EURONUR ÖZEL

İki Dostun Sohbeti

Özel Makale / dost

Ege’nin incisi bir sahil kasabasının alacakaranlık saatleri… İki dost, Hasan ve Can, yılların yıpratamadığı bir bağla, denize nazır bir kafenin terasında oturmuşlardı. Can’ın genç ve sorgulayan ruhu, ufkun sonsuzluğunda kaybolurken, Hasan’ın kırlaşmış saçları ve bilge bakışları, hayatın iniş çıkışlarında yoğrulmuş bir tefekkürün aynası gibiydi. Sessizliği bozan sadece dalgaların ritmik fısıltıları ve uzaklardan gelen martı çığlıklarıydı. Bu an, sadece bir manzara değil, aynı zamanda kalplerin en derinindeki sorulara açılan bir kapıydı.

 İmanın Kalp ve Akıl Dengesi

Can: — (Derin bir iç çekerek) Bu ihtişam ağabey… Bazen düşünüyorum da, bu kadar mükemmel bir düzen, bu renk cümbüşü, bu ahenk nasıl kendiliğinden var olabilir ki? Kalbime yerleşen bir inanç var, biliyorum. Ama aklım da cevaplar arıyor. Hani o ilk konuştuğumuz gibi, “İman Allah’ın varlığını ve bir oluşunu kalben tasdik ve dil ile söylemek”… Peki, bu kalbi tasdiki akılla nasıl derinleştirebiliriz? Bu muazzam varlığın izlerini nerede aramalıyız?

Hasan: — (Gözlerini Can’a çevirerek, sıcak bir gülümsemeyle) Sevgili dostum, bu arayış insanın en kadim yolculuğu değil midir? Kalbimizin fısıltılarını aklımızın rehberliğiyle anlamlandırmak… Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerinde anlattığı gibi, evrenin her köşesi aslında O’nun varlığına ve birliğine işaret eden ayetler gibi. Şu gökyüzündeki sonsuzluk, bir tohumdaki muhteşem potansiyel, bir çiçeğin açılışındaki sanat… Bunlar tesadüfün eseri olabilir mi gerçekten?

Tabiat Risalesi ve Olmayana Ergi Metodu

Can: — Tabiat Risalesinde anlatıldığı gibi mi… O eserde ilgimi çeken bir metot vardı… İşte o, “olmayana ergi” metodu… Aklımı en çok o etkiliyor. Tabiatın kendi başına bu kadar bilinçli ve amaçlı hareket etmesi… Mantığın sınırlarını zorluyor. Şuursuz bir rüzgârın bu kafeyi inşa etmesi ne kadar imkânsızsa, şuursuz bir tabiatın bu muazzam kâinatı yaratması da o kadar imkânsız geliyor bana. Kalbim O’na yöneliyor ama aklım da bu yönelişi anlamak istiyor.

Biliyorsun, matematikte bir teoremi “olmayana ergi” metoduyla ispatlarken, önce teoremin aksinin doğru olduğunu varsayılır. Bu varsayımdan mantıki çıkarımlar yapılır ve bu çıkarımların bir çelişkiye veya bilinen bir gerçeğe aykırı olduğu gösterilir. Bu çelişki, başlangıçtaki varsayımın yanlış olduğunu kanıtlar ve dolayısıyla teoremin doğru olduğu sonucuna varılır.

Bediüzzaman Hazretleri de Tabiat Risalesi adlı eserinde “olmayana ergi” metoduna benzer bir mantık kullanıyor. Tabiatın ilah olduğu veya kâinatın kendi kendine var olduğu gibi aksi iddialar kabul edildiğinde ortaya çıkan mantıksızlıklar ve imkânsızlıklar gösterilerek, bu iddiaların yanlış olduğu ve dolayısıyla Allah’ın varlığı ve birliğinin zorunlu olduğu sonucuna ulaşılıyor. Bu sayede iman, sadece duygusal bir kabullenme olmaktan çıkarak, akli ve mantıki bir temele de oturtulmuş oluyor.

Deizm Eleştirisi ve Sürekli Yaratılış

Hasan: — (Hafifçe başını sallayarak) Ve bu noktada insanın özgür iradesi devreye giriyor Can. İman, zorla dayatılan bir kabulleniş değil, kalbin hür seçimi. Eğer herkes aynı gerçeği aynı anda ve aynı şekilde görseydi, bu dünyadaki imtihanın sırrı kaybolurdu. O zaman sevginin, teslimiyetin, inancın ne anlamı kalırdı ki? Her birimiz kendi yolculuğumuzda, kendi kalbimizin sesiyle O’na yöneliyoruz. Bazılarımız bu sesi daha net duyuyor, bazılarımızın kalbi ise farklı nedenlerle perdelenmiş olabiliyor.

Can: — Bazen düşünüyorum da, o perdeler nelerdir acaba? Neden bazı kalpler hakikate bu kadar açıkken, bazıları inatla direniyor?

Hasan: — Belki de kibir, dünya hırsı, önyargılar… Kalbi saran o kalın duvarlar… Hidayet O’ndan… Biliyorum. Ama bizim de o duvarları aralamak, kalbimizi yumuşatmak için çaba göstermemiz gerekmiyor mu? Belki de asıl imtihan bu çaba…

Can: — Peki ya deizm ağabey? Hani Allah’ın kâinatı yaratıp sonra kendi haline bıraktığı fikri… İlk başta kulağa mantıklı gibi geliyor ama sonra düşünüyorum… Şu an bu kahveyi yudumlayabiliyor olmamız, bu havayı soluyabilmemiz, kalbimizin atmaya devam etmesi… Bunlar sürekli bir düzen ve müdahale gerektirmiyor mu?

Hasan: — Aynen öyle Can. Bediüzzaman Hazretlerinin o derin bakış açısı tam da bu noktada devreye giriyor. Bu evren, saat gibi kurulup bir kenara bırakılmış bir mekanizma değil ki. Her an yeniden yaratılışlar, her canlının rızkının gönderilmesi, doğanın o muazzam dengesi… Bunlar, sürekli bir ilahi kudretin ve şefkatin tecellisi değil mi? Müdahalesiz bir yaratıcı fikri, bu sürekli akışı, bu ince ayarı açıklamakta yetersiz kalıyor. Kalbimizdeki her atış, O’nun sonsuz rahmetinin bir nişanesi sanki.

Bediüzzaman Said Nursi’ye göre deizm, evrenin yaratılışındaki mükemmel düzen ve amaçlılığı, canlıların sürekli ihtiyaçlarının karşılanmasını, insanın yüksek mahiyetini ve yaratılış gayesini, peygamberlik ve vahiy kurumunun zorunluluğunu ve duanın anlamını açıklamakta yetersiz kalır. Ona göre, evren ve içindeki her şey, sürekli müdahale eden, ilmi, iradesi ve kudreti sonsuz olan bir Yaratıcının varlığını ve faaliyetini açıkça gösterir. Bu nedenle, deizmin savunduğu gibi yaratılışa müdahale etmeyen, ilgisiz bir Allah inancı mantıksız ve imkânsızdır.

İmanın Pratik Yansımaları: Adalet ve İbadet

Can: — Ve sonra o iki temel kavram… Adalet ve ibadet. İlk başta sanki ayrı yollarmış gibi geliyor ama sen anlatınca anlıyorum. İman sadece göklere yükselen bir dua değil, aynı zamanda yeryüzünde adaleti tesis etme çabası da olmalı.

Hasan: — Kesinlikle Can. İbadet, kalbimizi O’na yöneltmek, O’nunla bağ kurmak… Ama bu bağ, sadece şahsi bir huzur arayışı olmamalı. O’nun adaletini, merhametini kendi hayatımızda ve çevremizde de yansıtmalı. Haksızlığa karşı durmak, mazlumun yanında olmak, her canlıya şefkatle yaklaşmak… Bunlar da ibadetin bir parçası değil mi aslında?

Can: — Yani iman, hem ruhumuzu besleyen bir kaynak hem de toplumu iyileştiren bir güç olmalı… Biri olmadan diğeri eksik kalır sanki… Samimi bir şekilde yaptığımız ibadetler… Kalbimizi temizleyip, nefsimizi terbiye ediyor… Ve ahlaki olgunluğa ulaşmamıza yardımcı oluyor… Bu durum, kendi iç dünyamızda ve dış ilişkilerimizde daha adil davranmamızı sağlıyor…

Hasan: — Evet… Tıpkı bir kuşun iki kanadı gibi Can. Biri olmadan diğeriyle uçamazsın. Hem kendi iç dünyamızda O’na tam bir teslimiyetle yönelmeliyiz, hem de dış dünyada O’nun adaletini ve merhametini temsil etmeliyiz. İşte o zaman iman, hayatımızın her alanını kuşatan bir anlam ve amaç haline gelir.

Güneşin son ışıkları da denizin derinliklerinde kaybolurken, Hasan ve Can’ın kalplerinde inancın sıcaklığı ve evrenin sırlarına duydukları hayranlık daha da artmıştı. Bu sahil kasabasının huzurlu akşamı, onlara sadece dünyanın güzelliklerini değil, aynı zamanda kalplerinin derinliklerindeki o ebedi hakikatin yansımalarını da bir kez daha hatırlatmıştı. İman, sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda insanın varoluşunun anlamı, ruhunun gıdası ve yeryüzündeki adalet arayışının en temel dayanağıydı. İki dost, bu sohbetle imanın sadece bir inanç sistemi değil, aynı zamanda varoluşun anlamı ve ahlaki bir pusula olduğunu bir kez daha hatırlamışlardı.

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu