Dünyada Cereyan Eden Vahşet Olaylarını Sadece Seyreden Beşer
Malumunuz olduğu üzere bu son zaman sürecinde devletler, insanlar adeta bir cinnet hali yaşıyor. Yek diğerine çılgınca, vicdansızca ve acımasız bir şekilde saldırıyor; çocuk, bebek demeden katliamlar yapıyor.
İnsanlık Suçları ve Irkçılık
Bir avuç İsrail ve ABD üstün ırk ve emperyal güçlerine güvenerek bütün dünyayı yutmaya çalışıyor, ateşe veriyor. Beşerin ilk babası Adem’den beri bu ihtilaflar olmuş ve hep devam edeceğe de benziyor.
İnsanlar medenileştikçe ve teknoloji ilimleri geliştikçe; bu kan ve gözyaşları muhtemelen daha da artarak devam edecektir.
Bunun en önemli nedeni ise; insanî duyguların, şefkat, merhamet ve sevgi gibi hissiyatın kaybedilmesi olarak görülmelidir.
Bu negatif olumsuz olayların diğer bir nedeni de; ırkçılık, faşist hareket ve düşüncelerin kaynayıp kabarmasından dolayı cereyan ettiği aşikardır.
Takdir edersiniz ki bu unsuriyet ve kavmiyet fikirlerinin en küçük daireden tutun, en büyük daireye kadar çok değişik çeşitli versiyonları vardır.
Mesela bizim bölgeden örnekler verecek olursak; birbirine akraba veya aynı aşiretten insanların bulunduğu bir köy mahallinde tarlası bulunan bir kimsesiz garibanın tapulu mülküne, tarlasına göz koyarak haksızlığa maruz bırakıldığını veya 30-40 yıl öncesinden, birilerine sattığı tarlasını bu duygularla, baskıyla, cebirle ve zorla geri alanları duyuyor, görüyor ve biliyoruz.
Zulmen bu işi yapanlar, o kimsesi olmayan garibanlarla şayet dengi dengine güçleri olsaydı bu haksızlığı yapabilirler miydi? Diye sormak lazımdır.
Eğer arkalarında onları destekleyen kavim ve aşiretleri olmasaydı elbette ki bunu yapamayacakları gündüz gibi aydınlık ve aşikardır…
Her şeyden önce, içinde gizledikleri bu olumsuz ırkçılık fikirleri olanların öncelikle bunu terk etmeleri gereklidir ve hem de elzemdir.
Bu tarz zulüm ve haksızlık yapanlara karşı, akrabaları aşiretleri karşı çıkmaları gerekirken; o gasbçı yakınına arka çıkıyor, onun zulmüne bu kavmiyetçilik damarıyla açık ve gizli destek oluyor ve dolayısiyla o da onun bu zulmüne ortak oluyor.
Başka bir örnek; en yakın akrabalar, hatta kardeşler arasında cereyan ediyor. Adamın 8-10 oğlu oluyor, kardeşinin veya amcasının oğlan değil de kızları oluyor veya hiç çocuğu olmuyor. Bu sefer adam; daracık o aile ortamında, oğullarının varlığına ve gücüne dayanarak, kardeşinin veya amcasının malını zorla ve zulmen almaya kalkışıyor.
Nefsin Taşkınlığından Toplumsal Zulme Uzanan Yol
Yukarıda bahsettiğimiz bu faşizan hareketleri çok daha dar dairede, kendi nefsindeki şekillerine de indirgeyebiliriz.
İnsan mahiyet ve kabiliyet bakımından çok geniş ve ihatalı bir fıtratta yaratılmıştır. Bilindiği gibi insanın iç dünyasında bulunan duygular (kuvveler) ve akıl, vicdan ve ruh gibi latife (meleke) ler vardır.
Mesela menfaatına olan şeyleri elde etmek ve bir kazanım sağlamak için şehvet duygusuna sahiptir. İnsan için, buna meyletme ve iştah duygusu da diyebiliriz.
İkincisi; kendisine karşı yapılan zararlı davranışları def etmek ve korunmak için gazap (öfke, hiddet, şiddet) duygusu verilmiştir.
Bir de üçüncü olarak da, iyi ile kötüyü, faydalı ile zararı ayrıştırmak için akıl duygusuna sahip olmuştur.
İşte bu duyguların da içinde, birbirine zıt ve diğerine galip gelmeye çalışan, üstünlük kurmaya gayret eden, daha değişik duygular vardır.
Mesela şehvet duygusunun bir fücur tarafı vardır ki, buna nefsin azgınlaşması da diyebiliriz. Meşru, helal ve temiz yoldan tatmin olabiliyorken, o sürekli gayr-i meşru ve karşı tarafı mağdur etme pahasına, şehvetini tatmin etmeye çalışır.
Şehvet duygusu bu taşkınlığı yaparken, şehvetin başka versiyonu olan “iffet” duygusu karşısına çıkar ve bu senin şerefine, namusuna, itibarına ve insanlığına yakışmaz “Yapma!” der.
İşte burada bir iç çekişme, bir iç mücadele başlamış olur. Şayet burada şehvetin fucur tarafı üstün gelirse; insanı küçücük bebekleri, çocukları taciz eder, kanlarını içecek kadar vahşileşir. Epstein’e arkadaş yapar, Trump gibi. Ve Arap devletlerinin ve yöneticilerini ve daha nice debdebeli insanları da şehvet faşisti yapar, o bedbaht insanların sınıfına dahil eder.
Gazap öfke duygusunun da olumlu ve olumsuz zararlı mertebeleri vardır. Bunun aşırı mertebesine “tehevvür” denilir ki; bu duyguya sahip bir insan korkulması gereken şeylerden de korkmaz, cesaretin olumsuz tarafında bulunur.
Bütün tahakkümler, zulümler, istibdatlar, baskıcı unsurlar; hep bu tarz müstebit insanların yaptıklarının ürünü ve sonucu olarak ortaya çıkar.
İşte zulüm ve istibdattan yana hareket etmek isteyene karşı; gerçek yiğitliği ifade eden “şecaat” duygusu çıkar ve bu yaptığın zulüm, insan haklarına, merhamet duygusuna ve insanlık şeref ve haysiyetine aykırıdır, itibarını yok eder, ahiretini tahrib eder, “Yapma!” der.
Şayet bir insan, nefsi itibariyle bu kibir ve benliğin taşkınlığı olan “tehevvür” denilen duyguya yenik düşerse zalim olur, müstebitler grubuna dahil olur, nefsinin esiri bir faşist olur.
İnsan denilen küçük kainatın içinde bulunan diğer bütün yüzlerce duyguları ve hissiyatları bu zikri geçen duygularla kıyas edebilirsiniz.
Zamanın seyri içerisinde unsuriyet, ırkçılık adına yapılan mücadele ve çatışmaların sadece dilleri ve soyları ayrı olan topluluklar arasında cereyan etmediğini de görüyoruz.
Özellikle Araplar ve şarkta Kürtler arasında dilleri, dini inançları, soyları aynı olan kabile ve aşiretler arasında da zaman zaman husumetler ve çatışmaların bu saiklerle yapıldığına şahit oluyoruz.
Örneğin şarkta yerleşik bulunan Haydaran ve Hasenan aşiretleri arasında hasıl olan bu bölünme ve tefrikadan dolayı birbirinden belki yüzlerce kişiyi öldürdükleri anlatılır. Ancak komşu olan bu aşiretlere dışarıdan bir müdahele bir saldırı olduğu zaman, dahili ihtilafları bir yana bırakarak dış düşmana karşı aynı cephede birlikte mücadele ettiklerini de görüyoruz.
Bu da aşiret ve kabilecilik bazında yapılan ırkçılığın daha değişik bir bazda zuhur ettiğinin işaretleridir.
Aynı dil, din, bölge ve soyun ortak noktalarında birleştikleri halde, bu aşiretçilik kabilecilik ve bölgecilik duygularının hiçbir zaman yok olmadıklarını görmekle beraber; yeniden değişik pozisyonlarla ortaya çıktığını da müşahede ediyoruz.
Mesela benim bulunduğum Kızıltepe gibi bir beldede aşiret ve kabileler nezdinde ve büyük aileler namıyla, derneklerin kurulduğunu görüyoruz. Bunların tümünün öncelikli amaçları, aşiret ve kabilelerine mensup topluluğu ve bireylerini koruyup kollamaktır.
İyilik Ekseninde Bir Arada Yaşama Kültürü
Benim şahsi kanaatim; bunların hiçbirine ihtiyaç yoktur, gerek de yoktur. Bizim için gerekli olan şu olmalıdır: Hepimiz aynı toprakta beraber yaşayan, komşular ve akrabalarız. Hep beraber iyiliği yayalım, iyilikten yana olalım. İyi insanlar; hangi aşirete mensup olursa olsun onları koruyalım ve sevelim. Kötü olanların da kötülüklerini ve zararlarını önleyelim ve birlikte onları terbiye ve te’dip edelim.
Molla Muhammed adında bir dostum vardı. Vakti zamanında Kenan Evren’in zulmünden kaçarak Suriye’ye gitmişti. O sırada Suriye Müftüsü Prof. Ramazan el-Butî ile olan ahbaplığını anlatırdı. Bir gün şu hatırasını dile getirmişti.
Butî: Bir sohbet esnasında bana Molla Muhammed “kimler kardeştir” dedi. Ben de cevaben; ilgili ayet’e izafeten, “Müminler Kardeştir” dedim. O; “bundan başka” deyince; ben yine, “Aynı baba ve aynı anadan olanlar kardeştirler” diye cevap verdim. O, “Bundan da başka” dediğinde; ben, “Daha başkasını bilmem” dedim. Ramazan el-Butî, bu sefer, “İyiler iyilerin kardeşidir, kötüler de kötülerle kardeştirler” demişti.
Bu meyanda Hazreti Peygamber’in bu önemli hadis-i şerifleri hatıra geldi ki; bugünkü mevzuyla alakalı tam bir uyum içerisindedir…
Bir gün ashabına; “Akrabanız zalim de olsa, mazlum da olsa, ona yardım ediniz.” buyurdu. Ashabı, ey Allah’ın Resulü akrabamız mazlum olsa, yani zulme maruz kalsa ona yardım edeceğiz, bunu anladık. Peki zalim olsa ona nasıl yardım edeceğiz.” deyince; Hz.Peygamber, “O zalim akrabanızın zulmüne mani olmakla, zulmünü mazlumdan engellemekle, ona yardım etmiş olursunuz.” buyurdu.
İnsan ömrü, avuçlarımızdan kayıp giden kum taneleri gibidir. Ne kadar sıkı tutmaya çalışsak da zamana hükmedemeyiz. Hayat, bir anlık gülümseme, derin bir acı ve tam sevgiyi bulduğumuz anda bizden alınan son bir nefes kadar da kısa…
Jean-Paul Sartre’ın dediği gibi:
“Şu ölümlü dünyada insanın yalnızca iki buçuk dakikası vardır. Biri gülümsemek, biri acı çekmek için…
Ve yalnızca yarım dakika sevmek içindir.
Çünkü sevmeye ayrılan o son dakikanın içinde, ortasında mukadder olan ölüm vardır.”
Dünyada her şey değişir, insanlar unutulur, sözler uçar gider…
Ama bir yüreğe dokunan iyilik, zamanın bile silemeyeceği bir iz bırakabilir.
Gerçek değer, zenginlikte, ünvanda, ele geçirilen geçici güçte değil; bir insanın yüreğini ısıtan küçücük bir sözdedir.
Bazı insanlar vardır ki, onların bıraktığı sıcaklık, bir ömür boyu bizimle kalır.
Ve biliyorum ki, hâlâ güzel yürekli insanlar var! Karanlığın içinde kaybolmayan, vicdanını satmayan, her şeye rağmen iyiliği seçen, sevgiyi büyüten, hayatın kirine inat, tertemiz kalanlar vardır…
İşte onlar, zamana meydan okuyanlardır!
Ne mutlu, böyle insanlara rastlayanlara…
Ve selam olsun, ışığını yitirmeyen o güzel ruhlara!
Bu anlattıklarımda şayet gerçeklere aykırı bir şey varsa; eleştirilmeye hazırım ve yapılacak haklı uyarılara da, son derece duyarlı ve hoşgörülüyüm.
İyilik yapan iyilik bulur, kötülük yapan da kötülüğe maruz kalır.