İnsana verilen iştahlı mideler

Zât-ı Hayy-ı Kayyûm (Varlığı ve dirliği her an için olup gökleri ve yerleri her an için tutan, her şeye, her hususta iktidârı ve gücü yeten Allah), bu kâinatta gizli hazinelerini izhâr etmek, görmek ve görünüp bilinmek için insanı irâde etmiş ve kâinatı insan için yaratmıştır. Elbette ki insanlar içinde “Habibim” dediği Resul-i Ekrem Hz. Muhammed (asm) Efendimizi ilk murad etmiş ve kâinatın sebeb-i vücudu Efendimiz (asm) olmuştur.

Çünkü insan, tam ve mükemmel bir bütünlük içinde câmiiyet-i tâmme ile Allah’ın güzel isimleri olan esmâ-i ilâhiyeye câmi bir âyine ve o isimleri anlayıp ve zevk edebilecek isti’dadda yaratılmış bir mu’cize-i kudrettir.

İnsan, Rabbi tarafından kendisine sunulan rızıklardaki zevk cihetiyle pek çok esmâ-i hüsnâyı anlama kabiliyetindedir.

İnsandan başka yaratılan melâikeler ve cinler rızıktaki maddî ve mânevî zevkleri tam idrâk edememektedir. Yüce Allah insana meleklerden de üstün bir idrâk ve zevk alma isti’dadını vermiş ve insanı meleklerden de üstün seviyeye çıkabilecek donanımda yaratmıştır.

İşte böyle mû’cîzevârî bir şekilde yaratılan ve sınırsız duygularla donatılan insan, Allah’ın envâ-i çeşit mat’umâtını tartacak, anlayacak, zevk edecek mâhiyettedir. Mânevî olarak hamd ve şükredecek şekilde yaratılan insana, Allah (cc) mâddî ve mânevî mideler vermiş ve o midelerin âzâlarına ve ellerine lâyık nimetler sunmuştur. Bedîüzzamân Hazretleri buna şöyle işaret etmektedir: ”İşte, insanın bu ehemmiyetli câmiiyetidir ki, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm, insana, bütün esmâsını ihsâs etmek ve bütün envâ-ı ihsânâtını tattırmak için öyle iştahlı bir mide vermiş ki, o midenin geniş sofrasını hadsiz envâ-ı mat’umâtıyla kerîmâne doldurmuş.”1

Zât-ı Hayy-ı Kayyûm, insana, bütün güzel isimlerini hissettirmek ve bütün iyiliklerinin çeşitleri olan envâ-i ihsânâtını tattırmak ve tanıttırmak için öyle bir iştihâlı mide vermiş ki, o midenin ihtiyacı olan geniş sofrasını sınırsız yiyeceklerin çeşitleri olan envâ-i mat’umâtı ile cömert ve ikram etmeye müştak olana yakışana lâyık olarak ve kerîmâne doldurmuştur.

İnsanın midesi hangi rızka muhtaç ve neyi arzu ediyorsa envâ-i çeşit rızıklar ile o midenin sesi işitilmiş ve o sese cevap verilmiştir. Demek ki midenin sesini ihmal etmeyen Yüce Allah o sesin ihtiyacını karşılayarak mat’umât adedince yiyecek ve içeceklerle esmâsını ihsas ettirmek ve kendimi tanıttırmak istemiştir.

İnsan, midesi ve kuvve-i zâikası ile kendisine ikram edilen nimetleri tatmak, tartmak, nimetlerin sahibini tanımak ve O’na (cc) hamd edip şükretmek için yaratılmıştır.

Midenin sesini ve arzusunu ihmâl etmeyen Allah (cc) ebetteki insanın en büyük arzusu olan kalbî ebed arzusunu da ihmal etmeyecek “Eğer vermek istemeseydi, istemek vermezdi” sırrıyla kalbinin ebed duygusunu da verecektir.

“Hem bu maddî mide gibi hayatı da bir mide yapmış. O hayat midesine duygular, eller hükmünde gayet geniş bir sofra-i nimet açmış. O hayat ise, duyguları vasıtasıyla, o sofra-i nimetten her çeşit istifâdelerle, teşekkürâtın her nev’ini yapar.”2

Demek ki maddî mide gibi yüce Allah, hayatı da bir mide yapmıştır. O hayat midesine duygular ve eller hükmünde gayet geniş bir nimet sofrası açmıştır.

Hayat ise, sınırsız duyguları ve vasıtaları ile kendisine izhar edilen nimet sofralarının her çeşitinden istifâde ederek şükrünün nev’îlerini her bir duygunun lisânı ile yapmaktadır.

Allah kâinatın merkezine insanı koymuştur. Her şeyi insana göre ayarlamış ve insana izhâr etmiştir. Bütün kâinat heyet-i mecmuası ile insana musahhar kılınmıştır. Böylece insan eşref-i mahlûkat unvanına lâyık konumda yaratılmıştır.

Cenâb-ı Hak, bizleri kâinatın yaratılışının sırlarını, insanın hilkatinin muammasını, namazın hikmetlerinin remizlerini anlayan ve idrâk eden kullarından eylesin. Âmin. Böylece hayat midesinin hikmetlerini anlamış ve hakîkî vazîfesini ifâ etmiş oluruz inşâallah.

”Ve bu hayat midesinden sonra, bir insaniyet midesini vermiş ki, o mide, hayattan dahâ geniş bir dairede rızık ve nimet ister. Akıl ve fikir ve hayal, o midenin elleri hükmünde, semâvât ve zemin genişliğinde o sofra-i rahmetten istifâde edip şükreder.”3

Zat-ı Hayy-ı kayyum, hayat midesinden sonra bir insâniyet midesi dahâ vermiş ki, o mide, hayattan dahâ geniş yani hayatın ihtiyacı olan mat’umattan daha geniş bir dairede rızık ve nimet istemektedir.

İnsaniyet midesinin elleri hükmünde olan “akıl, fikir ve hayali” o mideye takmıştır. Akıl, fikir ve hayal, insâniyet midesinin elleri hükmünde olup, semâvât ve zemin genişliğinde rahmet sofralarından istifâde edip şükretmektedir.

İnsan akıl, fikir ve hayal cihetiyle bütün mahlûkatın üzerinde bir mevkî almıştır. Akıl hazine-i ilâhiyenin definelerini açmak için bir anahtar hükmündedir. Fikir ise idrâk merkezi olup “Cenâb-ı Hakk’ın cemî masnuatından ve mecmu-i âsârından ve bütün ef’âlinden tahassul ve tecellî eden mânâlara bir cihetle bakabilir”4 bir konumdadır. Bu iki insâniyet midesinin duygusu ve elleri elbette ki Cenâb-ı Hakk’ın gizli ve açık hazineleri keşfetmek ve çok geniş saltanat dairelerini fehmetmek ve tefekkür etmekle gıdalarını almak ve sonra da şükrünü edâ etmek durumundadır. Akıl ve fikir cihâzâtlarının gıdaları tefekkür etmekle Rabbini tanımaktır ki işte bu tanıma akıl ve fikrin mânevî şükürleri olacaktır.

Hayal ise “Hattâ hayal nereye gitse, ihtiyaç dairesi dahi oraya gider; orada da hâcet vardır. Belki, her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan ihtiyaçta vardır; elde bulunmayan ise hadsizdir”5 hakîkati ile hayal dairesi insanda en geniş dairedir. Hayal dairesi ihtiyaç dairesine göre genişler. Allah insanın mâhiyetine öyle sınırsız ihtiyaçlar derc etmiştir ki, o ihtiyaçlara ise hemen hayal dairesi ile cevap vermekte ve o hayal cihâzâtının gıdasını da ihsas ettirmektedir.

İnsan hayal ile sür’atle ihtiyaç dairesine kadar uzanmakta ve Allah o ihtiyacı muvakkaten hayalle tatmin etmekte ve o ihtiyaçların sonsuz bir âlemde var olduğunun numûnesini de böylece insana göstermektedir.

Demek ki insanın elinde bulunmayan, fıtratına yerleştirilen ihtiyacında vardır. O elde bulunmayan hadsiz ihtiyaçlar öncelikle hayal ile karşılanmaktadır.

“Ve insaniyet midesinden sonra, hadsiz geniş diğer bir sofra-i nimet açmak için, İslâmiyet ve imân akîdelerini, çok rızık ister bir mânevî mide hükmüne getirip, onun rızık sofrasının dairesini mümkinat dairesinin haricinde genişletip, esmâ-i İlâhiyeyi de içine alır kılmıştır ki, o mide ile ism-i Rahmânı ve ism-i Hakîmi en büyük bir zevk-i rızkî ile hisseder, ‘Elhamdü lillâhi alâ Rahmâniyyetihî ve alâ hakîmiyyetihî’ der. Ve hâkezâ, bu mânevî mide-i kübrâ ile hadsiz nimet-i İlâhiyeden istifâde edebilir. Ve bilhassa o midedeki muhabbet-i İlâhiye zevkinin dahâ başka bir dairesi var.”6

İnsaniyet midesinden sonra, sınırsız ve geniş bir nimet sofrası açmak için Rabbimiz İslâmiyet ve imân akîdeleri midesini vermiştir. Bu mideyi çok rızıklar ister mânevî bir mide hükmüne getirerek bunların rızık sofrasının dairesini ise var veya yok olması eşit olup, varlığı ve yokluğu için Allah’ın tercihine muhtaç olan şeyler, Allah’ın dışındaki bütün varlıklar olan “mümkinât” dairesinin haricinde genişlendirip, esmâ-i İlâhiyeyi de içine alacak şekilde kılmıştır. O İslâmiyet ve imân akîdeleri midesi ile Allah, Rahmân ve Hakîm isimlerinin en büyük bir rızık ve nimetteki zevk ve lezzeti hissettirerek ve “rahmâniyet ve hâkimiyetinden dolayı Allah’a hamd olsun” dedirtmektedir.

İnsan, bu mânevî büyük mide ile sınırsız İlâhî nimetlerden istifâde edebilir. Özellikle o midedeki muhabbet-i İlâhiye zevkinin dahâ başka bir dairesine ulaşır.

İnsandaki İslâmiyet ve imân akîdesi midesi mümkinât dairesinin haricine hamletmekte ve âhiret âlemlerine yönelmekte ve cennete müştak olarak veya zevklerin en zirvesini teşkil eden Rü’yet-i Cemâlullaha müteveccihen İslâmiyet ve imân ile mümkinât dairesinden çıkarak ebedî lezzetlerin en sâfîsine, muhabbetlerin en zirvesine odaklamaktadır. İşte bu sır lezzet-i rûhâniye ile ta’rif edilebilir. Rûh hakîkî lezzeti Rü’yet-i Cemâlullah ile yaşayacaktır.

İşte İslâmiyet ve imân akîdeleri midesi insanı bu vecihlere sevk etmekte ve insâniyetin hakîkî mâhiyetine münâsip muhabbeti insana yaşatmaktadır.

Dipnotlar:

1- Lem’alar, 2005, s. 957.

2- Lem’alar, 2005, s. 957.

3- Lem’alar, 2005, s. 957.

4- İşârâtü’l-İ’câz, 2006, s. 127.

5- Sözler, 2004, s. 340.

6- Lem’alar, 2005, s. 957.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*