. Ve bu insanların her birinin görevi… umuma bakıyor. Hepsi aynı insanlara konuşuyor. Hepsinin gönüllerdeki yeri tek bir havuzdan besleniyor.

İşte o havuzda kıpırdama başlıyor.

Bilinçsizce, farkında bile olmadan, “Bu insanlar benden mi dinlesin, yoksa ondan mı?” sorusu içeride bir yerde hareketleniyor.

Ve işte bu noktada ihlâs kayıyor.

Bediüzzaman Hazretleri bunu ne kadar net görüyor. “Maddî ve mânevî her bir ücrete çok eller uzanabiliyor” diyor.

Ve uzanan o eller arasında bir itme, bir çekme, görünmez bir rekabet başlıyor. Söylenmeden, kabul edilmeden, farkında olunmadan.

Çare tek bir şeydir: İnsanlardan gelecek her türlü ücretten kalpten istiğnâ etmek.

“Benim mükâfâtımı vermek ancak Allah’a aittir.” (Yunus Sûresi, 10:72; Hûd Sûresi, 11:29; Sebe’ Sûresi, 34:47).

Sırrına ermek.

Sahabelerin o muhteşem îsâr hasletini, başkasını kendine tercih etme güzelliğini, rehber edinmek.

Bu kolay değildir. Ama ihlâsın kapısı buradan geçiyor.

İkinci Sebep: İzzetin Tuzağı

İşte Bediüzzaman Hazretleri’nin en ince tespitlerinden biri:

“Ehl-i dalâletin zilletindendir ittifakları; ehl-i hidayetin izzetindendir ihtilâfları.”

Bu cümleyi okuyunca insan duraksıyor. Çünkü beklenmedik bir şey söyleniyor.

Bâtıl ehli neden bu kadar ittifak halinde?

Çünkü zayıftırlar. Haksızlık üzerinde durmak güçtür; düşersin, sürüklenirsin. O yüzden birbirine kuvvetle tutunmak zorunda kalırlar.

Onların samimî ittifakı, güçten değil; zaaf ve acizden doğuyor. Yıkılmamak için birbirini tutuyor.

Hak ehli ise kendi güçlüdür.

Arkasında Rabbine dayandığı o sarsılmaz nokta-i istinat var. Zaaf hissettiğinde insanlara değil; Rabbine müracaat ediyor.

Ve bu güven, bu izzet…

Çelişkili bir şekilde, ittifakı zayıflatıyor.

“Ben biraz yalnız durursam da olur” hissine yol açıyor.

“Karşımdakinin meşrebine uyum sağlamama gerek yok, ben hak üzereyim” gururunu besliyor.

Ve işte o gurur, farkında olmadan, ihtilâfın tohumunu ekiyor.

Risale dokuz emir sıralıyor bu hastalığın ilacı olarak. Ama özü şudur: “Mesleğim haktır” diyebilirsin. Ama “Hak yalnız benim mesleğimdir” diyemezsin.

Bu ince çizgiyi görebilmek, insafın en yüksek mertebesidir.

Üçüncü Sebep: Sevap Hırsının Gizli Tehlikesi

Burası çok narin bir yer. Çok ince bir yara.

Bir insan, sevap kazanmak istiyor. Bu güzel. İnsanları irşad etmek istiyor. Bu da güzel. Hakikati yaymak istiyor. Bu da güzel.

Ama sonra içinde bir ses yükseliyor: “Bu insanlar beni mi dinlesin, onu mu? Şakirtlerim neden onun yanına gidiyor? Neden onun kadar talebem yok?”

Ve işte o “neden” sorusu, ihlâsın kapısını aralıyor. Riya içeriden sızıyor. Enaniyet fırsatı buluyor.

Bu, “hırs-ı sevap” yani sevap açgözlülüğüdür. Ahirete ait amellerde kanaat etmemektir. Ve bu, görünürde iyi bir amelden, gizlice kötü bir haslete kapı açmaktadır.

Ve sonra o muazzam hatırlatma geliyor:

“Bazı peygamberler gelmişler ki, mahdut birkaç kişiden başka ittibâ edenler olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar.” 

Yani hüner, kalabalık peşinde koşmak değildir. Hüner, rıza-yı İlâhîyi kazanmaktır.

Ve daha da derin bir hakikat:

“Kabul ettirmek, etrafına halkı toplamak Allah’ın vazifesidir. Sen kendi vazifeni yap, Allah’ın vazifesine karışma.”

Bu cümleyi okuyunca insan içinde bir şey gevşiyor. Çünkü taşıdığını sandığı yükün aslında ona ait olmadığını anlıyor.

Dördüncü Sebep: Hazır Lezzetin Büyüsü

İnsan acayip bir varlık. Uzakta on dirhem varken, önündeki bir dirheme koşuyor.

Risale bu dördüncü sebepte tam da bunu anlatıyor.

Bâtıl ehli, “hazır lezzet ve acil menfaat” için birleşiyor. Bugünkü çıkar onları yapıştırıyor birbirine. Göz önünde, elle tutulur, hemen alınabilir bir şey var; ona omuz veriyorlar.

Hak ehli ise…

Ahirete ait, uzak, görünmez ama sonsuz bir kazanç için çalışıyor. Kalp ve aklın yüksek düsturlarıyla yürüyor.

Bu iyidir. Ama işte bu yücelik de, çelişkili bir şekilde, ittifakı zorlaştırıyor.

Çünkü ahiretin geniş dairesinde herkes kendi yolunu buluyor; bir noktada buluşma ihtiyacı daha az hissediliyor.

Ve enaniyet fırsat bulunca devreye giriyor. İfrat ve tefrit başlıyor. O yüce menba-ı kuvvet olan ittifak kaybediliyor.

İlacı şudur: El-hubbu fillâh sırrıyla, yani Allah için sevmekle, hak yolunda gidenlerin arkasından gitmek. İmamlık şerefini onlara bırakmak. “Benden daha iyi olabilir” ihtimaliyle enâniyetten vazgeçmek.

Bir dirhem ihlâslı amel, ihlâssız batman batman amelden daha kıymetlidir.

Bu hakikati kavramak, o büyük marazı tedavi eder.

Beşinci Sebep: Arslanların Yalnızlığı

Bu bölümde Risale, çok zarif ve bir o kadar da derin bir müşahede yapıyor:

“Çünkü zayıflar ittifaka muhtaç oldukları için kuvvetli ittifak ederler. Kavîler, ihtiyacı tam hissetmediklerinden, ittifakları zayıftır. Arslanlar, tilkiler gibi ittifaka muhtaç olmadıkları için ferdî yaşıyorlar.”

Bu sadece bir benzetme değil; bir kanun. Yabanî keçiler sürü oluşturur çünkü kurttan korkar. Kurt ise yalnız avlanır çünkü gücüne güvenir.

Hak ehli, imanından gelen o sağlam nokta-i istinat sayesinde, “başkasına ihtiyacım var” hissini tam olarak yaşayamıyor.

Bu izzet güzeldir. Ama bu izzet, ittifakı zedeliyor.

Bâtıl ehli ise, kalben hakiki bir dayanak noktası bulamadığı için, şiddetle birlikte tutunuyor. O birliktelik zaaftan doğuyor ama güçlü bir şahs-ı manevî oluşturuyor.

Ve o şahs-ı manevî, ferdi güçten çok daha tesirli olabiliyor.

İşte tam da burada Risale, o korkunç ikazı yapıyor.

Ehl-i dalâlet, tesanüd sebebiyle cemaat suretindeki güçlü bir şahs-ı manevî ile hücum ediyor.

Buna karşı, en kuvvetli ferdî mukavemet bile mağlup düşüyor.

Yani aslanlar ayrı ayrı duruyorsa, sürü halindeki küçük hayvanlar bile onları yenebilir.

Kurtuluş ittifaktadır.

Hem de samimî, fedakârâne, şahsiyetini unutarak yapılan bir ittifak.

Altıncı Sebep: Dağılan Himmet

Hak ehli, yalnız dünya değil; ahireti de düşünüyor. Yalnız bugünü değil; ebediyeti de hesaplıyor. Bu geniş ve yüce bakış güzeldir.

Ama bu geniş bakış, bazen himmeti dağıtıyor. Çok mesele var, daire çok geniş. Her birine biraz, hiçbirine tam anlamıyla değil.

Oysa bâtıl ehli yalnız dünyayı düşünüyor. Tek bir noktaya bütün enerjisini, bütün hissiyatını veriyor.

Ve o tek noktada “beş paraya değmeyen” bir meseleye “beş yüz lira değerinde” vakit harcıyor.

Bu sarılış, bu yoğunluk, bu bütün ruhla teslim oluş; bâtıl yolda dahi olsa, bir ihlâs doğuruyor. Ve o ihlâs, netice veriyor.

Hak ehli ise, küçük zannedip geçtiği bir meselede, aslında ne kadar büyük bir mücahede yaptığının farkında değil.

Bediüzzaman Hazretleri burada muazzam bir şey söylüyor:

“Bir neferin, bir saatte, mühim ve hususî şerâit dâhilindeki nöbeti bir sene ibadet hükmüne bazan geçmesi gibi, bu ehl-i hakkın mağlûbiyeti zamanında, mânevî mücahede mesâilinde, küçük bir meseleye sarf olunan senin kıymettar bir günün, o neferin o saati gibi bin derece kıymet alabilir, bir günün bin gün olabilir.”

Yani küçük gördüğün o nöbet, bazen bütün bir savaşın kaderini belirler.

Yedinci Sebep: Ulüvv-ü Himmetin Sû-i İstimali

Son sebep, belki de en incelikli olandır.

Hak ehlinin ihtilâfı ne kıskançlıktan gelir ne hırs-ı dünyadan.

Aksine, hakikatten gelen bir yücelik, bir yüksek himmet ve müsabaka ahlâkı vardır içinde.

Ama bu güzel haslet, nâehillerin girmesiyle, farkında olmadan sû-i istimale uğruyor. Ve rekabetkârane ihtilâfa dönüşüyor.

Bâtıl ehli ise ittifak ediyor; ama bu ittifak mertlikten değil. Menfaati kaçırma korkusundan, zilletten, hamiyetsizlikten kaynaklanıyor. Arkadaşını kaybetmemek için hain bile olsa yanında duruyor.

Peki, neden hak ehli, kendinden daha güçlü ve daha tesirli bir kardeşinin başarısından sevinmiyor da kıskanıyor?

Ve cevabı hem acı hem de şifa dolu:

Çünkü bu dünyada aynı makama iki göz dikiliyor.

Ama ahirette o hesap yok. Ahirette “bir adama beş yüz senelik cennet” veriliyor; başkasının cenneti onunkini eksiltmiyor.

Demek ahirete ait amellerde rekabetin asla yeri yoktur.

O zaman rekabetle kıskanan ya riyakârdır; amelin arkasında dünyevî bir gaye arıyor. Ya da sadık bir cahildir; ihlâsın ne olduğunu henüz kavrayamamış.

Ve Bediüzzaman Hazretleri o büyük ilacı yazıyor:

“Bu marazın çare-i yegânesi: Nefsini itham etmek ve nefsine değil, daima karşısındaki meslektaşına taraftar olmak…”

Nefsini itham et, karşındakine taraftar ol. Hak hasmının elinde çıksa, yine rıza ile kabul edip taraftar çık, memnun ol.

Bu, ilmin en yüksek edebiyat mektebidir.

Kendi haklı çıkmasına sevinmek değil; hakkın nerede olursa olsun galip gelmesine sevinmek.

İhlâs – Bir Hayat Felsefesi

Risale boyunca Bediüzzaman Hazretleri yedi kapı açtı. Her kapıdan baktığımızda içeride aynı şeyi gördük:

İhlâssızlık, farklı kılıklarda, farklı kapılardan giriyor.

Bazen manevi ücret hırsı olarak geliyor. Bazen izzetin gururuna bürünüyor. Bazen sevap açgözlülüğü olarak kendini kamufle ediyor. Bazen kıskançlık olarak, bazen ittifaktan kaçış olarak, bazen himmetin dağılması olarak.

Ve her seferinde aynı sonucu doğuruyor:

Hak ehli zayıflarken bâtıl ehli güçleniyor.

Peki, ihlâs nedir?

Hakperestliği nefisperestliğe tercih etmek. Hakkın hatırını, nefsin ve enâniyetin hatırına galip getirmek.

İhlâs, insanın kendini unuttuğu andır.

“Ben”in kaybolduğu, “hak”kın görünür olduğu o nadir, o kıymetli, o muazzam andır.

İhlâs, Allah’ın rızasını öyle bir gaye yapıyor ki; insanların seni sevmesi de sevmemesi de, seni bilmesi de bilmemesi de, sana teşekkür etmesi de etmemesi de fark etmiyor artık.

Çünkü sen O’nun için yaptın. Ve O hep gördü.

İhlâs, şöhretten kaçmaktır. Makamı başkasına bırakmaktır. Kardeşinin başarısını kendi başarısı gibi sevinçle karşılamaktır. Hakkın kendi elinde değil, karşındakinin elinde çıkmasına bile razı olmaktır.

Ve bu razılık, bu teslim, bu fâni benliği aşış; bir dirhem ameli, ihlâssız batman batman amellere üstün kılıyor.

Tehlikeli Hazine

Risalenin başındaki o hadis hatırlanıyor şimdi:

“İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.”

İhlâs kazanılınca bitmez iş. İhlâs, her an yeniden kazanılması gereken, her an yeniden kaybedilebilen, en kıymetli ama en kırılgan hazinedir.

Çünkü nefis bir an için bile gözden kaçırıldığında; en güzel amel içini kaybeder, en samimî hizmet riya ile delinir, en kuvvetli ittifak enâniyet ile çözülür.

Ve işte bu yüzden Bediüzzaman Hazretleri bu risaleyi yazdı.

Bu yüzden bu sözler asırlar öncesinden bugüne ulaştı.

Çünkü bu hastalık zamana ve mekâna bağlı değil. Bu hastalık, insanın nefsiyle birlikte doğuyor.

Ama ilacı da var. Ve o ilaç, asırlar boyunca değişmiyor:

Allah’ın rızasını tek gaye yap. Vazifeni yap, Allah’ın vazifesine karışma. Hakkı sev, nefsi değil. Kardeşini kendinle yarıştırma; onun başarısını alkışla.

Ve o zaman o tek dirhem amel, yıldız gibi parlar.

“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” (Bakara Sûresi, 2:32).

 

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu