Küre-i arz denilen nazlı şirin dünya, evrene mukabil çok küçük kaldığı halde; üstünde yaşıyan ve bulunan, başta insanlar olmak üzere, bütün güzelliğiyle ve şa’şaasiyla sergilenen İlâhî san’atların bulunmasıyla, kâinat’tan daha üstün bir değere sahiptir. Aynen öylede; kalp dahi bütün cesede mukabil, daha yüksek bir kıymet makamındadır. Zira dünya nasıl evrenin en önemli merkezi ise; kalp da insan denilen muhteşem sarayın odak noktasını teşkil eden, muntazam bir makina hükmündedir.
Kur’an’ı Kerim’de “Fuad” ve çoğulu “Ef’ide” şeklinde geçtiği gibi; genellikle “Kalb” ve “Kulub” tarzında telâffüz edilen insan kalbi, bazen; “Beyt-ül-Hikmet” (hikmet evi) manasına da kullanılır.
Daima değiştiği ve hareket halinde olduğu için kalb ismi verilmiştir. Meselelerin iç yüzünü araştıran, tahkik ehli kişilerin nezdinde kalbten maksat; bu et parçasına taâlluk eden lâtife-i Rabbaniyedir, denilir. O lâtife-i Rabbaniyenin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, aynen cismanî kalbin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet nasıl ki kalb, bedenin dört bir yanına hayat suyunu (kanı) neşreden bir hayat makinesidir ve maddi biyolojik hayat onun işlemesi ile kaimdir ve devam eder. O durduğu zaman, ceset de durur ve ölür. Aynen bunun gibi; kalbteki o lâtife-i Rabbaniye, insanın kalbine bağlı bütün duygularının sultanı olan ince bir duygudur ki, İlâhî hakikatlar onunla hissedilip, zevk edilir.
Bu kısa girişten sonra, kalbin biyolojik yapısına tekrar dönecek olursak; bir insan bedenindeki kalp ile damarların durumu, aynen bir şehrin alt yapısını teşkil eden kirli ve temiz su şebekeleri, elektrik, telefon ve diğer döşenmiş ağ sistemlerine benzerse de; akıllara durgunluk veren bir düzen ve muazzam bir yapıya sahip olduğunu görüyoruz.
Daha önceki bahislerin birinde de dile getirdiğimiz gibi; bir insan bedeninde yaklaşık 100 trilyon hücre mevcuttur. Bu gün yeryüzünde bulunan insanların nüfusu 8 milyar olarak hesaplandığında; 100 trilyon hücrenin yanında ne kadar küçük bir rakam olarak kaldığını bir düşününüz.
İşte bu devasa hücre topluluğundan her birine, lenf dolaşım sistemindeki damarlarla beraber, 150 bin kilometrelik damar ağı ile, kalbten taşınıp ulaştırılan oksijen yüklü kan ile beslenir ve yaşamlarını devam ettirirler. Anlaşıldığı kadarıyla her hücreyle bağlantıyı temin eden bir sinir uçları vardır. Bu bağlantı ve temas olmazsa o hücre hemen ölü verir.
Her hücreye, halk arasında sinir olarak bilinen kılcal damarlar vasıtasıyla kan temas etmekte ve ulaşmaktadır. Bir ine ile derinin üstünden batırdığınız zaman, hemen kan dışarıya doğru akmaya başlar. Demek ki bir ine ucu kadar bile olsa bir boşluk, damarların olmadığı bir alan yoktur. Malum olduğu üzere bir hücre ine ucundan daha fazla bir küçüklüğü sahiptir, daha az hacimli bir yer işgal eder.
En uç noktada bulunan ve kanın nüfuz etmediği hücreler ise ölü dokuları teşkil ederler. Tırnak uçları, nasırlaşmış etler, tırnakları uzamış at, katır, dana, inek ve benzeri hayvanların uzamış tırnaklarını kestiğinizde hiç acı hissetmezler. İnsanların dişlerinde yapılan kanal tedavileri de böyledir. Diş kemiğinin içindeki sinirleri aldığınız takdirde; artık o diş cansız bir kemikten ibaret kalır. Zira o diş, artık kalp ve kan ile olan irtibatı kesilmiş demektir.
Bu bilinen kan dolaşımı yanında bir de bu sistemden ayrı iş gören ve vücuda hizmet eden, lenf beyaz kan dolaşım sistemi vardır. Bu dolaşım sistemini teşkil eden kılcal damarlardan belki de on kat daha ince damarlarla sağlanır ki, bunların varlığını derinin üst yüzeyinde meydana gelen sıyrık şeklindeki hafif yaraların kenarından bu renksiz sıvının çıktığını müşahede etmek suretiyle anlarız. Bu lenf dolaşımı vücudun her noktasını eksiksiz bir korunma nizamı içinde tutar. Vücuda giren bir mikrop, bir virüs, yabancı bir cisim, nedeni bilinmeyen bir kanser hücresi, işte bu lenf dolaşımındaki savaşçı hücreler tarafından yok edilirler.
Sıcak ve soğuğun bu sistemi etkilediği bilinmektedir. Özellikle üşütünce mikroplu hastalıklara yakalanma riski daha da artmaktadır. Zira o tür hastalıklar, o damarların büzüşüp savaşçı hücreleri yeterince o bölgeye gönderememesine bağlanmaktadır.
Bu lenf dolaşım sistemi, insan vücudunda önemli bir etkiye ve konuma sahip olduğundan, bu sistem hakkında biraz daha bilgilenmekte fayda görüyoruz.
Kılcal damarlardaki madde alışverişi esnasında doku sıvısına geçen küçük proteinler, akyuvarlar ve bazı maddeler kılcal kan damarlarına dönemez. İşte hücreler arası boşluklarda bu doku sıvısının kan dolaşımına geri dönmesini sağlayan dolaşıma, lenf dolaşımı denir. Bu sistemden maksat; bağırsaklarda emilen yağ asitleri ve vitaminleri dolaşıma katmak ve vücudun savunma sistemine destek olmaktır.
Lenf dolaşım sistemi başlıca iki çeşitten oluşmaktadır. Bunlardan biri derinin hemen altında bulunurken; diğeri derin alanlardadır ki, toplar damarlara eşlik ederler. Lenf damarları içinde aynen toplar damarlarda olduğu gibi; lenf sıvısının geri dönüşümünü, akışını engelleyen kapakçıklar vardır. Lenf düğümlerinde, lenf sıvısının girişini ve çıkışını sağlayan damar bölümleri bulunur. Lenf sıvısını içinde toplayan lenf damarları, göğüs kafesi bölgesinde birleşerek büyük lenfatik kanallar oluşturarak toplar damarların kan sistemine dökülürler.
Bu lenfatik sistem sayesinde, cilt ve cilt altı enfeksiyonlarına yol açabilecek bakteriler o ortamdan uzaklaştırmaktadır. Böylece doku ve hücrelerdeki yabancı maddeleri ve mikroplarla mücadele etmek, onları vücudun dışına itmek, kaybedilen proteinleri tekrar dolaşıma kazandırmak, kan ve sıvı arasındaki dengeyi sağlamak, savunma sistemine destek vermektir.
Biz insanlar olarak, manyetik alanda, Vahdet okyanusunda bir damla mesabesinde bulunan varlıklarız.
Bedene fizyolojik zihin düzleminden baktığımızda, madde olarak görüyoruz. Varlık, bilinç ve şuur düzeyine geçince; yani beden zihin ve ruh ile birlik bilincine yükseldiğinde; insan ulvi bir varlık haline dönüşür ve kâinata İlâhi bir algıyla bakar. Esmalar, varlıktaki niteliklerini teşkil ederken, İlâhî sıfatlar ise evrensel yasalar, kanunlar hükmündedirler. Var olan her şey özün zuhurudur ve zamanı geldiğinde özü ile özdeşleşir.
Kainat’ta mükemmel bir sistem kurulmuştur ve yine her şey mükemmel bir uyum ve düzendedir ve gerektiği şekilde ve gereken zamanda olmakta, vücuda gelmektedir.
Hz. ALİ’nin şu veciz sözü buna işaret etmektedir. “Ey insan! Sen kendini basit bir cisimden ibaret sanırsın, lâkin sende âlemler gizlidir.” buyurarak gayet yüksek bir hakikate parmak basmıştır.
Aslında bizler bir rüya âlemindeyız, ta ki meseleleri idrak edip, hakikati fark ettiğimizde, kendi levh-i mahfuzumuzda ‘DNA’ da kayıtlı olan, gerçekliğe uyanırız. Bu uyanıştan sonra başlar farkındalık ve o şuur hali ile her şeye seyir hali…
Tüm evrenin ve varlığın, nasıl ince bir hesapla, nakış nakış işlendiğini izlersiniz. Bu tekâmül yolunda, tesadüfün olmadığına şahitlik edersiniz. Unuttuklarınızı hatırlarsınız, liyâkatını, ahit ve akitlerinizi, İlâhî sistemdeki misyonunuzu, konumunuzu ve değerinizi…
Aslında insanın yaradılış amacı; sonlu olan da, sonsuz olanı idrak etmek, açığa çıkarmak ve sonlu olanı da sonsuza dönüştürebilmektir.!
Niyazi Mısrî’ninde dediği gibi, “Aşk’ın başı olmadığı gibi sonu da yoktur. İlâhî Aşk sonsuzdur. Çünkü Allah’ın varlığının sonu yoktur. Daima Hayy tecellisi ile daima diridir. Kim İlahi Aşk’a ulaşırsa, o da daimi ‘Hayy tecellisine Mazhar’ olur.
Maddenin özünü bilmek ayrıdır, görmek ayrıdır ve o öze karışıp, orada varlığını bulmak ise tamamen ayrıdır. Bu aşamalarda, zihin ve bedenin hayvaniyetinden çıkıp, bilinç ve ruh’un insaniyetine geçilir..
Yeryüzünde yaratılan, varlık sahasına çıkan her şeyde, Allâh Te’ala’nın fiillerine, fiilleri isimlerine, isimleri sıfatlarına, sıfatlarında da yüce zatına delâlet eden mu’cizeleri vardır.
Bilge insan, “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.” Veciz ifadeleriyle maddecilerin maneviyattaki körlüğüne işaret etmiştir.
Materyalizm, yani her şeyin maddeden ibaret olduğunu bilen, maddeden bağımsız fizik ötesi (metafizik) bir alanın bulunmadığını, hatta bilinç, duygu, bilinç ve düşüncenin bile maddeden kaynaklandığını; olup biten her şeyin maddi sebeplerle açıklanabileceğini; sonuç olarak, tabiat üstü bir gücün, yani Allâh’ın varlığını inkâr eden bir doktrinin adıdır. Maddeci (materyalist) de bu inanca sahip olan kişidir.
Akıldan mantıktan bu kadar Uzak saçma bir düşünce sistemine inanmak, bir insan için nasıl mümkün olabilir? Bu akl-ı selim bir insanın işi olamaz. Kâinatta, varlık âleminde, mevcut olan her şeyde, Allâh’a delâlet eden deliller vardır. Mühim olan, bunları okuyabilmek ve anlâmlarını idrâk edebilmektir.
Yeryüzünden buharlaşan suyun gökte, atmosferde rüzgarların sevkiyle bir araya toplanıp bulut haline gelmesi yağmura, doluya, kara dönüşmesi; karın kristallerinin geometrik hesaplarla nizamî şekilde nakledilmesi, tane tane aynı ölçülerle, yağmur damlaları halinde yere inmesi ancak bir mana’nın eseri olabilir.
Öteden beri anlatıla geldiğimiz embriyonun, ana rahmindeki ceninin aşama aşama fıtrata uygun yaratılması bir manaya işaret eder. O manaların bütünü, Allâh’ın ilim, kudret, irade ve âzametine delâlet ederler. Bu her eşyada geçerli olması gereken bir kural, bir İlâhî kanundur.
Hz. Musa’ya denizi yarıp , düz bir yola çevirmek, Hz. İsa’nın eliyle ve hitabıyla ölüyü diriltip ayağa kaldırmak, Hz. Muhammed’e miracın yolunu açıp “Kab-ı Kavseyn’e” kadar çıkarmak ve Sevr Mağarasına sığındığı zaman, düşmandan saklamak ve korumak üzere, örümceğin ağlarını bir anda örmesi ve oracıkta güvercinin yuvasına yumurtalarını bırakması gibi olanların her birinin maddeden öte, bir manası vardır. Bütün bu olayları anlamsız addetmek akıl kârı değildir.
Varlığı sadece maddeden ibaret görmek, beşeriyetin çocukluk seviyesindeki zihniyet gibi olabilir. Çocuk için varlık, anasının memesini geçemeyecek kadar dar bir daireden başlar, sonra bu daire günden güne genişlemeye başlar. Elle tutup yokladığı şeyleri aşmaya, büyüdükçe zihinde soyut mefhumlar teşekkül etmeye başlar. Materyalistler, her şeyi maddeye bağlamakla; aslında insanlığı yüksek idrak seviyesinden düşürdüklerinin farkında değiller.
Bu maddecilerin tam aksine; Kur’an’ın verdiği ulûhiyet şuuru, sırf nazarî bir bilgi değil, ruhlarda ve duygularda yaşayan bir şuurdur. Bu itibarla Allâh’ın zatı, sınırlı beşerî akılla kavramaktan ve ihata edilmekten büyük ve yücedir. Kur’an’da Allâh çeşitli sıfatlarla tavsif edilmiştir. Aynı zamanda “O’nun bir benzeri ve misli bir şey de yoktur.” der. Zira her ne şey ki insanın hatırına gelir; Allâh ondan başkadır. Zira tasavvur edilen o şeyler de, O’nun birer san’at’ı ve yarattıklarıdır. Binaenaleyh san’atkâr, o san’atın dışında ve ondan ayrı ve başka olması zarureti vardır. Mektup katip olamaz, bir binanın da bani olmadığı gibi…
Burada en büyük gayemiz, bir insan vücudunda cereyan eden bu muazzam sistem ve faaliyetlerde ki intizamı, dakik düzeni düşüncelerinize sunmaktır.
Konuya giriş kısmında dile getirdiğimiz bir beldenin suyu, elektriği, telefonu, doğal gaz ve benzeri şebeke ve tesislerinin, bütün eksiklikleriyle beraber ve zaman zaman yanlış yapılanmalarına rağmen; bir akıl ve düşünce ürünü olarak tanzim edildiklerini kabul ediyor ve bu kurulu düzenin şüphesiz bir mimarı, bir çevre ve şehir plânlayıcısını gösterdiği gibi; bir tek insanın içinde alemlerin gizli olduğu, on milyonlarca hücre ile bu hücrelerin aidiyetiyle bir araya gelerek teşkil edilen organların, sergilenen bu muhteşem kas ve damar ağlarının bir Cemil, bir Cemâl ve Celil’in varlığına, haşmetli bir sani’in kudretine delalet etmez mi? Bütün bu muazzam düzenin kendiliğinden veya tesadüf eseri olarak izah ve ifade edilmesinin imkânı var mıdır? Âkıl ve mantığın kabullenmesinin bir yolu ve yordamı olabilir mi? diye sormak gerekir.