![]()
“Elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da âlem-i berzahta elbette bir hayat-ı bâkiye sünbülü verecektir.” Mektubat
Yine aydınlık gecelerden bir geceydi. Gelen mesajlara bir baktı. Bir tanesi çok dikkatini çekmişti.
“Ölümden çok korkuyorum. Çok yakında biricik sevdiğimi kaybettim. Kaygı ve endişeler içinde geçiyor günlerim. Dualar okuyorum, yine de geçmiyor. Ne yapayım ben şimdi?”
Hemen bir cevap yazdı:
“Ölüm korkusu ile ilgili bir yazı göndereceğim inşallah.”
Ertesi gün bu soruyu kendi kendine sorup durdu. “İnsan ölümden neden korkar?”
Sonra her zaman danıştığı ve her zaman da cevap bulduğu dostunun yanına gitti. O sırada dostu zikirle meşguldü ve masasında yan yana iki kitap açık duruyordu. Biri Sözler, diğeri Gavs-ı Azam Abdulkadir Geylani’nin bir kitabıydı.
Ölüm Korkusunu Anlamak: Tanımak ve Güvenmek
Ve soruyu sordu:
“İnsan ölümden neden korkar?”
Cevap tek cümleydi. “Yaratıcıyı tanımadığı için.”
“Bu da ne demek şimdi? Allah’a inanmakla ilgili bir problemi yok ki bu tür soruları soranların ve böyle hissedenlerin.”
Gülümsedi, derinden gamzeler oluştu yüzünde.
“Ben inançtan bahsetmiyorum. Tanımaktan bahsediyorum. İkisi tamamen farklı şeyler.”
“Bak, bu sözü son asrın hekimi Bediüzzaman nasıl anlatıyor:
‘Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünkü, anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren odur. Onu tanımazsak kim bize medet verecek?’ Sözler”
“Dikkatini çekti mi? Burada inançtan, yani görmediğine inanmaktan değil, ‘tanımak’tan, yani hakkında bilgi sahibi olmaktan söz ediliyor.”
Şimdi buraya bir bakalım, ne diyor Üstad:
“İnsaniyetin en alî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki mârifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o mârifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en halis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir. Evet, bütün hakiki saadet ve halis sürur ve şirin nimet ve safi lezzet, elbette mârifetullah ve muhabbetullahdadır.”Mektubat
“Çayımız hazır mı? Biraz ceviz ve kuru üzüm de olsun, olur mu?”
Hemen şimdi burayı birlikte çalışalım mı?
Vira Bismillah. Gemi mârifetullah denizine açılsın.
Bilirsin, öncelik Allah’a iman ama soru şu: “Senin Rabbin kim?” Bu bilgiye ulaşmanın yolu nereden geçiyor biliyor musun?
Biliyorum tabii ki, Risale oku diyeceksin.
Hayır, oku değil, gir içine diyeceğim. Çünkü o kitaplar bir Esma-i Hüsna dersidir baştan başa. Yani Allah’ı isimleriyle her adımda tek tek tanıtır, ibadet ettiğim, secde ettiğim Zatın kim olduğunu bana bildirir.
Nasıl yapıyor Esma-i Hüsna bunu?
Şöyle:
“İnsanın zaaf ve aczini ve fakr ve ihtiyacını, bir Kadir-i Rahîme tevekkül ile tedavi eder.” Sözler
Bak, burada iki isim var:
Kadir: O’nun her şeye gücü yeter.
Rahim: Bağışlayıcı, sevdiklerine ve müminlere merhamet eden, onlara nimet veren, onları koruyan, onlara acıyan.
Farkında mısın? Şu ana kadar ölüm veya korkusundan söz etmeden başka bir şey konuşuyoruz. Çünkü asıl konu, Allah’a inandıktan sonraki durum, yani onu tanımak ve güvenmek.
Önce bir tespitte bulunuyoruz:
İnsan zaafları olan, aciz, fakir ve ihtiyaçları sınırsız bir varlıktır. Ölüm de buradaki acizlikle ilgilidir.
Bu problemin çözümü, Allah’ın Rahim olduğunu hatırlamaktır. Bir anne çocuğunu nasıl sever, nasıl korur, öyleyse bütün annelerin merhametini yaratan Allah insanı öldürür mü?
O sadece “bir tebdil-i mekândır”, bir odadan bir odaya, bir şehirden ötekine geçiştir.
Nasıl oluyor bu? Benim sevdiğim toprak altında şimdi?
Çok kolay yerden sordun yine. Bak, Üstad Said Nursi ne diyor:
“Elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da âlem-i berzahta elbette bir hayat-ı bâkiye sünbülü verecektir.” Mektubat
Gayet açık değil mi? Gülümse hadi.
Ayrıca insanın acılarının bir tane sebebi var.
O kadar basit mi?
Evet, bak birlikte okuyalım.
“Hem bu vaziyette iken insaniyet itibariyle nev’-i insanî ile ve dünya ile alâkadar olduğu halde, dünyayı ve insanı Hakîm, Alîm, Kadîr, Rahîm, Kerim bir zâtın tasarrufunda tasavvur etmediği (düşünmediği) ve onları tesadüf ve tabiata havale ettiği için, dünyanın ehvali (korkuları) ve insanın ahvali onu daima iz’ac (taciz) eder. Kendi elemiyle beraber insanların elemini de çeker.” 23. Söz
Açalım biraz. Bu dünyadaki her şeyi, her olayı, hayatı, ölümü… aklına ne gelirse onu:
Hakîm: Her şeyi hikmetle ve bizim faydamıza yapan.
Alîm: Her şeyi, hatta içinden sonra geçecekleri bilen.
Kadîr: Her şeye gücü yeten (seni bir damla sudan yaratmıştı).
Rahîm: Annelerden daha merhametli olan.
Kerim: İkram etmeyi seven ve bu ikramın asıllarını cennette devam ettirecek olan.
Bir Allah’ın dünyayı, hayatı ve her şeyi kontrolü altında tuttuğunu unutunca insan, ne olur?
Ne olur?
“Onları tesadüf ve tabiata havale ettiği için, dünyanın ehvali (korkuları) ve insanın ahvali onu daima iz’ac (taciz) eder. Kendi elemiyle beraber insanların elemini de çeker.” Sözler
Sanki herhangi bir şey tesadüfen olabilirmiş gibi algılayınca korkular onu her yandan ısırır. Hem kendi acısını çeker hem de başkalarının acılarıyla acısı katlanır.
Çözüm ise yine Risale-i Nur’dan. 32. Söz’den.
6 maddelik bir okuma. Önce orijinal metinleri okuyup sonra üzerinde konuşalım, olur mu?
1- İnsanın za’f u aczini ve fakr u ihtiyacını, bir Kadîr-i Rahîm’e tevekkül ile tedavi eder.
( Evet, sen ve ben biliyoruz ki biz aciz ve ihtiyaçları sınırsız kullarız. Öyleyse Kadir ve Rahim olan Allah’a bırakıp işlerimizi şifa bulalım.)
2- Hayat ve vücudun yükünü, O’nun kudretine, rahmetine teslim edip; kendine yüklemeyip belki kendisi o hayatına ve nefsine biner hükmünde bir rahat makam bulur.
(Hayat yükü ağır geliyorsa yükümüzü gemiye bırakalım, üstüne oturup rahat edelim. O bilir.)
3- Kendisinin “nâtık bir hayvan” değil, belki hakikî bir insan ve makbul bir misafir-i Rahman olduğunu bildirir.
(Sen çok kıymetlisin. Sınırsız ihtimallerden seçilerek bu dünyaya gönderilmiş ve Rahman’ın misafirisin. Kendi kıymetini bil, farkına var. O seni asla yalnız bırakmaz, ihmal etmez çünkü sen onun biricik kulusun.)
4- Hem mevt ve eceli, âlem-i berzaha giden ve âlem-i bekada olan ahbablara visal ve mülâkat mukaddemesi olarak gösterir.
(Ölüm, sevdiklerine bir kavuşmaktır. Sevinmek gerek.)
5- Hem kabrin âlem-i rahmete ve dâr-ı saadete ve bağistan-ı cinana ve nuristan-ı Rahman’a açılan bir kapı olduğunu ispat etmekle, beşerin en müdhiş korkusunu izale edip, en elîm ve kasavetli ve sıkıntılı olan berzah seyahatini, en leziz ve ünsiyetli ve ferahlı bir seyahat olduğunu gösterir.
(Kabir, mutluluk âlemlerine, cennet bahçelerine açılan bir kapıdır. Biliyorsun, biz iman ettik ve Rabbim söz verdi.)
6- Kabir ile ejderha ağzını kapatır, güzel bir bahçeye kapı açar. Yani kabir ejderha ağzı olmadığını, belki bağistan-ı rahmete açılan bir kapı olduğunu gösterir.
(Buna yorum yok, sadece elhamdülillah, çok şükür.)
İkisi de kalktılar. Bahçeye çıktıklarında uzaktan körfezin gemileri sisler ardında görülürken, portakal çiçeklerinin kokusu yeniden dirilişi müjdeliyordu. Farkında olmadan diline bir söz dolanıverdi:
“Yine görüşeceksiniz.”