![]()
(İmralı’da Bir Demokrasinin İnfazı ve Adnan Menderes’i Anlamak Üzerine)
Bir Tarih, Bir Vicdan, Bir Hesap
17 Eylül 1961…
Bu tarih, Türkiye’nin hafızasında yalnızca bir takvim yaprağı değildir.
Bu tarih, demokrasiye vurulan bir prangadır.
Bu tarih, seçimlerle iş başına gelmiş bir hükümetin askerî müdahaleyle devrilmesinin, ardından kurulan olağanüstü yargılama düzeninin ve üç seçilmiş siyasetçinin idam edilmesinin adıdır.
Ve bu tarih, bir insanın – halkının seçtiği, milletinin güvendiği, Bediüzzaman Hazretleri’nin “İslam kahramanı” diye andığı bir insanın – İmralı Adası’ndaki dar bir sehpada can verdiği gündür.
Adnan Menderes…
Onun adını söylemek, tarihin bir bölümünü açmak demektir.
Hem gurur hem acı, hem zafer hem trajedi barındıran bir bölümü…
Bu yazı, o bölümü okumak ve anlamak için yazıldı.
Çünkü bir siyasetçiyi anlamak, onun bütün icraatlarını doğru bulmak demek değildir. Menderes’in siyasî hatalarını, dönemin ekonomik darboğazlarını, basın üzerindeki baskı tartışmalarını ve toplumda açılan kutuplaşma yaralarını eleştirmek başka; hukuk devletinin evrensel ilkelerini hiçe sayan bir darbe mekanizmasını ve insan hayatına kasteden yargı süreçlerini reddetmek başkadır.
Dönemin siyasi gerilimlerini ve toplumdaki kaygıları yok saymadan okunması gereken aydınlatıcı bir tarih için, asıl mesele de burada düğümlenir:
Bir iktidarın yanlışlarını düzeltmenin yolu sandık mı olacaktır, yoksa silah mı?
BİRİNCİ BÖLÜM
Kim Bu Adam? Bir Portre
Aydın Çiftçi Oğlundan Başbakanlığa
1899 yılında Aydın’da doğdu. Pamuk tarlalarının, zeytin bahçelerinin, Ege’nin berrak havasının çocuğu…
Hukuk tahsili gördü.
Çiftçiliği bizzat yaşadı. Toprağın dilini bildi – hem gerçek anlamda, hem mecazi anlamda… Toprağı süren adamların ne düşündüğünü, ne istediğini, neyi özlediğini bildi…
Ve siyasete girdiğinde, bu bilgiyi beraberinde götürdü.
1950 seçimleri…
Türkiye’nin tek parti döneminin kapandığı, çok partili demokrasiye kapı aralanan o tarihi seçimler…
Ve Demokrat Parti büyük bir zaferle iktidara geldi.
Adnan Menderes, 14 Mayıs 1950 seçimlerinin ardından Demokrat Parti’nin kurduğu hükümetin başbakanı oldu.
Fakat daha büyük gerçek şuydu: 1950 seçimleriyle yirmi yedi yıllık tek parti iktidarı sona ermiş, iktidarın sandık yoluyla el değiştirebileceği Türkiye’de somut biçimde ortaya konmuştu.
Türkiye’nin seçilmiş ilk başbakanı: Adnan Menderes.
On yıl sürdü iktidarı… Ve o on yılda:
Yollar yapıldı. Köylere elektrik ulaştı. Traktörler tarlaları sürdü. Fabrikalar kuruldu. Limanlar genişledi. Okullar açıldı.
Ezan yeniden Arapça okunmaya başladı. Camiler ihya edildi. Din ve vicdan hürriyeti soluk aldı.
Köylü, çiftçi, bakkal, esnaf – halkın her kesimi o dönemin bereketini yaşadı.
Ancak Menderes dönemini yalnızca bir kalkınma destanı olarak anlatmak da doğru değildir. Özellikle 1950’lerin ikinci yarısında ekonomik darboğaz, enflasyon, dış ödeme sorunları ve siyasî kutuplaşma giderek ağırlaştı.
Bütün bunları görmezden gelmek Menderes’i anlamak değildir. Fakat aynı şekilde, bu siyasî hataları 27 Mayıs’ı ve sonrasında yaşananları meşrulaştıran gerekçeler gibi görmek de mümkün değildir.
Bir hükümetin yanlışları, demokrasilerde öncelikle seçim sandığında ve hukuk içinde düzeltilir.
Her iktidar gibi birtakım ekonomik sıkıntılar, enflasyon dalgalanmaları ve dönemin sonuna doğru yaşanan toplumdaki gerilimler bu tablonun fedakârlıkla örülü gerçekliğinin birer parçasıydı.
Ancak bu krizlerin ve siyasi hataların çözüm adresi askeri müdahale değil, yine sandık olmalıydı. Çünkü demokrasi tam da zor zamanlarda sınanır.
İnsanların sevdiği hükümetlerin değil, yanlış bulduğu hükümetlerin de hukukunu koruyabilmek demokrasinin gerçek imtihanıdır.
Ve Bediüzzaman Hazretleri bu tabloyu görüyor ve şöyle diyordu:
“Menderes İslamiyet’in ulviyetini anlayan samimi bir Müslüman’dır.”1
Ve:
“Adnan Menderes’le çok alakadarım. O’nu duama dahil ettim.”2
Bu söz, sıradan bir sempati değildi. Bediüzzaman Hazretleri, onlarca yıldır siyasetten uzak durmuş, partilere mesafe koymuştu. Ama Menderes’i açıkça destekledi.
Çünkü Menderes, ona göre yalnızca bir siyasetçi değil – din ve hürriyet adına yükselen bir sesti. Özellikle tek parti döneminin dinî hayat üzerindeki ağır baskılarını hafifleten adımları, muhafazakâr kesimler nezdinde büyük bir umut kaynağı olmuştu.
İslam Kahramanı Unvanının Hikâyesi
Bediüzzaman Hazretleri bir unvan verdi Menderes’e: “İslam Kahramanı.”
Bu unvan nasıl kazanıldı?
Her şeyden önce, Ezan-ı Muhammedi…
1950’den önce ezan Türkçe okunuyordu. Menderes istifayı3 göze alacak derecede kararlılık göstererek ezanı aslına çevirdi. O “Allahu Ekber” sesi yeniden Arapça yükseldi minarelerden…
Camilere yardım yapıldı. Kur’an kursları açıldı. Din eğitimi imkân buldu.
Şeair-i İslamiye ihya edildi.4
Menderes komünizm, anarşizm tehlikesini bertaraf etmek, dinsizlik hareketini durdurmak konusunda Risale-i Nurların önemini anlamış olup, bu Nurların okullarda ders kitabı olarak okutulması için etrafındakileri iknaya çalışmaktadır.5
Adnan Menderes Nurların neşri için maarif vekili Tevfik Beye emir verdi.6
Bu tablo, bir Başbakanı aşıyordu. Bu, bir misyon taşıyan insanın tablosuydu.
Fakat Menderes’in dinî hayata ilişkin açılımlarını savunmak, onun dönemindeki bütün siyasî uygulamaları tasvip etmek anlamına gelmez.
Mesele, onun Türkiye’de dinî hayat üzerindeki bazı yasak ve kısıtlamaların kaldırılmasına öncülük etmiş olmasıdır. Bu yönüyle Menderes, Bediüzzaman’ın nazarında ayrı bir anlam kazanmıştır.
İKİNCİ BÖLÜM
Yassıada: Hukuksuzluğun Adası
Bir Ada, Bin Haksızlık
27 Mayıs 1960…
Sabahın erken saatlerinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir grubu yönetime el koydu.
Menderes ve kabinesi tutuklandı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar hapsedildi. Milletvekilleri gözaltına alındı.
Ve ardından Yassıada geldi.
Marmara’daki küçük bir ada… Adı Yassıada… Ama o günlerde ona başka bir isim yakışıyordu:
Hukuksuzluğun adası… Zulmün sahnesi… Tarihin yüz karası…
Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı’nın kuruluş biçimi ve yetkileri, daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından da ciddi biçimde eleştirildi.
TBMM’nin 2020’deki değerlendirmelerinde, bu yargılamaların özellikle doğal hâkim ilkesi, masumiyet karinesi, kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi ve dönemin anayasal hükümleri bakımından açık sorunlar taşıdığı ifade edildi.
Kurulan mahkeme adına resmi kayıtlarda “Yüksek Adalet Divanı” diyorlardı. Ama orada ne adalet vardı ne yükseklik…
Sanıkların yakınları arka sıraya oturtuluyordu – “azap olsun diye…”
Yuh çekmeleri ve alkış yapmaları için Halk Partililere ayrılmış 250 kişilik yer… Subaylar topluca getiriliyordu –“Türk Ordusu da bunları yuhaladı” diyebilsinler diye…
Mahkeme Başkanı Salim Başol, Türk siyasetinin en zarif, en edepli siyasetçilerinden birine hukuk edebini ayaklar altına alarak “Menderes gel beri” diye sesleniyordu.
Bu bir mahkeme değildi. Bu bir linç ortamıydı.
Bütün bu anlatıların bazı ayrıntıları hatıratlara ve dönem tanıklıklarına dayanmaktadır; dolayısıyla her birini aynı kesinlik derecesinde tarihî belge olarak değerlendirmemek gerekir.
Çünkü olayların görgü tanıklarının şahitliği; resmi tarihin unuttuğu, görmezden geldiği veya tersyüz ettiği gerçekleri ayrıntılarıyla ortaya çıkarır.
Fakat Yassıada yargılamalarının genel hukukî meşruiyetinin sonradan TBMM tarafından da ağır biçimde eleştirilmiş olması, bu döneme ilişkin temel itirazın yalnızca siyasî bir polemik olmadığını göstermektedir.
Yassıada’nın En Şerefli Anı
Ve o linç ortamında, mahkeme tutanaklarına ve dönemin hatıratlarına yansıyan öyle sahneler yaşandı ki tarihte derin izler bıraktı.
Demokrat Parti döneminde siyaset yapmış, aynı zamanda bir Yassıada mahkûmu ve tanığı olan Gıyasettin Emre’nin hatıralarında ve mahkeme zabıtlarında şöyle anlatılır:
“Yassıada’da mahkeme salonu… Arka tarafta azap olsun diye sanıkların getirilen yakınları. Ve gerektikçe yuh çeksinler ya da alkışlasınlar diye Halk Partililerin toplandığı 250 kişilik bir yer.”
“Bir gün gittik. Subaylardan başka kimse yok. Hepsi Binbaşı ve daha üst rütbede subaylar. Meğer o günkü mizansen öyle hazırlanmış. ‘Türk Ordusu da bunları yuhaladı’ diyecekler. Yani o kadar subayı yuh çeksinler diye oraya toplamışlar. Mahkeme Başkanı Salim Başol her defasında, ‘Adnan Bey’ falan diye değil, ‘Menderes gel beri’ diye kendisini çağırıyor. Çağırdı yine: ‘Menderes gel beri…’”
“‘Menderes’ dedi. ‘Siz on sene içinde 97 milyar yatırım yaptınız. Köylüsü çiftçisi, bakkalı-çakkalı kim elini cebine atarsa para demetleri çıkarıyordu. Omuzlarında şeref yıldızı taşıyan bu şerefli insanları ise ya bodrum katlarında ya da çatı katlarında yaşamak mecburiyetinde bırakmıştınız. Eğer siz o halk dediğiniz güruha yapmış olduğunuz hizmetin yüzde birini bu insanlara yapmış olsaydınız bugün burada olmazdınız. O güruh gelsin seni kurtarsın bakalım nasıl kurtaracak?’”
“Adnan Bey her zaman olduğu gibi yine makama hitap ederek:”
“‘Muhterem Reis Bey Hazretleri’ dedi. ‘Omuzlarında şeref yıldızı taşıdıklarını söylediğiniz bu insanlar kendi milletlerinin saadet ve refahını kıskanmazlar. Şimdi de aynı kanaati muhafaza etmekteyim.’”
“Tabii hiçbir subay Menderes’i yuhalamadı. Salim Başol, Adnan Bey’i yuhalatamadığı için son derece asabileşti.”
“‘Yalnız o mu?’ dedi. ‘Siz 10 sene içinde o çöl bedevisinin uydurduğu (haşa Hz. Peygambere ve Kur’an’ı Kerim’e hakaret ediyor) Atatürk’ün uzaklaştırdığı kanunları ihya için 10 milyar sarf ettiniz. O gelsin seni kurtarsın bakalım nasıl kurtaracak?’”
“Başol’un bahsettiği, camilere yapılan yardımlardı.”
“Dünyada hiçbir devlette Osmanlı Devleti’ndeki kadar unvan yok. Haşmetli, sahabetli, azametli… Valiye nasıl hitap edilir? Hademeye nasıl hitap edilir? Yüzlerce unvan ve hitap şekli var. Bu terbiyeyi tam almış Adnan Bey, mahkeme boyunca Salim Başol’a, onca tahriklerine, hakaretlerine karşı küçültücü bir şey söylemedi. Mahkemeler esnasında hep beraber gidip geliyoruz. Kızdığını, Başol’un bu son sözlerinden sonra gördük:”
“‘İnanmıyor musunuz Reis Bey!’ dedi. ‘İnanmıyor musunuz?!! İnşaallah söylediğiniz gibi yardımcı olmuşuzdur. Eğer Din-i Mübin’e ve Peygamberimizin yoluna hizmetlerim olmuşsa, beni sizin zulmünüzden kurtarsın diye hizmet etmedim. Beni ve sizi dehşette bırakacak bir günde elbette ki yardımcım olacaktır.’”7
Dur bir an…
Bu cümle, o salonda patlamış bir bomba gibi…
Hem bir iman itirafı hem bir meydan okuma hem de bir öngörü…
“Beni sizin zulmünüzden kurtarsın diye hizmet etmedim.”
Hizmetin motive kaynağı Allah rızası…
“Beni ve sizi dehşette bırakacak bir gün…”
Hesap günü…
Ve “elbette ki yardımcım olacaktır.”
Ahirette, ne olursa olsun, o hizmetin karşılığı var.
İşte Bediüzzaman Hazretleri’nin “İslam Kahramanı” dediği adamın kahramanlığı tam burada gözler önüne serildi…
Zulüm altında, köşeye sıkışmış, her türlü baskıyla karşı karşıyayken…
İnancından, ideallerinden, Allah’a olan bağlılığından tek adım geri atmadı.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
17 Eylül 1961: İmralı’da Son Nefes
O Sabah
17 Eylül 1961…
Sabah…
İmralı Adası…
Marmara’nın soğuk sularıyla çevrili, ücra, tenha bir yer…
Adnan Menderes’in sağlığı berbattı. Yüksek tansiyon… Bitkinlik… Bir intihar girişimi iftirası sonrasında bedeni daha da yıpranmış…
(Adnan Menderes’in aslında intihar etmeyip zehirlendiği. İddiayı dile getiren isim, Adnan Menderes’in avukatı Burhan Apaydın. Apaydın iddiasına delil olarak Menderes’in mide sıvısı tahlil sonuçlarını gösteriyordu).
İntihar iftiraydı…
Çünkü tekme-tokat dövmeleri8 yetmiyormuş gibi bulunduğu odaya lazımlık getirip subayların önünde büyük abdestini yaptırma9 gibi dehşetli psikolojik işkenceler uygulayanlar ve onu sıkı bir gözetim altında tutanlar buna katiyen müsaade etmezlerdi.
Bu bitkinliğine rağmen, gayriinsani bir acelecilikle doktorlar rapor verdi:
“Asılabilir.”
Burada asıl dikkat çekici olan şudur: 16 Eylül’de ağır bir sağlık krizi geçiren Menderes, ertesi gün yeniden muayene edilmiş (hem de işkence olarak idam öncesi prostat muayenesi10 de yapılarak) ve infaz gerçekleştirilmiştir.
Ve hazırlıklar başladı.
Öğleden sonra…
Saat 13.21’e yakın…
Menderes sehpaya çıktı…
Son isteği: Kelime-i şahadet…
Din adamı okudu… Menderes de okudu…
“Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resulüh.”
Ve saat 13.21’de – Türkiye’nin seçilmiş ilk Başbakanı, on yıl milletine hizmet etmiş adam, Bediüzzaman Hazretleri’nin duasına girmiş insan, Yassıada’da kahramanlığını ispat etmiş kişi – idam edildi.
Menderes’in idam sehpasındaki son sözleri olarak aktarılan ifadeler ise ayrıca dikkat çekicidir:
“Hayata veda ettiğim şu anda Devlete ve Millete saadetler diler son anda karım ve çocuklarımı şefkatle andığımı bildiririm…”11
Bu ayrıntı, son dakikalarında bile şahsî intikamdan çok milletine ve ailesine yönelen bir insanın portresini ortaya koymaktadır.
O gün çok şey öldü…
Sadece bir insan değil…
Türkiye’nin demokrasi iddiası…
Seçilmişlerin seçilmemiş güçler karşısındaki güvencesi…
Halkın iradesinin dokunulmazlığı…
16 Eylül’de infaz edilen Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın ardından Menderes’in de sehpa ile buluşmasıyla, darbe rejimi arkasında silinmez bir leke bıraktı.
Celal Bayar’ın cezası ise yaş haddinden dolayı müebbet hapse çevrildi.
Ve Türkiye’nin siyasi tarihi o gün yaralandı; o yara onlarca yıl kapanmadı.
Zeybek Düşünce
Necip Fazıl Kısakürek, o idamın acısını bir şiire döktü. 1964 yılında…12
Ve o şiir, bir mersiye değil… Bir isyan, bir çığlık, bir ağıttır.
Zeybeğimi bir kaç kızan, vurdular
Çukurda üstüne taş doldurdular
Ya bir de kalkarsa diye kurdular
Zeybeğim Zeybeğim ne oldu sana
Allah deyip şöyle bir doğrulsana!
Zeybeğim kalkamaz dirilemez mi?
Odası mühürlü girilemez mi?
Şu ters akan sular çevrilemez mi?
Ne güne dek böyle gider bu devran
Zeybeğim bir sel ol bir çığ ol davran!
Kır at zincirlenmiş ufuk sahipsiz
Han kayıp hancı yok konuk sahipsiz
Başköşede sırma koltuk sahipsiz
Kızanlar, dört yandan hep abandınız!
Zeybeğin kanına ekmek bandınız!
Bilemem susarak ölmek mi hüner?
Lisan çıldırıyor dil nasıl döner?
Ondan son iz uzak, uzak bir fener
Öldü mü? Çatlarım yine inanmam!
Diriye yanarım ölüye yanmam!
Zeybek kaybolduysa bunca kayıp ne?
Tesbihi dökülmüş aranır nine
Balonu yok ağlar çocuk haline
Zeybeğim; dünyayı aldın götürdün
Bir öldün beni de bin bir öldürdün!
Beyni tırmık tırmık pençelere sor!
Mevsim niçin ölgün bahçelere sor!
Sor; çukuru nerde, serçelere sor!
Ağla, bir dinmeyen hasrete ağla
Zeybeksiz yolları gözetle ağla!
Zeybek… Aydın’ın, Ege’nin, Anadolu’nun yiğidi… Boyun eğmeyen, özgür, başı dik dağların ve ovaların insanı…
Menderes de Aydınlıydı.
“Ya bir de kalkarsa diye kurdular”
O kadar korktular… Ölümünü dahi güvence altına almak istediler…
“Odası mühürlü girilemez mi?”
Hafızasını hafızalardan silmek istediler.
“Şu ters akan sular çevrilemez mi?”
Tarihin akışını değiştirmek istediler.
Ama tarih akar…
Ve bazı isimler, asılarak değil; yaşayarak ölümsüzleşir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Bediüzzaman’ın Perspektifi: Hizmetin Bedeli
Otuz Beş Yıl Bekledi
Bediüzzaman Hazretleri Türkiye’nin siyasi panoramasını çok iyi okuyordu.
1923’ten itibaren siyasetten uzak durdu. Ama uzak durmak ilgisiz olmak değildi. Ve çok partili hayata geçişle birlikte, Demokratları ve Menderes’i açıkça destekledi. Ve şunu söyledi:
“Otuz beş senedir ki siyaseti bırakmıştım ve Nurculara da “Bırakınız!” diyordum Sebebi, siyaset ihlâsı kırar.”13
Otuz beş yıl… Bu rakam küçük değil… Bütün bir neslin ömrü… Ve o ömrün sonunda, Menderes’in şahsında o beklediği insanı buldu.
Ve şu muhteşem tespiti yaptı:
“Menderes bir din kahramanıdır. Dine büyük hizmetleri olmuş ve olacaktır. Fakat Adnan Bey arzu ettiği hizmetinin semeresini göremeyecektir. Benim de dine hizmetim olmuştur. Ketm etmeyeyim… Ama ben de hizmetimin semeresini Adnan Bey gibi göremeyeceğim. Her ikimizin de hizmetlerimizin semeresi ileride görülecektir.”14
Bu tespit hem trajik hem ümitvar…
Trajik: İkisi de hizmetin meyvesini bu dünyada tam anlamıyla göremeyecek… Menderes asılacak… Bediüzzaman Hazretleri de 23 Mart 1960’ta – darbeden iki ay önce – vefat edecek… Her ikisi de zaferlerini bu dünyada göremeyecek…
Ümitvar: “Hizmetlerimizin semeresi ileride görülecektir.” Dünya görmese bile, bir gün – başka bir zamanda, başka bir nesilde – o hizmetin meyvesi olgunlaşacak…
Menderes’e Üç İkaz
Bediüzzaman Hazretleri Menderes’i sadece övmedi. Onu uyardı da…
Menderes’e bir mektup yazarak, İslam’ın çok önemli olan ancak günümüz siyasi cereyanları tarafından dikkate alınmayan ve ihmali büyük cinayetlerin işlenmesine sebep olan üç hususa özellikle dikkatini çekmiştir:
1- “Birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes’ul olamaz” (En’am Suresi, 164. ayet) esası, tarafgirlik ve particilikle ihlal edilmemeli, bu tehlikeye karşı İslam kardeşliği esas alınıp Kur’an’ın söz konusu hükmü dayanak yapılmalı.
2- “Kavmin efendisi, onlara hizmet edendir” şeklindeki Peygamber (a.s.m.) emri hayata geçirilmeli, memuriyetin bir hizmetkârlık olduğu şuuru yerleştirilmelidir. Memurluk, hâkimiyet ve tahakküm aracı olmamalıdır. Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp tahakküme dönüştürmek, kıblesiz namaz kılmaya benzer.
3- “Mümin mümine karşı bir binanın kenetlenmiş taşları gibidir” hadisini esas yapıp hariçteki düşmanlara karşı dâhildeki adavet unutulmalı, dayanışma sağlanmalıdır. Bu esas göz önüne alınırsa sosyal hayatı sağlam temele oturtmak mümkün olacaktır.15
Bu üç ikaz, yalnızca Menderes’e değil – her dönemin her yönetimine hitap ediyor.
Çünkü bu ilkeler, kalıcı ilkeler…
Zamana, partiye, konjonktüre göre değişmeyen gerçekler…
Ve belki de bugün bu üç ikazın en önemli tarafı şudur: Bediüzzaman, Menderes’i desteklerken bile ona kayıtsız şartsız bir siyasî bağlılık önermemiş; aksine adalet, hizmet, kardeşlik ve tarafgirlikten uzak durma gibi ilkeleri hatırlatmıştır.
Bu nokta, Menderes’i savunmanın ötesinde bir anlam taşır. Çünkü hakikî destek, dostunun yanlışını da söyleyebilmektir.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Zalimin Akıbeti: Tarihin Mahkemesi
Yassıada Hâkimleri Ne Oldu?
Tarih, her zalime aynı soruyu sorar: Ya sen?
Yassıada’da Menderes’i mahkûm edenler ne oldu?
Salim Başol – Yüksek Adalet Divanı Başkanı. Duruşmalardaki hukuk dışı, taraflı, hakaretkâr tutumun simgesi.
Ömer Altay Egesel – Yassıada Başsavcısı. İdam kararlarında en aktif rolü üstlenen kişi. İmralı’daki infazın bizzat başında durdu.
Cemal Gürsel – Darbenin lideri, ardından Cumhurbaşkanı. 1966’da parlamento kararıyla görevden indirildi.
Bu isimlerin akıbetine bakınca Bediüzzaman Hazretleri’nin şu sözü yankılanıyor içimizde:
“Kader adalet eder, insan zulmeder.”
Dünyada hesap görülmedi denilebilir. Ama tarihin hesabı daima kapanmaz.
Nitekim yıllar sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi, Yassıada yargılamalarının hukukî dayanaklarını ve bu süreçte verilen kararları ağır biçimde sorguladı; 2020’de çıkarılan düzenlemeyle Yüksek Adalet Divanı’nın kullandığı yetkilerin hukukî dayanakları geçmişe dönük olarak yürürlükten kaldırıldı.
Ve ahirette – Menderes’in Yassıada’da dediği o günde, “beni ve sizi dehşette bırakacak günde” – o hesap tamamlanacak.
İadet-i İtibar: Geç Gelen Adalet
1990 yılı…
Adnan Menderes ve arkadaşlarına itibarları iade edildi. Naaşları İstanbul Topkapı’da yaptırılan anıt mezara nakledildi.
Devlet töreniyle… Resmi merasimle…
Geç gelmişti… Çok geç…
Ama geldi.
Ve bu, hem Menderes’in haklılığının resmi tescili hem de tarihin gecikmeli bir adaletiydi.
Zalim yatağında ölür, mazlum anıt mezara taşınır.
Bu tablo, tarihte defalarca tekrarlandı.
Ve her tekrarında aynı dersi verdi:
Zulüm kalıcı değildir.
ALTINCI BÖLÜM
Menderes’ten Günümüze: Ders mi, Ağıt mı?
Demokrasi Nedir, Meşrutiyet-i Meşrua Nedir?
Bediüzzaman Hazretleri demokrasiyi şöyle tarif eder:
“Cumhuriyet ki, adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir.”16
Üç unsur:
Adalet…
Meşveret – danışma, katılım…
Kanun hâkimiyeti – hukukun üstünlüğü…
Ve bu üç unsurun birlikte bulunduğu sisteme “meşrutiyet-i meşrua” – yani Kur’ân’a uygun meşruti yönetim – diyor.
Bunu Asr-ı Saadet’in yönetim modeliyle örtüştürüyor.
Menderes’in yıkılmasıyla, bu üç unsur da çiğnendi:
Adalet çiğnendi – Yassıada’da hukuk bir tiyatroya dönüştürüldü.
Meşveret çiğnendi – Halkın iradesi silahlı bir grubun kararıyla geçersiz sayıldı.
Kanun hâkimiyeti çiğnendi – “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” denilerek hukuk ayaklar altına alındı.
Ve Bediüzzaman Hazretleri’nin o üzücü tespiti gerçekleşti:
Gerçek demokrasi, Türkiye’de bir türlü tam anlamıyla hayata geçirilmedi.
Bugün Menderes’ten Ne Öğreniyoruz?
Menderes’in hayatı ve ölümü, bugün bize çok şey söylüyor.
Halkın iradesinin kutsallığı: Seçilmiş bir hükümet, meşruiyetini halktan alır. O meşruiyeti çiğnemek – hangi gerekçeyle olursa olsun – demokrasiye ihanettir. Bir hükümetin hataları varsa, o hataların hesabı yine hukuk içinde ve sandıkta sorulmalıdır.
Nitekim demokrasinin kalitesi, sadece iktidarda bulunanların erdemiyle değil; kriz anlarında dahi hukukun üstünlüğünden, uzlaşı kültüründen ve kurumların meşruiyetinden asla taviz verilmemesiyle ölçülür.
Hizmetin motivasyonu: “Beni sizin zulmünüzden kurtarsın diye hizmet etmedim.”
Bu cümle, gerçek bir devlet adamının nasıl düşünmesi gerektiğinin özeti… Hizmet Allah rızası içindir – karşılık bu dünyada gelmeyebilir.
Ölüm karşısında vakar: Menderes, sehpaya çıkarken soğukkanlılığını korudu. Kelime-i şahadet istedi. Ve o kelime-i şahadet, onun hayatının özetiydi. Her şeyi Allah’a bırakmış bir insanın son nefesi…
Zulme rağmen edep: Yassıada boyunca Başol’un hakaretlerine, tahriklerine karşı tek bir küçültücü söz söylemedi. Osmanlı terbiyesini, İslam ahlakını, insanlık onurunu korudu.
Zulme uğramak, insanı küçüklüğe sevk etmez – eğer o insan gerçekten büyükse…
Zeybek Kalkar
Necip Fazıl soruyordu:
“Zeybeğim kalkamaz dirilemez mi?”
Cevap şu:
Bedenler ölür. İsimler ve davalar ölmez.
Menderes’in bedeni 17 Eylül 1961’de İmralı’da son nefesini verdi… Ama ismi – bugün – milyonların duasına konu oluyor… Her 17 Eylül’de anılıyor… Her demokrasi tartışmasında, her halk iradesi konuşulduğunda hayırla yâd ediliyor…
Bediüzzaman Hazretleri şunu söylemişti:
“Her ikimizin de hizmetlerimizin semeresi ileride görülecektir.”
O semere bugün görülüyor… Risale-i Nur milyonlarca insanın elinde… Menderes’in adı demokrasinin simgesi olarak tarihe geçmiş…
Zalimler yataklarında ölmüş, mezarları kimsesiz kalmış.
Menderes anıt mezara taşınmış, milletin kalbinde yer bulmuş.
Ve Yassıada’daki o sahne, o cümle, hâlâ yankılanıyor:
“Beni ve sizi dehşette bırakacak bir günde elbette ki yardımcım olacaktır.”
O gün gelecek…
Ve o günde, adalet – hem kul hakkı hem İlahî hak olarak – eksiksiz görülecek…
Ruhun şad olsun Adnan Menderes…
Sen, hizmetinin hakiki meyvesini elbette göreceksin…
Fakat o meyve bu fani dünyada toplanmayacak kadar kıymetli, o bahçe ise bu dar âlemde sığmayacak kadar geniş ve ebedidir.
“Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar.” (Âl-i İmrân Suresi,169. Ayet).
“Menderes bir din kahramanıdır. Her ikimizin de hizmetlerimizin semeresi ileride görülecektir.” – Bediüzzaman Said Nursî.
Dipnotlar:
- Ömer Özcan, Ağabeyler Anlatıyor, Cilt 7: Risale-i Nur Hizmetkârları, İstanbul: Nesil Yayınları, 2018, s. 6. (Ahmet Gümüş, gençlik yıllarında – Konya’da bulunduğu dönemde – o anki siyasi atmosferin ve muhalefet partilerinin etkisiyle Adnan Menderes’e karşı mesafeli hatta eleştirel yaklaştığı bir anını şöyle anlatır:
“Yine bir gün Üstad Hazretlerinin yanındayım. Bir mesele açıldı, Üstad Menderes’i çok övdü. Ben o zamanki kafamla hayret ettim. ‘Bu şahıs, Bediüzzaman gibi faziletli bir zat tarafından övülmeye lâyık mıdır?’ diye içimden geçiverdi. Üstad birden bana döndü: ‘İslâmiyet için samimidir, fakat yalnızdır. Menderes İslâmiyet’in ulviyetini anlayan samimi bir Müslüman’dır. Sen bilmiyorsun, senin konuştuğun o insanlar da bilmiyor.’ dedi. Ben o sıralarda Konya’da Millet Partililerle oturup kalkıyordum. Onlar da Milliyetçiler Derneği’ni kapattı diye Adnan Menderes’e kızıyorlardı. Hz. Üstad herhalde ‘Konuştuğun o insanlar da bilmiyor.’ derken bunu kastetmiş olsa gerek.”).
- Necmeddin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursi’yi Anlatıyor, II. Cilt, s. 132.
- Mehmet Ali Birand, Can Dündar ve Bülent Çaplı, Demirkırat: Bir Demokrasinin Doğuşu, İstanbul: Milliyet Yayınları, 1991, s. 86; Zâkir Avşar ve Ayşe Elif Emre Kaya, “Arapça Ezan Yasağı ve Kaldırılması”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, sy. 95 (2017). (Menderes, ezanın yeniden Arapça okunması konusunda son derece kararlıydı; Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın kanunu onaylamayı geciktirmesi üzerine istifa mektubu gönderdiği, ancak Bayar’ın istifayı kabul etmeyerek krizi çözdüğü aktarılmaktadır).
- Bediüzzaman Said Nursî, Demokrat Parti iktidarının ve özellikle Adnan Menderes’in tek parti döneminde (CHP iktidarında) dinî hayat üzerinde uygulanan ağır baskıları, yasakları (özellikle Türkçe ezan zulmünü, camilerin kapatılmasını veya ahıra çevrilmesini) kaldırmasını büyük bir kurtuluş olarak değerlendirmiştir. Said Nursî, Demokrat Parti’nin bu adımlarıyla tüm milletin omuzundaki manevi ve vebal yükünü kaldırdığını ifade etmiştir. Ona göre, millete rağmen tatbik edilen din aleyhtarı kanunların ve zulümlerin demokratlar vesilesiyle değiştirilmesi, Türk milletini büyük bir manevi vebalden (mesuliyetten) kurtarmıştır.
- Necmeddin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursi’yi Anlatıyor, II. Cilt, s. 359.
- Necmeddin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursi’yi Anlatıyor, IV. C. s. 157-158.
- Gıyasettin Emre, Medreseden Meclis’e Meclis’ten Yassıada’ya (Makalat), Kent Işıkları Yayınları, İstanbul (Yassıada Duruşmaları ve Salim Başol – Adnan Menderes diyalogları bölümü, bkz. ilgili duruşma tutanakları ve hatırat kısımları ve Yassıada Resmi Mahkeme Zabıtları). Ayrıca bkz. Yeni Asya Gazetesi, “Adnan Menderes’in Yassıada’daki Son Sözlerinden”, Arşiv / Dizi Yazıları.
- Celal Bayar, Kayseri Günlüğü, … s. 29-30. (Bayar’ın aktardığına göre avukatı Gültekin Başak; Yassıada’daki olaydan sonra Kayseri Cezaevi’nde Bayar’a şunları anlatıyor: Menderes, Başak’ı görünce “Başak Bey, benim avukatlarım da geldiler mi?” diye soruyor. Başak cevap veremeden Menderes’in yüzüne şiddetli bir tokat geliyor. Menderes yakasından tutularak odanın içine sürükleniyor ve “Başkasıyla nasıl konuşabilirsin?” diye bağırılıyor. Ardından odanın içinde dövme ve sövmenin devam ettiği anlaşılıyor. “Bunu yapan altın dişli, sarı saçlı iri yarı teğmen idi. İsmini de söyledi. Fakat ben heyecandan bu ‘namert’ adamın adını hafızamda tutamadım.”
Yine aynı olay Yeni Asya’nın 27 Mart 2018 tarihli yazısında, Menderes avukatına “Benim avukatlarım da geldi mi?” diye soruyor. Bunun üzerine, başında nöbetçi bulunan “sarı çıyan” lakaplı iri yarı bir teğmen Menderes’e şiddetli bir tokat vuruyor; ardından yakasından tutup birkaç tekme atarak odaya sürüklüyor ve içeride de sövüp dövmeye devam ediyor.
Başka bir dövme hadisesini; 10 Ekim 1960 tarihli olduğu bildirilen, Yassıada İstihbarat Kısım Amiri Kurmay Yarbay Necip Aka’nın MBK Başkanlığı’na gönderdiği ve Menderes’in dövüldüğünü, iki görevlinin bunu kabul ettiğini ve Menderes’in yüzünde morluklar oluştuğunu belirten rapor, 13 Nisan 2015 yılında Yeni Şafak tarafından belge görüntüleriyle yayımlanmıştır).
- Nazlı Ilıcak, Bir İhtilâl Daha Var (1989), s. 96–98. (Menderes’in odasına mikrofon yerleştirilmiş ve kayıtlar daha sonra deşifre edilmiş. Konuşmaların bir kısmı şöyle: “Menderes: — Dışarı çıkacağım yavrum!” “Astsubay: — Hayır, getirelim bir şey!” “Menderes: — Getirin bakalım! Ayıp olacak! Çok ayıp olacak! Ahh, ahh, ahh! Beyler merhamet edin! Merhamet edin Beyler! Allah’ım! Allah! Dışarı çıkmak istiyorum Beyler!”).
- Nazlı Ilıcak, Menderes’i Zehirlediler, s.234. İstanbul: Dem Yayınları, 1989. (Söz konusu konuşmanın, Yassıada’da Menderes’in odasına yerleştirilen mikrofonla kaydedilen konuşmaların dökümüne dayandığı; bu dökümün daha sonra Murat Bardakçı tarafından da yayımlandığı belirtilmektedir. Nitekim Murat Bardakçı’nın aktardığı kayıt metninde doktor Sedat Tavat: “Prostat muayenesi yapılacak.” diyor; Menderes de: “Nasıl olacak bu?” “Eldivenle…”).
- T.C. Millet Meclisi, Millet Meclisi Tutanak Dergisi, Dönem 2, Cilt 21, Toplantı 2, 142. Birleşim, 18 Temmuz 1967, s. 285-286; ekinde Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’nın 19.6.1967 tarih ve 538 sayılı yazısı ile 17.9.1961 tarihli “Vasiyet zaptı”.
- Antoloji. https://www.antoloji.com/zeybegin-olumu-siiri/
- Beyânât ve Tenvirler, s. 305.
- Necmeddin Şahiner, Son Şahitler Bediüzzaman Said Nursi’yi Anlatıyor, III. Cilt, s. 276.
- Emirdağ Lahikası, s. 396.
- Bediüzzaman Said Nursî, Divan-ı Harb-i Örfî, İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 2013, s. 65.