EURONUR ÖZEL

Irkçılık Ve Barış Süreci Üzerine Bir Değerlendirme-4

Özel Makale / barış

Duyguların En Güzeli Şefkat ve Merhamet

Evet aynen Hz. Muhammed gibi diğer bütün Peygamberler, filozoflar ve büyük insanlar hep dağları, mağaraları, ormanları mekân tutmuşlar. Zaman zaman topluluklardan uzaklaşıp inzivaya çekilmişler, yalnızlığı tercih etmişlerdir.

Bu suretle zihinleri arınmış, beyinleri irfanla dolmuş, ruhları nurlanmış, kalbleri kemal’e ermiş ve bununla Resul, Nebi, Elçi olmayı, Mürşid ve Rehber olmayı hak etmişlerdir.

Hz. Muhammed ile Nur dağı nurlanmış, Hz. Musa ile Tur-u Sina (Sina dağı) parlamış, Musa, Allah’ı görmek istediğinde, Allâh o dağda tecelli etmişti. Hz. İbrahim mağarada kemâl’e ermiş, önce parlak yıldıza yönelmiş bu “Rabbim” olabilir demiş. O batınca, geceyi aydınlatan Ay’ı görmüş, bu daha büyük, bu Rabbim olabilir, diye düşünmüş. Ve ardından gündüzü aydınlığıyla kuşatan Güneş’i görünce bu Rabb’imdir diye düşünürken, o da ufule gitmiş ve nihayet doğup-batan bütün bunların da Rabbi olan kâinatın gerçek sahibi ve mutasarrıfı ancak Rabbim olabilir.(1) Demiş ve Kevn ile kâinatın gerçek Sahibini ve Halık’ını keşfedip bulmuştu.

Ve Bediüzzaman yaşadığı bütün maceralı hayat serencamından sonra, Ankara’dan küsüp Van’ın doğu sırtlarında bulunan Erek dağında yalnızlığa rızasıyla inzivaya çekilmişti ve orada arındı. 6000 bin sahifelik külliyatı yazmak için ruhunda ve kalbinde zemin müheyya edildi.

Ve vefat etmek üzere Urfa’ya doğru yol alırken, Anadolu’nun ortasında bulunan bir mevki’e geldiklerinde burası neresidir diye sordu; burası “GAVUR” dağıdır, diye cevap verildiğinde; hayır o GAVUR dağı değil, onun ismi benim “NUR DAĞI”m olacaktır, demiş. Zira O, dağları diğer büyükler gibi çok severdi ve nitekim zikri geçen “Gavur Dağı” da, Allah’ın hikmetinden olsa gerek; O’nun dediği gibi resmen “NUR DAĞI” olarak tescillendi ve ebediyen de bu isim ile anılacaktır.

Bu isimlerini andığımız Peygamberler ve bütün Enbiya kardeşleri ve insanlık için yol gösterici diğer büyük rehber insanlar, hep rahmet ve merhamet timsali örnek şahsiyetler olmuşlardır.

Bundan önceki bahiste ağırlıklı olarak Allah’ın Rahman ve Rahim isimlerinden hareketle Rahmaniyet ve Rahimiyet sıfatlarını nazara vermeye çalışmıştık. Şimdi de Allah’ın biricik Resulü, Peygamber Efendimizin mekârim-i ahlâkı ile eşsiz merhametinden bazı örnekleri nazara vermeye çalışacağız.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı baştan sona rahmet ve merhametin en güzel örnekleriyle doludur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de onun için “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” denilmiştir.

Hz. Peygamber’in kendisi de merhamet hakkında çok önemli beyanlarda bulunmuştur.

–“Merhamet etmeyene merhamet edilmez.”(2)
Bu hadis bizim için çok temel bir ölçüdür: İnsanlara, diğer canlılara, bir bütün olarak tabiata karşı kalbinde merhamet olmayan kimse, Allah’ın rahmetinden de mahrum kalır.

–“Yeryüzündekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin.”(3) buyurdu.

Bu Hadis-i Şerifleriyle yine, sadece insanlara değil, hayvanlara ve bütün canlılara karşı şefkatli olmayı öğütlemiştir.

–“Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.”(4) buyurdu.

Takdir edersiniz ki toplumun huzuru; merhamet, muhabbet ve saygının birlikte yaşanmasına bağlıdır. Tamamen günahsız, pak ve nezih, bebek ve çocukların rengine ve soyuna bakmaksızın şefkate, muhabbete ve merhamete lâyık olduklarını bilmemiz elzemdir.
Diğer yandan ihtiyarlar ve malul hastalar toplumun temel direkleri olarak, saygıyı hak eden en kıymetli değerlerimizdir, bilmeliyiz.

Evet bu konuda Allah Teâlâ bir Kudsi hadiste, “Eğer aranızda beli bükülmüş ihtiyarlarınız ve annelerinden süt emen bebekler olmasaydı; üzerinize sel gibi bela ve musibetler yağacaktı.”(5) buyurmuştur.

— Anne şefkatinden daha büyük merhamet olmaz.
Bir gün Peygamber Efendimiz, savaş meydanında çocuğunu kaybetmiş bir annenin, çocuğunu bulunca sarılıp bağrına basmasını görünce şöyle demiş:

“Bu kadının çocuğunu ateşe atacağını hiç düşünür müsünüz?”

Sahabeler “Hayır” ey Allah’ın Resulü deyince:
“İşte Allah, kullarına bu kadının çocuğuna olan merhametinden daha merhametlidir.”(6) buyurdu.

Bu, Allah’ın rahmetini anlamamız için verilen çok güçlü bir örnektir.

— Sadece insanlara değil hayvanlara ve doğaya ve ağaçlara ve bitkilere de merhamet etmeyi öğütler Hz. Muhammed (asm)

–“Bir kadın, bir kediyi hapsedip aç bıraktığı için azaba uğradı.”(7) diye ifade etmiştir.
Bu hadis, İslam’da hayvanlara karşı merhametin ne kadar önemli olduğunu açıkça gösterir.

Hz. Peygamber’in hayvanlara karşı olan sevgi ve merhametini gösteren diğer bir olay da;

İbn Sa’d Tabakât (Tabakâtü’l-Kübrâ) ve İbn Hişam Sîre (es-Sîretü’n-Nebeviyye) adlı şu meşhur tarih kitaplarında geçmektedir şöyle ki;

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ordusuyla birlikte ilerlerken, öncü birlikler yol üzerinde yavrularını emziren bir köpek görürler.
Durumu hemen Efendimiz’e bildirirler ve ne yapılması gerektiğini sorarlar. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:

O hayvanın rahatsız edilmemesini ve ordunun yol güzergahının değiştirilmesini istediği gibi, rivayetlerde geçtiği üzere; bir sahabeyi de o köpeğin başına nöbetçi olarak diker. Böylece ne anne köpek ve ne de yavruları ürkütülmeden korunur ve zarar görmeden yerinde bırakılırlar.

Bu Olayın bize verdiği mesaj şudur:
İslam’ın ve Peygamber Efendimiz’in merhamet anlayışını çok güzel özetler:
Merhamet sadece insanlara değil, tüm canlılaradır.
Küçücük ve savunmasız bir hayvan bile dikkate alınır, hakk-ı hayatı tanınır.
Büyük bir ordu bile olsa, bir hayvanın huzuru için yön değiştirebilir.

Bu ve buna benzer çok olaylar, İslam’ın şefkat ve merhamet merkezli bir din olduğunu ve Hz. Muhammed’in “Âlemlere rahmet” oluşunu çok etkileyici bir şekilde yansıtırlar.

— Affedicilik ve merhamet:
Hicret’ten 13 yıl gibi kısa bir zamandan sonra muhteşem bir ordu ile Mekke’yi fetheden Hz. Muhammed (SAS) neredeyse sakalı bineğinin boynuna değecek kadar, son derece büyük bir tevazu ile Mekke’ye girerken, bir sahabi; “İşte bu gün intikam alma günüdür” diye sesini yükseltirken;

Hz. Peygamber, “Hayır, bu gün intikam günü değil, merhamet günüdür” dedi. Ve kendisine yıllarca zulmeden Mekke’lilere şöyle hitap etti:

“Bugün size kınama yoktur. Hepiniz serbestsiniz. Hepiniz bağışlanmışsınız.” dedi.
Bu olayın tarihte eşi az görülmüş, belki de benzeri olmayan bir merhamet ve bağışlama örneğidir.

–Merhamet kalpte olur.
Hz. Peygamber, “Allah sizin dış görünüşünüze değil, kalplerinize bakar.”(8) buyurdu.

Burada da merhametin kaynağının kalpte olduğunu vurgulamış, nazara vermiştir.

Ve bu konuda insanın tüylerini diken diken etmesi gereken, korkunç bir İlâhi ikaz vardır:

Allâh Teâlâ:
“Kalbleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler”(9) buyurdu.

Elbette ki, bu zikri geçen âyetten insan titremeli, ibret almalı ve katı kalplilikten, şefkatsizlikten, insanî değerleri kaybetmişlikten merhamete, vicdana dönebilmelidir.

Görüldüğü üzere Hz. Peygamber’in merhameti sadece dostlarına değil, düşmanlarına bile yöneliktir. İnsanlarla sınırlı değil, hayvanları ve tüm canlıları da kapsamaktadır.

Barış dini olan İslam’da bir karıncanın basılmasına ve bir sineğin öldürülmesine bile ruhsat verilmez derecede şefkat ve merhamete sahiptir. Bununla ilgili çok yaşanmış hikayeler anlatılır şöyle ki;

Ağaçlara zarar veren karıncaları imha etmek isteyen Kanuni Sultan Süleyman, dönemin Şeyhü’l-İslam’ı Zembilli Cemali efendiye şiirsel bir beyitle sorar:

Kanuni Sultan Süleyman’ın suali:

Dırahta (ağaçlara) zarar verince karınca,
Ruhsat var mıdır anı kırınca?

Zenbilli Ali Efendi’nin cevabı:

Yarın Hakk’ın divanına varınca,
Hakkın alır senden karınca.

Bu cevap, çok derin bir manaya işaret etmektedir. Zira hayvanlar Allah’ın sessiz kullarıdır. Onlara merhamet etmek, insanın iman ve ahlakının zorunlu bir gereği olarak gösterilmiştir.

En küçük bir canlının bile hakkının gözetileceği, kulun yaptığı her işten hesaba çekileceği vurgulanır. Yani “zarar veriyor” gerekçesiyle bile olsa, bir cana kıymanın ahlâkî ve İlâhi bir sorumluluk olduğu hatırlatılmaktadır.

Yukarıdaki misale paralel olarak ecdadımızın hayvanlara merhamet ve koruma konusunda ortaya koyduğu örnekler gerçekten çok dikkat çekicidir. Bu anlayış, “yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevme” düsturunun bir yansıması olarak kabul edilir.

İşte o vakıf ve uygulamalardan bazıları:
Özellikle yaralı ve göç edemeyen leyleklerin tedavisi için “Gurabâhâne-i Laklakan” (Leylekler Hastanesi) kurulmuştur. En meşhuru Bursa’dadır. Halk arasında “Garip Leylekler Evi” olarak bilinir. Bu kurum, dünyada hayvanlara dönük ilk özel hastanelerden biri olarak kabul edilir.

Osmanlılar döneminde birçok vakıf, sokak hayvanlarının beslenmesi için kurulmuştur.

Bu vakıflar sayesinde: Köpeklere düzenli yiyecek verilirdi. Kediler için belirli yerlere yemek bırakılırdı. Hatta bazı vakfiyelerde “kışın kuşlara yem dağıtılması” şartı açıkça yazılmıştır.

Kuş Evleri (Kuş Sarayları) için cami, medrese ve han duvarlarına küçük yapılar düzenlenirdi. Özellikle İstanbul’daki Osmanlı eserlerinde bu kuş evleri çok yaygındır. Bu yapılar estetik açıdan da nazar edenler için, manzarası hoş, adeta minyatür saraylar gibi insana zevk verirler.

Yine hasta veya yaşlı hayvanların dinlendirilmesi için vakıflar kurulmuştur.
At ve eşek gibi yük hayvanlarının aşırı yüklenmesi yasaklanmıştır. Bazı vakfiyelerde: “Çalışamayacak haldeki hayvanların bakımı” için özel bütçe ayrılmıştır.

Hatta ve hatta kış aylarında dağlarda, çöllerde açlıktan ölmesinler diye kurt, ayı ve benzeri diğer vahşi hayvanlara rutin olarak yiyecek görülür ve dağıtılırdı.

İşte bütün bu durumlar zamanında yabancı turistlerin, seyyahların da dikkatini çekmiş ve hayranlıkla dilden dile anlatılmıştır.

Bütün bu merhamet yüklü durumları ve olayları niçin anlattım, dile getirdim biliyor musunuz?

MÜSLÜMAN TERÖRİST OLMAZ,
TERÖRİST DE MÜSLÜMAN OLAMAZ.

AKL-I SELİM SAHİBİ BİR MÜSLÜMAN KİN
TUTMAZ, ÖFKE İLE HAREKET ETMEZ.
TAM AKSİNE MERHAMETLİ OLUR, AFFEDİCİ
OLUR.

Her özgürlük, aynı zamanda bir sorumluluk taşır. Montesquieu’nün işaret ettiği gibi, “Özgürlük, kanunların izin verdiği her şeyi yapabilmektir.”

Özgürlüğün olmadığı yerde korku çoğalır; hakların korunduğu yerde ise umut yeşerir, dostluk güçlenir, kardeşlik bağları kuvvet peyda eder, insanlığın ortak sesi yükselir, huzur havasını hep beraber mutlulukla teneffüs ederler.

İnsanın değeri; doğduğu yerde, konuştuğu dilde ya da taşıdığı kimlikte değil; vicdanın ışığında, iradenin özgürlüğünde, yaşam hakkının kutsallığında saklıdır.

İnsan, haklarıyla insan olsun; özgürlük yalnızca güçlülerin değil, herkesin hakkı olsun; Adalet, gökyüzü gibi herkesi eşit şekilde ihata etsin. Ve bizler, hep birlikte karanlığın koynunda bile olsa, insanlığın bu ortak değerlerini yaşayalım ve yaşatmanın onurunu taşımaya devam edelim.

DİPNOTLAR

(1) En’am 6/76-77-78
(2) Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fedâil 66
(3) Tirmizî, Birr 16
(4) Tirmizî, Birr 15
(5) Sünen-i Tirmizî, “Cihâd” no: 3082
(6) Buhârî, Edeb 18; Müslim, Tevbe 22
(7) Buhârî, Şirb 9; Müslim, Selâm 151
(8) Müslim, Birr 34
(9) Zumer 39/22

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu