İnsanlığın buhrandan çıkış reçetesi: Peygamberlik yolu

Türkçe’ye “peygamber” olarak tercüme edilen kelimenin Arapça’da iki karşılığı bulunmaktadır; bunlardan birisi “Nebî”; diğeri de, “Resûl”dür. Hem “Nebî”, hem de “Resûl” kelimesi Kur’ân’da yüzlerce defa zikredilmektedir.1 Peygamberlik ise “risalet ve nübüvvet” şeklinde karşılık bulmaktadır.

Nebî ve resûl kelimeleri bazen aynı anlamda kullanılmakla birlikte, bazen de farklı anlamlara gelebilmektedir. Nebî, lügatte yükseklik ve yerden yüksek olan, haber ve haberci; ıstılahta ise, Allah’ın insanlara şeriatını ve hükümlerini tebliğ etmesi için gönderdiği kişi anlamına gelmektedir. Burada lügat anlamı ile ıstılah anlamı arasındaki ilişki açıktır. Resul ise bazen nebi ile eş anlamlı olarak kullanılmış olsa da, kendisine kitap verilen, önceki peygamberlerin şeriatları ile amel etmesi emredilmeyen insan manasında kullanılmaktadır. Bir başka fark da, Resul’ün kendisine Cebrail’in gelerek vahyi bildirdiği kişi, nebinin de uykusunda gördüğü ve vahyi aldığı kişi olarak ifade edilmesinde ortaya çıkmaktadır. Nübüvvet ile Risaletin bir kişi de toplandığı da görülmüştür. Örneğin son peygamber olan Hz. Muhammed (asm) de her iki özellik bir arada bulunmaktadır.2

Biz bu makalemizde “nebi ve resul” yerine, “peygamber”; “nübüvvet ve risalet” yerine de, “peygamberlik” kavramlarını kullanacağız.

İslâm dininde peygamberlere iman etmek iman esaslarından birisidir.3 Dikkat edilirse, burada yalnızca “Hz. Muhammed’e (asm) iman” değil, “peygamberlere iman” ifadesi kullanıldı. Bir âyet-i kerimede “Biz peygamberler arasında hiçbir ayırım yapmayız” denilerek Müslümanların bu konudaki niteliklerine dikkat çekilmektedir. O halde, bir Müslüman Hristiyan veya Yahudi gibi değildir. Bir Müslüman bütün peygamberleri kabul ederken, onlar kendi peygamberlerinden başka peygamberleri kabul etmemektedir. Nitekim yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“Onlar ki, Allah ile peygamberlerini inkâr ederek, kâfir olurlar. Allah ile peygamberi ayırt etmek isterler. Bazılarına inanır, bazılarına inanmayız derler. İşte asıl kâfirler bunlardır. Biz de kafirler için rezil edici bir azab hazırladık.”4

İslâm bu ve benzeri âyetleri ile dünya milletleri arasında, dayanışma, kardeşlik ve birlik esaslarını ortaya koymuştur. Zira, milletler bütün peygamberlere inanırlarsa anlaşmaları kolaylaşır; aralarındaki ihtilaflar ortadan kalkmış olur. Bu üstünlük İslâm’a mahsustur. İslâm bütün mensuplarına, peygamberlerin hepsine iman ve hürmeti gerekli kıldığı için diğer dinlerle kendisi arasında kaynak birliğinin mümkün olduğunu ortaya koymaktadır.5

Peygamberlere iman etmek, imanın esaslarından birisi olarak telâkki edildiğine göre, peygamberlerin genel olarak gönderilmesinin hikmetleri üzerinde durmamız yerinde olacaktır.

Peygamberlerin gönderilme sebepleri

a) Yaratılış gayesini tebliğ

Kur’ân’ın insanları bütün peygamberlere iman etmeye davet etmesi, peygamberlere imanın Allah’a iman ve ibadetle çok yakından ilgisi olmasından dolayıdır. Kur’ân’da kendilerine peygamber gönderilmeyen kavimlere azab edilmeyeceğinin6 bildirilmesinden anlaşılmaktadır ki, kendilerine peygamber gönderilmeyen ümmetlerin kendi akılları ile Allah’a doğru bir şekilde inanmaları ve yaratılış gayelerine uygun hareket etmeleri neredeyse mümkün değildir. Bu insanlar kendilerinin ve kâinatın bir yaratıcısı olduğunu düşünebilseler bile, yaratıcının yarattığı insanlardan neler istediği gibi sorulara akılları ile tam olarak cevap bulmaları ve gerekeni yapmaları mümkün değildir. Zaten bu yüzden de kendilerine peygamber gönderilmeyen kavimlere azab edilmeyeceği bildirilmiştir.

İfrat ve tefriten uzak, yani ahmaklık demek olan gabavet ile hakkı batılı, batılı hak gösterecek kadar aldatıcı zekâ sahibi olmak anlamındaki cerbezeden uzak, hakkı hak, batılı batıl olarak anlayabilme yeteneği demek olan hikmete tabi olan insan aklı, başta kendi yaratılışını, sonra kâinattaki varlıkların yaratılışını düşünmek suretiyle bu kâinatın bir yaratıcısı ve sahibi olduğunu anlayabilir. Ancak onun “Ehad”, yani “bir” olduğunu anlaması pek kolay değildir. Zaten Allah’ın var olduğunu bilmek de yetmez. Onun bir olduğunu da bilmek gerekir. Peygamberimizin (asm) peygamber olarak gönderildiği dönemde “müşrikler” çoğunlukta idi. Burada şu noktanın altı çizilmelidir. Müşrik, Allah’a inanmayan kişi değildir. Nitekim, onlara gökleri ve yerleri kim yarattı diye sorulduğunda, “Allah” diye cevap vermişlerdir.7 Bu durum gösteriyor ki, müşrikler de Allah’a inanmaktadır. Ancak bu inanç, Allah’ın varlığı ile ilgilidir. Zaten esas sorun, Allah’ın varlığında değil, birliğinde ve sıfatlarındadır.

İfrat ve tefritten soyutlanmış istikamet içindeki bir insan aklı, kâinatın bir yaratıcısının, bir sahibinin olduğunu düşündüğünde bu defa de zihninde şöyle sorular belirecektir. Acaba beni ve benim ihtiyaçlarımı en güzel şekilde yaratan, hazırlayan, bu kâinatı kusursuz bir şekilde yaratan Zat, beni bu dünyaya niçin göndermiştir? Bu dünyaya gönderilmemdeki esas amaç ve gaye nedir? Benden ne istemektedir? Beni ve mahlûkatı bu kadar nazik ve nazenin yarattığına bakılacak olursa, bu yüce Yaratıcı beni ve yarattıklarını sevmektedir. Çünkü bu kadar ikram ve ihsanları bizi sevdiğinin işaretidir. Ben de beni seven ve sevgisini tezahür ettiren bu yüce yaratıcıyı tanımak ve onun sevgisini kazanmak isterim. Acaba bunun için ne yapmalıyım?

İşte peygamberlerin gönderilme hikmetlerinden birisi, akıl sağlığı yerinde olan insanların zihinlerinde ortaya çıkan bu ve benzer sorulara en güzel cevapları vermektir. Yani insanın bilmek ve yapmak istediği yaratılış gayesini tebliğ etmek, bildirmektir. Peygamberlerin insanlar için bir “hidayet rehberi” olmasının en mühim yönlerinden birisini de bu konu teşkil etmektedir.

b) İnsanların Allah’a itiraz yollarının kapatılması

Kur’ân-ı Kerim’de her kavme ve ümmete, mutlaka onları İlâhî azabdan korkutucu bir peygamber gönderildiği bildirilmektedir.8 Her ümmete bu şekilde peygamber gönderilmesinin bir hikmeti, Kur’ân’da şöyle bildirilmektedir:

“Cennetle müjdeleyici ve Cehennem azabıyla korkutucu olarak bir kısım peygamberler gönderdik ki, bu peygamberlerin gelişinden sonra, insanların kıyamet gününde bizi imana çağıran olmadı diye Allah’a bir hüccet ve özürleri olmasın. Allah aziz ve hakimdir.”9

Bir başka ayette ise aynı mevzuya şu şekilde dikkat çekilmektedir: “(Ey Resulüm! Eğer Kureyş kavmine) yaptıkları inkâr ve isyan yüzünden (kıyamet günü) başlarına bir azab geldiği zaman: ‘Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber göndereydin de ayetlerine inanıp mü’minlerden olsaydık ya’ diyecek olmasalardı seni peygamber olarak göndermezdik.”10

Bu ve benzeri ayetlerden anlaşıldığına göre insanı en mükemmel bir şekilde yaratan yüce Allah, ona iman yolunun güzelliğini, küfür ve isyan yolunun çirkinliğini gösteren peygamberleri göndermiştir. Görüldüğü gibi insanların bu yollardan herhangi birisine inanmaları konusunda bir “icbar” söz konusu değildir. İnsanlara yol gösterilmiş fakat iradeleri, ihtiyarları ellerinden alınmamıştır. İşte bu yüzden insana bir “seçme hürriyeti” tanınmıştır. Ancak Kur’ân insanların bu hürriyetlerini, kendilerini dünyada ve ahirette mutlu edecek bir şekilde kullanmalarını istemekte ve insanı o yola teşvik etmekte, kendisini dünyada ve ahirette mutsuz edecek bir yola sürüklenmekten de vazgeçirmeye çalışmaktadır. İman ile imansızlığı seçme konusunda hür olan insan, peygamber gönderildiği halde, küfür yolunu seçtiği takdirde, “Bana iman yolu gösterilmedi” gibi bir özür beyan edemeyecektir. İnsan irade-i cüz’iyesi ile seçtiği yolda giderken, bunun da sonuçlarına katlanacaktır. Bu durumda küfür yolunu seçtiğinden azaba uğrayacak olması, hiçbir kimsenin merhametini ve şefkatini celbedecek bir durum değildir. Çünkü zarara kendi rızası ile girene merhamet edilmez, onun lehinde bakılmaz. Allah’ın şefkatinden ve merhametinden daha fazla şefkat ve merhamet etmek de, şefkat ve merhamet değildir.

c) Cemiyette gerçek nizam ve adaletin tesisi

İnsanın insanlığa lâyık bir şekilde yaşamaya fıtrî bir meyli vardır. İnsan hayvan gibi yaşayamaz. İnsan sosyal bir varlıktır. Aynı zamanda aciz ve zayıf bir varlıktır. Aciz ve zayıf olduğu halde ihtiyaçları pek çoktur, düşmanları da ziyadedir. Toplu yaşamak zorunda olan insanın en önemli ihtiyaçları yeme, içme, barınma, giyinme, evlenme gibi hususlardır. Bütün bu temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için başkalarının yardımına ihtiyaç duyar. Hiçbir kimse bütün ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaz. Zaten insanın toplu yaşama zorunluluğu da buradan çıkmaktadır. Bu yüzden insanlar kendi yeteneklerine göre farklı sanat dalları ile meşgul olurlar, farklı işleri yaparlar. Herkes yaptığı bu farklı işlerden elde ettikleri ürünleri, mamülleri “mübadele” etmeye, yani “değiş-tokuş” yapmaya mecburdur. Yoksa ihtiyaçlarını gideremez. İlk çağlarda insanlar sayıca az oldukları için mamülleri para ile satın alma yerine, “mübadele” daha geçerli ve gerekli idi. Ama nüfus kalabalıklaştıkça, mübadele büyük ölçüde ortadan kalktı ve satın alma ve satma kavramları ortaya çıktı. Ama bu yine insanların farklı yeteneklerine göre ürettikleri mamüller üzerine bir alış-veriş idi. Böylece insanlar çeşitli isimler altında birbirleriyle münasebet içinde olmak durumunda kalmaktadırlar. İnsanların birbirleriyle ticarî ve beşerî münasebetlerinin olduğu her toplumda problemlerin çıkması da ihtimal dahilindedir. Bu problemler niçin çıkmaktadır?

İnsanların beşerî münasebetlerde bulundukları ortamlarda bazı sorunların çıkmasının en büyük sebebi haksızlık ve zulümlerin yaşanmasıdır. Peki o halde niçin haksızlık ve zulümler olmaktadır?

“Tagayyür, inkılâb ve felâketlere” maruz ve muhtaç olan insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet yaratılmıştır. Bu kuvvetlerin birincisi, menfaatleri celb ve cezbetmek için şehvet kuvvesidir. İkincisi zararlı şeyleri ortadan kaldırmak için gazab kuvvesidir. Üçüncüsü ise fayda ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden ayırt etmek için akıl kuvvesidir.

Ancak insandaki bu kuvvelere “fıtraten bir sınır tayin edilmemiş” olduğundan, bu kuvvelerin her birisi “ifrat, vasat ve tefrit” adıyla üç mertebeye ayrılırlar. Şehvet kuvvesinin ifrat mertebesi, “fücur”dur. Fücura düşen bir kişi, namusları ve ırzları payimal etmek iştihasında olur. Bu tür insanlar, yeme, içme, konuşma gibi hususlarda da hep harama meylederler. İşte toplumsal ilişkilerde vasata çekilmemiş bir şehvet duygusu taşıyan bir kişi, harama yönelme yoluyla haksızlıkların ve tecavüzlerin ortaya çıkmasına, bu da toplumsal huzurun bozulmasına sebep olur. Bu açıdan bakıldığında peygamberlerin gönderilme hikmeti, şehvetin ifratı olan fücurdan insanlığı kurtarıp, tefriti olan ve helâl ve haram hiçbir şeye iştihası olmamak anlamına gelen “humud”dan da vazgeçirip, helâli isteyip, haramdan kaçınmayı ifade eden “iffet”e yöneltmeyi hedef almaktadır. Böylece toplumsal huzurun sağlanmasında en önemli bir görevi ifa etmiş olmaktadırlar.

Hz. Yusuf’un, Züleyha’nın “fücur” anlamındaki şehevani isteklerine karşı, Allah’ın yardımıyla karşı koyması, insanlığa “iffetli” olma yönünde verilen çok önemli ve büyük bir ders olma özelliği taşımaktadır. Diğer bütün peygamberler de zaten “ismet” sıfatına haiz olarak, hayatları boyunca “iffet” içinde yaşamış ve insanlığın yolunu aydınlatmışlardır. Onlar Allah’ın günahlardan koruduğu ideal insanlardır. Onlar Allah’ın kendilerini korumasını istemişlerdir. Allah’ın diğer kulları da, iffetli olmak istiyorlarsa, her şeyden önce Allah’ın kendilerini iffetli olmasını istemek durumundadırlar. Bilinçaltlarına “iffetli olma” düşüncelerini yerleştiren kişilerin, iradelerini de iffetli olma yönünde kullanacakları izahtan varestedir.

Gazab kuvvesinin ifrat mertebesi, “tehevvür”dür. Bu bir kimsenin maddi ve manevî hiçbir şeyden korkmaması demektir. Bütün istibdatlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin ürünüdür. Bunun tefrit mertebesi “cebanettir”. Bu da insanın korkulmayacak şeylerden korkmasına sebeb olur. Tehevvür sahibi insan zulmetmeye, cebanete düşen kişi de zulme uğramaya meyyaldir. Bu açıdan bakıldığında peygamberlerin gönderilme hikmetleri insanın gazab kuvvesini vasat mertebesi olan “şecaat”te tutmaktır. Şecaat ise, insanın dinî ve dünyevî hukuku için canını feda edecek bir anlayışta olmasıdır, meşru olmayan şeylere karışmamasıdır. O halde peygamberlerin gösterdiği şecaat yoluna giren bir kişi, ne başkalarına zulmederek toplumsal barışı bozar, ne de yapılan zulümlere boyun eğer. Kendi haklarını ve sınırlarını bilir, başkalarının kendisine haksızlık yapmasını da önler. Peygamberlerin şecaat yoluna girmeyen kişilerin yaptıkları zulümlerden yerlerin ve göklerin inlediğine tarih şahitlik etmektedir.

Akıl kuvvesinin ifrat mertebesi, “cerbezedir.” Bu bir kişinin, hakkı batıl, batılı hak gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya sahib olması demektir. Tefrit mertebesi ise, “gabavettir.” Böyle bir kişinin de hiçbir şeyden haberi olmaz. Hakkı hak olarak, batılı batıl olarak bilmez. Böyle kişilere gabi, yani ahmak denilir. Bazı atasözlerimiz ahmak dostların insana zarar vereceğini bildirmektedir. Toplum hayatında her iki grubun bulunması da aldatan ve aldatılan grupların ortaya çıkması ve var olması demektir. Aklın ifratı olan cerbeze bir insanın “aldatıcı” olması demektir. Bu açıdan peygamberlerin yaptığı şey, aklı, ifrat ve tefritten uzaklaştırıp, vasat olan “hikmet” mertebesine çekmektir. Hikmet sahibi bir kimse ise, hakkı hak bilir uyar, batılı batıl bilir ondan içtinab eder. Kimseyi aldatmaya çalışmaz, hilekârlık yapmaz.11

İşte peygamberlerin getirdiği dinlerin ortak mesajı, insanları şehvet, gazab ve akıl kuvvelerinin vasat mertebeleri olan “iffet, şecaat ve hikmet” sahibi insan yapmaya yöneliktir. Peygamberlerin getirdiği İlâhî mesajlara kulak verildiğinde, ahiretten önce dünyanın, yaşanılan toplumların Cennete döneceğini söylememiz mümkündür. Bugün gerek bizim toplumumuzun, gerekse Batılı toplumların içine düştükleri maddi ve manevi buhranların tek çözüm yolunun bu peygamberler yolu olduğunda şüphe yoktur.

İnsanlar akılları ile ifrat tutumlardan meydana gelen tecavüz ve haksızlıkları önleme yoluna zaman içerisinde gitmişlerse de, akıl bu konuda yeterli olmamıştır. Bunun için küllî kanunların vaz’edilmesine ihtiyaç duyulur. Bu küllî kanunlar aklın adaleti bulmasında, istikameti yakalamasında yardımcı olacak işaretlerdir. Bu küllî kanunların tesirli olabilmesi için “Kanun Koyucuya” ihtiyaç vardır. İşte bu kanunlar Allah, tarafından peygamberler vasıtasıyla insanlığa ulaştırılmaktadır.12

Dipnotlar:
1- Nebi ve Resul kelimelerinin Kur’an’da kullanım yerleri için bkz: Muhammed Fuad Abdülbaki, el-Mu’cemü’l-Müfehres lielfazi’l-Kur’ani’l-Kerim, İstanbul 1984, s. 214-219, 686-687.
2- Dairetü’l-Maarif, Müessesetü’l-Alemi li’l-Matbuat, Beyrut 1993, “en-Nebiyyü” maddesi, XVIII, 52-53.
3- Bakara, 2/285.
4- Nisa, 4/150-151.
5- Afif, A. Tabbara, İlmin Işığında İslamiyet, çev. Mustafa Öz, Kalem Yayıncılık, İstanbul 1981, s. 165.
6- İsra, 17/15.
7- Ankebut, 29/61.
8- Fatır, 35/4.
9- Nisa, 4/165.
10- Kasas, 28/47.
11- Bu izahlar Said Nursî’nin “İşaratü’l-İ’câz” isimli eserinden istifade edilerek yapılmıştır. Bkz: Said Nursî, İşaratü’l-İ’caz, s. 24.
12- Bu konularla ilgili bkz: Said Nursi, İşaratü’l-İ’caz, çev: Abdülmecid Nursi, Sözler Yayınevi, İstanbul 1978, s. 24; Said Nursi, Muhakemat, Sözler Yayınevi, İstanbul 1977, s. 123-125.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*