![]()
Yahudi Milliyetçiliği Siyonizm ve “BOP” un Gerçek Yüzü
Aslında yaşayan ve yaşatabilen insanlara göre dünya çok güzeldir. Ancak insanî duygulardan yoksun olanların, karanlık insanların yönettiği bu Dünya, kötüye doğru hızla ilerliyor.
İyi insanlar azınlık olsa bile; bu kötü mecranın ve bu fena gidişatın önünde; “Hey kalabalıklar durun!” deyip bir set oluşturabilirler ve sergileyecekleri gayretleriyle, mücadeleleriyle bu dünyayı ve çehresini tekrar daha güzele çevirebilirler.
Her birey, kendisini bu konumda kabul eder ve bu umutla yaşayabilirse; bütün ihtişamıyla aydınlık dolu şafaklar doğabilir.
Başlıktaki ana konuya geçmezden önce, aslında İslâm ile hiç alakası olmamakla birlikte, ısrarla İslâm’a yamanmaya ve iliştirilmeye çalışılan ve umuma lanse edilen terör örgütlerinden kısaca bahsetmek istiyorum.
Şu anki bilgilere göre, son dönemde dikkat çeken ve İslam’la anılan terör örgütlerinden bazıları IŞİD (DAEŞ), el-KAİDE, TALİBAN, Nijerya’nın kuzeydoğusunda hala faaliyet gösteren BOKO HARAM gibi örgütler…
Bu BOKO HARAM örgütü daha yeni, Mart 2026’da bir pazar yeri ile hastaneye bomba saldırısı düzenledi ve bunun sonucunda da 20 kişi hayatını kaybetti. Ayrıca Kolombiya’dan CLAN DEL GOLFO da 2025-2026 döneminde bazı ülkelerce terör örgütü olarak tanımlandı.
Daha çok batı’nın ve özellikle İngiliz ve CIA’nın icat ettikleri, bu İslamî gruplar ve örgütlerinin çoğu İslam’ın barışçıl temel ilkeleriyle ve öğretileriyle aslında hiçbiri alakalı değildir.
Bu gruplar, kendi ideolojik ya da siyasi amaçları doğrultusunda, farklı topluluklara şiddet uyguluyor. Bu yüzden, genelde İslam’la terörün aynı kefeye konulmasının büyük bir adaletsizlik olduğunu, çünkü İslam’ın özünde barış, merhamet ve adaletin yattığını hiçbir zaman unutmamak gerekir.
Ve ilave olarak bu örgütlerin Allah’ın, “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” dediği Hz. Muhammed (ASM) ve İslâm dini ile yakından-uzaktan hiçbir ilgi ve alakaları yoktur.
CIA, MOSSAD ve bazı batı ülkeleri tarafından icat edilen bu gruplar, genelde Afrika, Ortadoğu ve Pakistan gibi bölgelerde faaliyet göstermektedirler. Özellikle ABD bu terör örgütlerini istediği gibi renkten renge sokabilmekte ve istediğinde kullanmakta da çok mahirdir.
ABD, Suriye’de Ahmet el-Şara (Colani)’yi önce terörist olarak ilan etti ve başına 10 milyon dolar koymuşken; sonradan Trump, 180 derece dönüşle, Beyaz Saray’da O’nu Suriye Devlet Başkanı olarak törenle karşıladı.
İsrail, Suriye’nin Başkenti Şam’ın 15 km yakınına kadar Golan tepelerini işgal ettiği halde, Ahmet Şara’dan İsrail’e bir tek kınama veya uyarı niteliğinde ne bir sözünü gördük ve ne de işittik.
Bu durum, İsrail’in Suriye’ye hakim olduğunun en önemli bir işareti kabul edilmelidir. Gözümüzün önünde cereyan eden bütün bu olayları anlamamak için, değil kuş beyinli olmak, böcek kafalı olmak gerekir.
İslam dinine göre masumun, yani suçsuz, günahsız insanın hayat hakkı vardır ve hayatı mahfuzdur. Bu nasıl oluyor? Biraz izah edeyim.
Düşman kabul ettiğin veya terörist bildiğin bir kişi veya bir grup insan, şayet bir evde, bir sığınakta bulunurlarsa ve bunlar bir çocuğu o evin önüne diker ve arkasına sığınırlarsa; o evi hiçbir hakla ne bombalayabilir ve ne de yakabilirsiniz.
Niye bunu yapamıyorsunuz? Çünkü İslam’ın “ADALET-İ MAHZA” Hükmü önünüze çıkar ve “bunu yapamazsın” der. Zira o masum çocuğun yaşama hakkı denilen bir Hakk-ı hayatı vardır ki; Hazreti Ali, Adalet anlayışını bu hüküm üzerine bina etmiş ve hatta hayatını da bu uğurda feda etmiştir.
İslam’da bir de savaş hukuku ve ahlâkı vardır.
Hz. Muhammed’in ilk halifesi Hz. Ebubekir İran’ın o zamanki ismiyle Sasani İmparatorluğu üzerine İslam ordusunu gönderirken; bütün orduya şu şekilde hitap etti ve talimat verdi:
“Ey muvahhid ordunun askerleri! Siz bir ülkeyi fethetmek üzere gidiyorsunuz! Hiyânet etmeyin, aşırı gitmeyin, masum insanları mağdur etmeyin! Orada 15 yaş altı küçük çocukları öldürmeyeceksiniz, kadınları, ihtiyarları, din adamlarını ve kilise ile havra gibi mabetlere sığınanları asla öldürmeyeceksiniz. Hayvanlarını katletmeyeceksiniz, ağaçlarını, bağ bahçelerini tahrip etmeyeceksiniz. Hatta ve hatta ağaçlarından, bağ ve bahçelerinden meyve alırsanız, yemek üzere hayvanlarını keserseniz; ücretlerini ödeyiniz. Sadece ve sadece size mukavemet eden, yani size karşı savaşan insanları öldürebilirsiniz. Yine savaş meydanından şayet kaçan askerler olursa, onları kovalamayınız. Kendi hallerine bırakınız, kurtulsunlar.” demiştir.
Ayrıca Ebû Ubeyde’yi Şam’a gönderirken; orduya, “Allah’ın adı ve yardımıyla gidin. Sabırdan ve haktan ayrılmayın, savaşın hukukunu ve sınırlarını aşmayın, Allah haddini aşanları sevmez. Cihadı Dünya menfaatleriyle kirletmeyin.” şeklinde hitap etmiştir.
Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in bu talimatı, İslam’lar için her daim geçerli bir savaş ahlakı kurallarını tesis eder ve aynı zamanda bütünüyle örnek alınması gereken kat’i kurallardır.
Durum bu merkezdeyken; sen kalkıp din adına, cihat namına okulları, pazar yerlerini, hastaneleri, cami, kilise ve havra gibi insanların topluca bulundukları yer ve mekânları bombalayacaksın, “Allah-u Ekber” nidalarıyla yüzlerce, binlerce masum insanları katledeceksin, çoluk çocuğu elsiz, bacaksız bırakıp hayat boyunca sakat bırakacaksın, dehşet ve korku salmak için, insanları yan yatırıp boğazlayacaksın, pak ve temiz toprağı mezbahaneye çevireceksin ve bunun adına da “cihat” diyeceksin. Ve bunu da Rahmet dini olan, nezih İslâm dinine mal edeceksin.
Var mı böyle bir Dünya?
Şüphesiz İslam dini bir Rahmet dinidir. Ve İslam Peygamberi Hz. Muhammed de Kur’an’ın ifadesiyle;
“(Resûlüm!) Biz seni âlemlere ancak Rahmet olarak gönderdik.”(1) ifadeleriyle bir merhamet elçisidir. Haliyle, bunun böyle olduğunu kendisi, hayatı boyunca sözleriyle, fiilleriyle ve pratiğiyle de ortaya koymuştur.
Şimdi biz Allah’ın en parlak esmasından olan “RAHMAN VE RAHİM” sıfat ve isimlerine ve Hz. Muhammed’in nasıl bir Rahmet Peygamberi olduğuna bir bakalım.
Malumunuz olduğu üzere, bizler rutin olarak ve hayatın her alanında; bir işe başlarken, yemek yerken, evden dışarı çıkarken ve içeri girerken, bir açılışta bulunurken, hatta yatağımıza girerken bile hep; “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek besmele ile başlarız.
Zira o her hayrın başıdır ve biz dahi daima onunla başlarız. İşte bu özelliğinden dolayıdır ki, Kur’an’da yer alan 114 sureden her birinin başına bir “Bismillahirrahmanirrahim” getirilmiştir ve Kur’an’ın âyetleri içerisinde zaman zaman Allah’ın “Rahman ve Rahim”iyetinden de bahsedilmektedir.
Şimdi bu Rahman ve Rahim ne demektir ona bir bakalım:
Er-Rahmân; merhameti sonsuz ve sınırsız, her şeyi kuşatan, çok merhamet eden demek olan; Rahmân sana varlık verdi, Rahîm ise seni kendine çağırıyor. Yani bu dünyada yaşıyor olmamız, Rahmân’ın eseri, Allah’a yönelme isteğimiz ise; Rahîm’in tecellisidir.
Rahman; Allah’ın bütün mahlûkata yönelik genel rahmetini ifade eder.
Bu Rahmet, mümin-kâfir, insan-hayvan hatta bütün aksamıyla tabiat, nebatat ayrımı yapmadan, herkese ve her şeye şamil genel bir Rahmettir. Bu dünyadaki nimetlerin tamamı Rahmân isminin göstergesidir.
Allah Teâlâ, herkesi kapsayan, size verdiğim; “Nimetleri sayamazsınız, zira onlar sonsuzdurlar”(2) dediği nimetlerin bütünü, Rahman isminin birer tecellileridirler.
Diğer yandan, bu nihayetsiz nimetler üzerinden kâinattaki nizamı incelikleri, hârika sanatları mümkün olduğunca müşahede ederek, aklıyla tefekkür etmek suretiyle, bu nizamın kurucusu olan Yüce Allah’ın varlığını ve kudretinin sonsuzluğunu sezmeye, böylece güçlü bir imana sahip olmaya sevkeder.
Mesela, Güneşin herkese doğması, yağmurun herkes için yağması, rızkın tüm canlılara verilmesi gibi…
Yani Rahmân, Allah’ın “yarattığı her şeye şefkatle muamele etmesi”dir. Er-Rahîm ise özel ve sürekli çok bağışlayan ve merhamet edendir. Özellikle ahirette müminlere yönelik özel rahmetini ifade eder.
Bu Rahmet sürekli ve devam eden bir merhamettir. Affedicilik ve bağışlayıcılık yönü ağır basar. Kur’an’da Allah’ın Rahîm ismi bu mana ile sıkça tekrar edilir.
Yani Rahîm, Allah’ın “iman eden kullarına özel, kalıcı ve ebedî merhameti”dir.
Allah Teâlâ, Peygamber’in ahlakını bir Rahmet nişanı olarak beyan ederken şöyle buyurdu:
“O vakit, Allah’tan bir rahmet eseri olarak onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için de dua et; iş (ve işlemler) hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven, çünkü Allah; kendisine dayanıp güvenenleri sever.”(3)
Bir bakar mısınız?
Ne kadar acayip, dikkat edilmesi gereken bir ahlakî anlayış ve davranış biçimi değil mi?
Madem sen, muhaliflerine yumuşak davrandın ki; bu huyun, bu güzel ahlakın onların etrafında toplanmalarını sağladı. O halde, onların sana yaptıkları kötülükleri de affet. Ve bunun üzerine ayrıca, Rabbine bağışlanmaları için de, dua et! İlâhî uyarısı çok manidardır.
En gaddar ve acımasız düşmanını bile affedebilmek… İşte bu ancak, ahlâkın en yüce mertebesi ile izah edilebilir ki; buna Ahlâk-ı Muhammediyye denir.
DİPNOTLAR:
(1) Enbiya 21/107
(2) Nahl 16/18
(3) Âl-i İmran, 3/159