İmanı Kuvvetlendirip Muhafaza Etmek

BİR ÂYET, BİR YORUM

“Fakat âyetlerimizi inkâr etmiş ve kâfir olarak ölmüşlere gelince işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerinedir. Onlar ebediyyen lânet içinde kalırlar. Artık ne kendilerinden azap hafifletilir, ne de onların yüzlerine bakılır.”

(Bakara: 2/161-162)

 

Bu âyet dünyada insanın en önemli meselesinin “iman” ile kabre girmek olduğunu gösteriyor. Çünkü imansız bir şekilde kabre girmek, ölmek, Allah’ın ebedî lânetine uğramak demektir. Buradan anladığımız husus şudur:

Kur’ân’ı duyan, bilen, öğrenen bir insan asla O’nu inkâra kalkışmamalıdır. Bu tebliğ kendisine ulaşan bir insanın yapması gereken şey, Allah’a, O’nun gönderdiği en son kitap olan Kur’ân’a ve diğer iman esaslarına inanmaktır.

Bu âyet bir taraftan inanmayan insanlara hitap edip onları imana, Allah’ın rahmet ve mağfiretine çağırırken, diğer taraftan inanan insanları da ikaz ediyor. Çünkü insanın son nefesinde nasıl bir durumda olacağını bilmek mümkün değildir. Bu yüzden çok dindar, müttakî insanlarda bile bir “son nefes korkusu” bulunur, bulunmaktadır.

Şu anda benim Allah’a ve bütün iman esaslarına imanım var. Yapacağım şey, bu imanı bir defa taklit seviyesinden tahkik seviyesine çıkarmaktır. Yani imanımızı sağlamlaştırmaktır. İnsan bu iman sayesinde kâinatı ve kendisini bir kitap gibi okuyacak bir seviyeye gelir ve herşeyin Allah’a olan şehadetlerini anlar, görür. Bu çok güzel bir mertebedir ve imanın kemal noktasıdır.

Fakat bir müddet içinde böyle bir kemal noktasına ulaşmak, imanla kabre girmek için yeterli değildir. İnsan eğer bu kâmil imanı zirvede tutmak için çaba sarfetmezse, imanî tefekkürle alâkasını keserse, yükseldiği bu zirveden çok kısa süre içerisinde baş aşağı düşer. İman bir bina yapmak gibidir. Ama küfür, inançsızlık yıkmak gibidir ve çok kolaydır. Bu yüzden mü’minler, imanlarını sağlamlaştırmalı, şüphelerden kurtarmalı ve bu kâmil imanı muhafaza etmek için her gün imanını yenilemeli, tefekkürü elden bırakmamalıdır. Allah’ın ebedî rahmetine ancak böyle bir iman ve bu imanın insanın ameline yansıması, yani salih amel işlemesiyle mümkündür. Allah’ın ebedî lânetine değil, ebedî rahmetine kavuşmak isteyen herkes, imanını gözden geçirsin. Gelin birlikte imanımızı gözden geçirelim, onu kuvvetli hale getirelim, İslâmı yaşayarak onu güzelleştirelim, imanımızı kabre girene kadar korumak için çaba sarfedelim.

Allah hepimize iman-ı kâmil nasip etsin. Bizleri Allah’ın rahmet ve mağfiretine kavuşan kimselerden eylesin. Lânetinden uzak kılsın. Amin.

SEVGİDE ÖLÇÜ

BİR HADİS, BİR YORUM

“Sevdiğini ölçülü sev; bir gün gelir sevmediğin biri olabilir. Sevmediğini de ölçülü olarak sevme; bir gün gelir dostun olabilir.”

(Tirmizi, Birr, 60; amiüssağir, I, s. 88)

İslâm dini her şeyin vasatını bizlere tavsiye ediyor. Çünkü İslâm dini bir orta yol dinidir. İnsanın dünyevî ve uhrevî mutluluğu da bu itidalli, istikametli vasat yolu tercih etmesine bağlıdır.

Sevgi duygusu bütün insanlarda var olan fıtrî bir duygudur. Ve insanın etrafındaki herşeye ve herkese karşı bir alâkası ve derecesine göre bir sevgisi vardır. Sevgisini iyi tahlil etmeyen bir kimse sevgide ve nefrette ölçüyü kaçırabiliyor ve bu da onu mutsuz kılıyor.

Bazı insanları aşırı sevmemiz nereden kaynaklanıyor, önce bunun üzerinde düşünelim. İnsan ya eşini, ya çocuklarını, ya annesini babasını ya da bir arkadaşını ölçüsüz sevme eğilimindedir. Bu da onların fani birer varlık olmalarını unutmaktan ileri geliyor. Kur’ân bize hiçbir şeyi Allah’tan daha fazla sevmemeyi emrediyor. Biz önce Allah’a iman eder, sonra onu tanır ve onu bütün kalbimizde seversek, onun yarattığı varlıkları da birer fani varlık olarak derecesine göre severiz ve bu sevgimiz hiçbir zaman ölçüsüz olmaz. Bu durumda da meselâ eşimize, arkadaşımıza, çocuğumuza bu itidalli sevgi normal bir şekilde beslenir. Ve bu, karşılıklı sevgi ve saygıya yol açar. Ama meselâ çocuğunu aşırı seven bir insan, onu üzmemek için her istediğini yerine getirmek ister. Onu incitmemek için yaptığı yanlışları da söylemez. Bu hem çocuğun psikolojisini bozar, anneye babaya aşırı bağlılığı meydana getirebilir. Hem de onu şımarık, sorumluluklarını bilmeyen, hazırcı bir insan haline getirir. Bu da o çocuğa karşı yapılmış en büyük bir kötülüktür. Çocuğun kendi ayaklarının üzerinde durmasını engeller. Hayat iniş ve çıkışlarla doludur. İleriki yaşantısında o çocuk her istediğini elde edebilme imkânına sahip olmayabilir. Bu da onu mutsuz eder. Bu yüzden çocuklarımıza karşı sevgide ölçülü olmalıyız.

Eşimize, ya da arkadaşımıza karşı da içimizde sonsuz sevgi potansiyelinin hepsinin vermeye kalkıştığımızda bu onlar tarafından tepkiyle karşılanır. Çünkü fıtrat fıtrî olmayanı reddeder. Aşırı sevgi bir nesneyi, ya da insanı putlaştırmak demektir. Onun kölesi durumuna gelmek demektir. İnsan ancak Allah’ın kulu ve kölesi olabilir. İnsan insana dost olur, arkadaş olur, ama köle olamaz.

Fazla muhabbet maraz doğurur demişlerdir. Bu yüzden arkadaşlarımızla, eşimizle, dostumuzla, çocuğumuzla ilişkimizi mutlu bir şekilde sürdürmek istiyorsak, sevgimizde ölçülü olmalıyız.

Nefrette de aynı şey geçerlidir. Bir kişinin bir ya da birkaç hatasını görmüşüzdür. Eğer bu bir iki hatasından dolayı onun bütün iyiliklerini örter ve ondan tamamen nefret edersek bu yanlıştır. Birgün o arkadaş, ya da insan hatalarını düzeltirse, bu toptancı yaklaşım bizim tekrar onunla dostluk kurmamızı zorlaştırır. Halbuki sadece kötü sıfatlarına karşı nefret duymuş olsak, o insanı yine severiz, ama kötü sıfatlarını lütufla ıslâh etmek için uğraşırız..

Sonuç olarak Peygamberimizin (asm) bu hadis-i şerifi sevgi konusunda bize mutluluk formülünü veriyor. Bu formülü bugünden tezi yok birlikte uygulamaya ne dersiniz?

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*