İki daire ve Risale-i Nur

alt

Hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-ı salâtın rumuzunu” açıklayan Sözler mecmuasındaki On Birinci Söz’ün fihristinde şu çok manidar ve öz ifadelerle karşılaşmaktayız: “kâinatı muntazam bir saray sûretinde gösterdiğini, ulvî ve vüs’atli bir temsil ile tefsir etmekle beraber, mâhiyet-i insaniyedeki vezâif-i ubûdiyet ve cihazât-ı insaniyeyi ve rubûbiyet-i İlâhiyenin envâ-ı tecelliyâtına karşı ubûdiyet-i insaniyenin mukabelelerini o kadar güzel bir sûrette ispat ediyor ki, Sûre-i Ve’ş-Şems’in mu’cizâne olan işaretini hârika bir sûrette ve en azîm bir dairede âzam bir Rubûbiyeti ekmel bir ubûdiyetle karşılaştırıyor.”

Çok derin manalar ihtiva eden bu ifadeler, adeta Kur’ân’ın mânevî bir mu’cizesi olan Risale-i Nur’un icra ettiği en temel vazifeyi özetlemektedir. Çünkü Kur’ân’ın da aslî vazifesi budur. Yirminci Söz’deki şu ifadeler bunun en açık göstergesidir: “Kur’ân’ın vazife-i asliyesi daire-i Rubûbiyetin kemâlât ve şuûnâtını ve daire-i ubûdiyetin vezâif ve ahvâlini tâlim etmektir.”

İnsan, dünyaya geliş gayesini ve kendisinin mahiyetini bilmek mecburiyetindedir. İnsanı insan yapan bu hakikatlerden haberdar olmalıdır ki, hakiki insaniyet mertebesine çıksın ve yaratıcıya muhatap olsun. Bütün bu sırlar ve hakikatler asrımızın en tesirli Kur’ân tefsiri olan Risale-i Nur’da mevcuttur. Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri tarafından telif edilen Risale-i Nur Külliyatı, bütün bu ve benzeri meseleleri en güzel ve doğru bir şekilde izah etmiştir. Bu durumda günümüz insanının başvuracağı yegâne eser Risale-i Nur olmalıdır. İşte Kur’ân’ın son dersi Risale-i Nur’un Yirminci Söz’ündeki şu ifadeler insanın aslî vazifesini anlatması bakımından ana başlık hükmündedir:

“Şu kâinattan maksad-ı a’lâ, tezahür-ü rububiyete karşı, ubudiyet-i külliye-i insaniyedir”

Bu mânâlar ışığında karşımıza biri Rububiyet, diğeri Ubudiyet olan iki daire çıkmaktadır. On Sekizinci Söz’de bu iki daire şu şekilde açıklanmaktadır:

“Şimdi iki levha, iki daire görünüyor: Biri, gayet muhteşem, muntazam bir daire-i Rubûbiyet ve gayet musannâ, murassâ bir levha-i san’at. Diğeri, gayet münevver, müzehher bir daire-i ubûdiyet ve gayet vâsi, câmi’ bir levha-i tefekkür ve istihsan ve teşekkür ve imân vardır ki, ikinci daire bütün kuvvetiyle birinci dairenin nâmına hareket eder.”

Mesnevi-i Nuriye’deki Reşhalar’da ise bu husus şöyle dile getirilmektedir: “Ey gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar! Bakınız, insan âleminde iki daire ve iki levha vardır: Birinci daire: rububiyet dairesidir. İkinci daire: ubudiyet dairesidir. Birinci levha: hüsn-ü san’attır. İkinci levha ise: tefekkür ve istihsandır. Bu iki daireyle iki levha arasındaki münasebete bakınız ki, ubudiyet dairesi bütün kuvvetiyle rububiyet dairesi hesabına çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsan levhası da bütün işaretleriyle hüsn-ü san’at ve nimet levhasına bakıyor. Öyleyse, bilbedâhe tahakkuk etti ki, ubudiyet reisi, rububiyetin has mahbup ve makbulüdür.”

Beşinci Söz’de de daha sade ifadelerle şöyle deniliyor: “Evet, iki vazife peşimizde görünüyor. İki vazife ise; birisi hayatı verip beslemektir, diğeri hayatı verene ve besleyene perestiş edip yalvarmaktır, Ona tevekkül edip emniyet etmektir.” Onuncu Söz’ deki şu ifadeler de iki dairenin ehemmiyetini ortaya koymaktadır: “Evet, şu kâinatta görünen mevsimlerin değişmesi gibi haşmetli icraat ve seyyârâtın tayyâre-misâl hareketleri gibi azametli harekât ve arzı insana beşik, güneşi halka lâmba yapmak gibi dehşetli teshîrât ve ölmüş, kurumuş küre-i arzı diriltmek, süslendirmek gibi geniş tahvilât gösteriyor ki; perde arkasında böyle muazzam bir Rubûbiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor. Böyle bir saltanat-ı Rubûbiyet, kendine lâyık bir raiyyet ister ve şâyeste bir mazhar ister.”

Cenab-ı Hakk’ın her zaman, her yerde her mahlûka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onu terbiye etmesi ve idaresi altında bulundurması mânâsını taşıyan Rububiyet hakikati kâinatı kuşatmıştır. Kâinattaki muntazam ve mükemmel idare, tedbir ve terbiye yani Rububiyet, insana aslî vazifesi olan ubudiyeti yani kulluğunu hatırlatmalıdır. Kâinatın en eşrefi ve yeryüzünün halifesi rütbesinde olan insan, bu muhteşem Rububiyete karşı küllî bir ubudiyetle mükelleftir. Ubudiyet yani kulluk dairesinin reisi Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam’dır. Peygamber Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâm cihetiyle şereflenen ve kıymet kazanan insan bu sebeple Cenab-ı Hakk’ın has bir muhatabıdır ve bu liyakati kazanmak için gayret sarf etmelidir.

Bu noktada, insanın mahiyetini veciz ifadelerle ortaya koyan Reşhalar’dan takip edelim: “İnsan dahi masnuâtın en câmi ve en garibi olduğundan, şecere-i hilkate bir semere-i şuuriyedir. İnsan bir semere gibi olduğu cihetle kâinatın eczası arasında en câmi ve baîd bir cüzdür. İnsan zîşuur ve câmi olduğu cihetle, nazarı âmm (umumi), şuuru da küllî olur. Nazarı âmm olduğundan şecere-i hilkati tamamıyla görür, şuuru da küllî olduğundan, Sâniin makasıdını bilir. Öyleyse, insan Sâniin muhatab-ı hâssıdır.”

Böylesine büyük bir lütuf ve şerefe mazhar olan insan, mutlaka hakiki ve asli vazifesini çok iyi derk etmelidir. Kendisi için yaratılan kâinatta misafir bir memur olduğunu bilmeli ve misafirhane sahibi olan Cenab-ı Hakk’ın rızası dairesinde hareket etmelidir. Çok cami bir yaratılışa sahip olan insanın asli vazifesini Yirmi Üçüncü Söz’ün üçüncü nüktesi şöylece özetliyor:

“Şöyle bir insanın vazife-i asliyesi, nihayetsiz makâsıda müteveccih vezâifini görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubûdiyet sûretinde ilân etmek ve küllî nazarıyla mevcudâtın tesbihâtını müşâhede ederek, şehâdet etmek ve nimetler içinde imdadât-ı Rahmâniyeyi görüp şükretmek ve masnuâtta kudret-i Rabbâniyenin mu’cizâtını temâşâ ederek nazar-ı ibretle tefekkür etmektir.” Hem “İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli istidad ona verilmiş; ve o istidâdâta göre, ehemmiyetli vazifeler tevdî edilmiş. İşte insan, şu kâinata geldikten sonra, iki cihet ile ubûdiyeti var. Bir ciheti, gâibâne bir sûrette bir ubûdiyeti, bir tefekkürü var; diğeri, hâzırâne muhâtaba sûretinde bir ubûdiyeti, bir münâcâtı vardır.” Mesnevi-i Nuriye’nin Lasiyyemalar’ındaki şu ifadeler ise, insanın her daim aklında olmalıdır: “İnsan Cenab-ı Hakk’ın rububiyetine ait şuûnat ve ahvâline şahittir. Ve mahlûkatın cemaatleri içinde, Allah’ın birliğine dellâldır. Ve mevcudatın tesbihatına müşahit ve hilâfet-i kübrayla tekrim ve teşrif edilmiştir. İnsan bu keramete, bu şerefe nail olduğu halde, kendisini başıboş ve gayr-ı mes’ul zannetmesin.” On Dördüncü Söz’de ise: “Ey insan kendini başıboş zannetme! Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizamsız gayesiz kalabilirsin?” ikazı insanın ne denli vazifesi çok bir misafir memur olduğunu haykırmaktadır.

Onuncu Söz ise, insanın Cehennemden kurtulması ve iyi bir mü’min olması için Rububiyet dairesi karşısında aczini bilip mutlaka ubudiyet dairesine girmesinin elzemiyetini şu ifadelerle beyan etmektedir: “Zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adâlet ve mîzanla Rubûbiyetin saltanatını gösteren Zât-ı Zülcelâl, Rubûbiyetin cenâh-ı himâyesine ilticâ eden ve hikmet ve adâlete imân ve ubûdiyetle tevfîk-ı hareket eden mü’minleri taltif etmesin ve o hikmet ve adâlete küfür ve tuğyan ile isyan eden edebsizleri te’dib etmesin?” Çünkü On Üçüncü Lem’a’da denildiği gibi: “Hilkat-i kâinatın bir netice-i âzamı, ubudiyet-i insaniyedir ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı imân ve itaatle mukabeledir.” Yirmi Üçüncü Söz’ün son kısmı ise, bu meseleyi hülasa ederek noktalamaktadır:

“Evet ey insan! Sen, nebâtî cismâniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibâriyle, sağîr bir cüz, hakîr bir cüz’î, fakir bir mahlûk, zayıf bir hayvansın ki, bütün dehşetli mevcudât-ı seyyâlenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i İlâhiyenin ziyâsını tazammun eden imânın nuruyla münevver olan İslâmiyet’in terbiyesiyle tekemmül edip, insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın ve cüz’iyetin içinde bir küllîsin, küçüklüğün içinde bir âlemsin. Ve hakaretin içinde, öyle makamın büyük ve daire-i nezâretin geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin, ‘Benim Rabb-i Rahîmim, dünyayı bana bir hâne yaptı; ay ve güneşi o hâneme bir lâmba ve baharı bir deste gül ve yazı bir sofra-i nimet ve hayvanı bana hizmetkâr yaptı ve nebâtâtı, o hânemin zînetli levâzımâtı yapmıştır.’ Netice-i kelâm: Sen, eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i sâfilîne düşersin. Eğer Hak ve Kur’ân’ı dinlersen, âlâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel takvîmi olursun.”

Bütün bu mânâları ve hakikatleri tafsilatıyla beyan eden asrımızın Kur’ân mu’cizesi Risale-i Nur’u elde edip, onun rehberliğinde “İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi olan Cenab-ı Hakk’ı tanıyıp, Ona iman edip ibadet etmek” olan ubudiyet vazifesini hakkıyla ifa eden bir kul ve hakiki insan olmak temennisiyle inşaallah.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*