![]()
Dünyanın bir imtihan yeri olduğu söylenir. Evet bu imtihanın en zor olanı, insanların kendi kendileriyle olan imtihanlarıdır.
İçimizdeki Savaş: Nefisle Mücadele
Bu nasıl oluyor? Hazreti Muhammed, en çetin savaşlarından biri olan Tebük seferinden dönerken, ashabına “Biz küçük savaştan, büyük savaşa dönüyoruz” dedi; ashabı “Bundan daha büyük savaş nedir? Ey Allah’ın Resulü!” dediklerinde ise; Hz. Peygamber, “Bu, kendi kendinizle yani içinizdeki nefisle olan mücadele savaşıdır.” buyurdu.
Allah, insanları birbirinin zıttı olan duygularla iç içe yaratmıştır.
Bunlar:
İman-küfür,
hidayet-dalalet,
sadakat-hiyanet,
doğruluk-yalancılık,
şehvet (fuhuş)- iffet,
kindar olmak-şefkat etmek,
husumet yapmak-merhametli olmak,
inat etmek- affedici olmak gibi ve daha nice duygulardır…
İşte insanın içinde taşımış olduğu bu birbirine tamamen zıt kutuplardan birini tercih etmesi, kendi hür iradesine bağlı kılınmıştır. Bunun nihai neticesine de takdir-i İlâhi denilir. (ki o da üzerinde durulması gereken ayrı bir konudur)
Bu kutuplardan biri müsbettir ki; orada insan için çok kâr ve kazanç vardır. Ve onun da son durağı Cennet gibi ebedi bir saadettir.
Diğer tarafı da menfidir ki; orada da hadsiz bir hasaret, zarar ve ziyan vardır. Onun da sonucu ve karşılığı bütün çeşitleri ile ateştir, sakardır, Cehennemdir.
Her bir insanın öz varlığını, iç dünyasını ve benliğini oluşturan kendi nefsidir. Bu nefsin yönlendirilmesinden ve rotasını tayin etmekten de yine kendisi sorumlu tutulmuştur.
Bununla ilgili olarak Allâh Teâlâ; “Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş, kurtulmuştur. Onu kirletip örten kişi ise, ziyana uğramıştır.”(1) buyurmuştur.
Bu ayetten de anlaşıldığı üzere; insanlara Allâh Teâlâ tarafından denilmiştir ki, içinizdeki bu güzel duygulara sahip çıkıp geliştireceksiniz, tatbik edecek ve bütün bu duygularla kötülükleri yeneceksiniz.
İşte burada bir insanın, özellikle bir dindarın kendi savaş alanı, mücadelesi; kendi zihninde ve bedeninde bulunan bu duygularıdır. Bu savaşı kaybeden bir müslüman, şeklen ne kadar ibadet ederse etsin, iyi bir insan ve güzel bir müslüman olma ihtimali yoktur.
Zira sen, kendine karşı bir savaş veriyorsun ve ben “Güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” diyen bir Peygamberin ümmetiyim diyorsun. Dolayısıyla o güzel Ahlâk-ı Muhammed’iyye ile ahlâklanman gerekir. Her halükârda adil olmaya, hakka, hakikata riayet etmen gerekir ki, bu ahlâka uygun hareket etmiş olasın.
Bu İslâm ahlâkında hırsızlık yoktur, iftira yoktur, yalan yoktur, zayıfı ezmek ve ona zulmetmek yoktur, hele hele kul hakkını ihlâl edip, pay-ı mal etmek hiç yoktur.
Tam aksine, bütün bunların yerine Hakka riayet, adaletle hükmetmek, sadakat, zayıfa merhamet ve şefkatle muamele etmek, ona yardım elini uzatmak; ana babaya hürmet; komşuya, akrabaya iyilikte bulunmak, tabiatı ve bütün canlıları sevmek ve korumak, bu güzel ahlâkın birer küçük numuneleri ve tezahürleridirler.
Sen, eğer hakka riayet etmez, hırsızlık yapar, açık gizli cinayetler işleyip insanları öldürüp veya öldürtüyorsan, zulüm ediyorsan, zayıfı ezmeye devam ediyorsan, namusunu, malını, mülkünü her türlü değerlerini ayaklar altına alıp gasp ediyor ve çiğniyorsan; kalbi kırıklara merhamet edip, dertlerine ortak olamıyorsan; kendi kendine yaptığın o savaş meydanını terk etmiş, siperi bırakıp kaçmış ve sonuç olarak kendi nefsinle yaptığın mücadeleyi ve o çetin savaşı kaybetmişsin demektir.
Bu durumda bir müslüman ne kadar camiye gider, imam arkasında namaz kılarsa kılsın, oruç tutarsa tutsun, hac ederse etsin; Allah’a yakın olma, onun rızasını tahsil etme adına hiçbir faydası olmadığı gibi; aslında o yaptığı ibadetlerde çok zararları vardır.
Herkes içinde taşımış olduğu o saf ve nezih duygularıyla, kazandıklarının helal mı, haram mı? yaptıkları işlerin meşruiyetini de hangi kategoride olduğunu da yine bu duygularla belirler ve bilir. Ona göre muadele ve muhasebesini de yapmakla yükümlüdür.
İbadetin Hakikati: Kötülükten Alıkoyan Namaz
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de konuya dair;
“(Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.”(2)
Burada âyet, günaha götüren isteklerin baskısından kurtulmanın ve ruh yüceliğine erişmenin en sağlam yolunu göstermektedir. Şüphesiz bu, en geniş manada “Allah’ı anmak”tır. Kur’an tilâveti ve namaz, bunun en başta gelen şekilleridir.
Gerçekten, Kur’an’ın manalarını düşünenler için, Kur’an tilâveti, daha önce farkına varılamayan birçok manaların açığa çıkmasını sağlar; kişiyi ulvi bir âleme götürür.
Hakkı verilerek kılınan namazın da, ruhu ulvileştireceği ve mutlaka kötülükten alıkoyacağı, bu âyette ve birçok hadiste ısrarla belirtilmektedir. İyiliğe sevketmeyen, kötülüklerden alıkoymayan bir namaz ise; İslâm büyükleri tarafından hiç faydası olmayan, sırtta taşınan bir yük ve aynı zamanda bir vebal olarak nitelendirilmiştir.
Bu âyetin tefsirinde Hamdi YAZIR; “Eğer kılınan bir namaz, kişiyi münkerattan yani her türlü kötülükten alıkoymaz ve geri durmasını sağlayamıyor ise; o namazı kılan insanı Allah’a yaklaştırmak bir yana, O’ndan uzaklaşmasına sebep olur.” diye ifade etmiştir.
Yine her cuma hutbelerinde okunan Kur’an-ı Kerim’in şu âyeti de çok manidardır:
“Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, münkerat (her türlü çirkin ve toplumun, insanların zararına olan işler) ile fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”(3) buyurulmuştur.
Allah Teâlâ bu âyette dünya nizamını sağlayan üç esası emrediyor; buna karşılık üç çirkin davranışı da yasaklıyor. Emrettiği esaslar: Adalet, ihsan ve akrabaya yardımdır. Yasakladıkları ise: Fuhuş, münker ve zulmet ile zulümdür.
Adalet: Her şeyi tam olarak yerine getirmek, hakka, hukuka riayet, haksız yere mağdur olanın hakkını iade etmek ve hakkı ihlal edenin de cezasını vermektir.
İhsan: İyilik etmek, hayır yapmak, bağışta bulunmak ve emredilen şeyi gerektiği gibi yerine getirmek demektir.
Fahşa: Yalan, iftira ve zina gibi söz veya fiille işlenen her türlü günah ve çirkinliklerdir.
Ve yine can alıcı konuya dair şu ayetleri de nakletmeden geçemiyeceğim.
Allâh Teâlâ; riyakarlık, yani gösteriş için namaz kılmakla, dinin kutsal değerleri ile dünya menfaatlerini elde etmeye çalışmak “Veyl” denilen ikaz ifadesiyle “yazıklar olsun” diyerek lânetlemiştir.(4)
Dini istismar edenler için “Veyl” ile cezalandırılma, ne kadar da dehşetli bir ceza…
Ahlâklı insan aynı zamanda erdemli insandır. Ahlâkî asalet; ezebileceğin bir varlığı ayağa kaldırabilmektir. Buna göre güç; bir başkasının varlığı üzerinde otorite kurmak değil, o varlığın hayatına ruh ve can olmaktır.
Unutmayalım ki; her yeni gün, bize lütfedilen bir nimet, bir emanettir.
Her sabah sadece gözlerimizi değil, vicdanımızı da uyandırmamız için İlâhi hikmetten gelen bir çağrıdır.
Her nefes; varoluşumuzun sorumluluğunu üstlenmek için bir fırsattır, birlikte yaşamak, birlikte merhamet etmek, birlikte sadece Allah’a kul olabilmektir.
Ve yine hikmet erbabı olmak ve kalbin deruni hisleriyle uyanmak ve kendi içimizdeki duygularımızla, Yaradan’ın muradına daha çok yaklaşmak, bizim için en büyük huzur ve saadet olacaktır.
DİPNOTLAR:
(1) Şems 91/9-10
(2) Ankebut 29/45
(3) Nahl 16/90
(4) Maun 107/4-5-6-7