Gerçek Milliyetçilik, Millete Hizmetkar Olmaktır
Mekke’de İslam’ın ilk yılları açık davetin henüz başlamadığı, baskının ise giderek arttığı bir dönemdi. Bu sebeple Hz. Muhammed (ASM), yeni Müslüman olanları güvenli bir yerde toplama ihtiyacı duydu. İşte bu yer, genç sahabi Erkam bin Ebi’l-Erkam’ın eviydi.
Neden Bu Ev Seçildi?
Ev, Mekke’de Safa Tepesi civarındaydı, gözden uzak ama ulaşılabilir bir yerdeydi. Erkam gençti ve kabilesi olan Mahzûm Oğulları İslam’a karşı sert tavırdaydı; bu yüzden kimse onun evini şüpheli görmüyordu.
Orada Neler Yapılıyordu?
1-Kur’an Eğitimi:
Yeni inen ayetler burada öğretiliyor, ezberleniyor ve tefekkür ediliyordu. Özellikle inanç esasları olan tevhid, ahiret bilgileri talim ediliyor, zorluklara karşı sabırlı olmanın ehemmiyeti vurgulanıyor, varlığın manevî inşasının temelleri atılıyordu.
Bu dönemde, sayıdan çok niteliğe önem veriliyordu. Metanet, tevekkül ile karşılaşılan zorluklara karşı tahammül ve kardeşlik duyguları gibi değerler burada şekilleniyordu.
Bu itibarla, Erkam’ın evi, İslam’ın ilk mektebi, ilk manevî eğitim merkezi ve ilk teşkilatlanma mekânı sayılırdı. Orada yetişen kadro, daha sonra Medine’de bir medeniyet inşa edecek çekirdek kadro hüviyetindeydi.
Hazreti peygamberin ilk yıllarını teşkil eden bu Darü’l-Erkam’daki faaliyetler hızla yayılırken; civar bölgelerde bulunan insanların da merakını celbediyordu. Dolayısıyla Hazreti Muhammed’in Tevrat ve İncil’de geleceğini müjdeleyen ayetlere uygun emarelerini belirten sıfatlara haiz olup olmadığı ile ilgili olarak da, insanlarda bir merak uyandırıyordu.
İşte bu dönemde yaşayanlardan bir tanesi, bu merak saikasıyla Mekke’nin yollarına düştü. Mekke’ye ulaştığında, görüşmek üzere O’nun yerini ve mekânını öğrenmek istedi.
Bu merakçı yolcu, Hazreti Muhammed’i bir kral veya bir sultan gibi tasavvur ediyor, O’nun farklı bir kıyafeti ve oturduğu bir tahtı ve belki de başında bir tacı olabileceğini düşünüyordu.
Bu duygularla Hazret-i Erkam’ın evine doğru yaklaşırken heyecanı da o denli artıyordu. Evin içine dahil olunca, orada oturan sahabi topluluğu içerisinde düşündüğü anlamda birisini göremediğinde, merakı bir kat daha arttı. Kendisine rehberlik eden adama Peygamberlik iddiasında bulunan Muhammed’in, acaba orada olup olmadığını tekrar sorunca; o esnada o mekânda oturmuş vaziyette bulunan sahabi topluluğuna, Hz. Muhammed’in bizzat kendisi bir ikramda bulunup, hizmet ediyordu.
İşte o taşradan gelen yabancı adama, Muhammed’in o hizmet eden kişi olduğunu ifade ettiklerinde; bu manzara adamın hayretini daha da artırarak, bunun gerçekten Muhammed olup olmadığını teyit ettirdi.
Bu durum Hz. Muhammed’e beyan edildiğinde; “Seyyidü’l-kavmi hadimuhum” yani; “Bir Kavmin Efendisi, Onlara Hizmet Edendir” tarihî ifadelerinde bulundu.
Bu rivayet daha çok zühd, edep ve ahlâk kitaplarında geçer. Taberânî gibi muhaddislerin eserlerinden nakledilmiştir.
Bu hadisin manası İslam ahlâkına uygundur. Zira bu manayı destekleyen daha çok sahih uygulamalar vardır:
Nitekim Hz. Peygamber, İmam Mâlik’in el-Muvatta ve Ahmad ibn Hanbel’in Müsned’i gibi temel kaynaklarda yer alan:
“İnnemâ buʿistü li-ütemmime mekârime’l-ahlâk” “Ben ancak güzel ahlâkı yani mekârim-i ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” buyurmuştur.
Bu hadisin anlamı, Kur’an’ı Kerim ile de uyumludur: Zira burada Allah Teala, “Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin.”(1) buyurulmuştur.
Bu hadis;
Hz. Muhammed’in Peygamberliğinin özünü ortaya koyar.
Din sadece ibadet değil, aynı zamanda ahlâk inşasıdır.
Önceki Peygamberlerde bulunan güzel ahlâkı tamamlayıcı bir misyon taşır.
Bütün bunları destekler mahiyette; bir sefer sırasında sahabiler yemek hazırlamak isterken:
Biri: “Koyunu ben keseyim, diğeri: “Ben yüzeyim”, bir başkası: “Ben pişireyim” derken; bunun üzerine Hz. Muhammed (as) şöyle buyurur:
“Ben de çalı çırpı toplayayım.” dedi.
Sahabileri:
“Ey Allah’ın Resûlü, biz yaparız” deyince,
şu enteresan cevabı verir:
“Biliyorum, siz yaparsınız. Fakat ben, arkadaşlarımdan farklı görünmeyi sevmem. Allah, kulunun arkadaşları arasında ayrıcalık taslamasını sevmez.” buyurdu.
Nitekim Hz. Muhammed (as) elbiselerini, ayakkabısını kendisi yamalar, ev işlerinde de daima hanımlarına yardımcı olurdu.
Diğer yandan kul hakkına dair Hz. Peygamber Efendimizin hassasiyetini gösteren şu hadis-i şerifleri de çok büyük bir önem arz eder.
Bu, Hz. Muhammed’in vefatına yakın yaptığı çok önemli bir “helalleşme” çağrısıdır. “Kimin malını almışsam işte malım, gelsin alsın. Kimin sırtına vurmuşsam işte sırtım, gelsin vursun. Ben Allah’ın huzuruna kul hakkıyla varmak istemem.”(2) buyurmuştur.
Bu hadisten alınacak çok dersler vardır:
*Üzerinde kul hakkı kalmamasının önemini nazara vermek,
*Ümmete adâlet ve hesap bilincini öğretmek,
*Peygamber olarak kendisinin bile hesap vermeye hazır olduğunu göstermek,
Tekrar “Bir milletin efendisi, o millete hizmetkâr olandır.” Hadis-i Şeriflerine dönecek olursak;
Bu, bütün insanlar için gökteki yıldızlarla yazılmaya değer bir düsturu ifade eder. Zira bu veciz sözden bizim için anlaşılması gereken çok dersler vardır. Şöyle ki;
1-Millete hizmetkar olmak, o millete olan sevginin en büyük göstergesidir.
2-Milletin başına geçmek; en fazla o millete hizmet edenin hakkıdır.
3-Halka hizmet, Hakka ibadet hükmündedir.
4-Milletine hizmetkâr olmayan, o milletin efendisi olamaz.
5-Milletin başına geçmek, o milletin efendisi olmak; bir bütün olarak, o milletin dert ve kederlerine de ortak olmak demektir.
6-Milletin efendisi olmak; tasada-kıvançta, barışta-savaşta ve her halükarda, o milletin adına en ağır yükü omuzlayan, göğsünü milletine bir kalkan gibi siper edendir.
Millete efendi olanın bütün yükümlülüklerini bir tarafa bırakarak; malî ve ekonomik sorumluluğu nasıl olmalıdır? Bir de ona bakalım.
Bunun için de bize örnek olacak şahsiyetler ve yaptıkları vardır. En başta Hazreti Muhammed (asm) Buhari ve Müslim’de geçen şu sahih hadislerinde;
“Biz Peygamberler miras bırakmayız. Geride bıraktığımız şey sadakadır.” bu Peygamberlerin dünyaya bağlı olmadıklarını ve mal bıraktırma amacını taşımadıklarını gösterir.
Peygamberler, beşeri aydınlatmak ve onlara hidayet yollarını göstermek için birer rehber ve sadece Allah’ın elçileri olduğunu gösterir. Her bir Peygamber sevdalısı olan kişi; O’nun yolunu ve sünnetini takip etmekle, ona benzemekle mükelleftir.
Hz. Ebu Bekir halife olduğu dönemde, O’nun artık ticaretle meşgul olamaması sebebiyle, kendisine devlet hazinesinden (beytülmâldan) geçimini sağlayacak kadar bir maaş bağlanmıştı.
Vefatına yakın ise şöyle bir hassasiyet gösterdi:
Maaşından artan küçük bir miktar parayı bir kap içinde ayırdı ve ayrıca devlet işlerinde kullandığı bazı eşyaları da buna ekledi. Ve bunların hepsini bir araya getirerek kendisinden sonra halifelik görevini devralacak olan kimseye tevdi edilmesini vasiyet etti.
İlgili kaynaklarda (özellikle tarih ve zühd kitaplarında) şu anlamda bir ifade geçer:
“Ben Müslümanların malından aldım; fakat ihtiyacım olandan fazlası kalmış olabilir. Bunları iade ediniz.” diye bir vasiyet notu bırakmıştır.
Hz. Ebu Bekir’den sonra halife olan Hz. Ömer’e bu emanetler ulaştığında, O’nun şu sözü söylediği rivayet edilir:
“Allah sana rahmet etsin ey Ebû Bekir! Senden sonra gelenleri zor durumda bıraktın.”
Bu sözün anlamı şudur:
Hz. Ebû Bekir öyle bir takva ve titizlik ölçüsü koymuştur ki; O’ndan sonra gelen yöneticilerin aynı hassasiyeti göstermesi açısından çok zor bir durum ortaya koymuştur.
Bu Olaydan Çıkan Dersler:
Bu hadise, İslam ahlakında şu temel ilkeleri gösterir:
1-Kamu Malına Hassasiyet:
Devlet malı, en küçük bir miktar bile olsa, emanet kabul edilmiştir.
2-Zühd ve Kanaat:
Ebû Bekir, eline geçen imkânı artırmak yerine, ihtiyaç kadarını almayı tercih etmiştir.
3-Hesap Bilinci:
İslâm ahlakına göre; en küçüğünden, en büyüğüne, en yükseğine kadar bir yöneticinin ölmeden önce; “Geride bıraktıklarımın içinde acaba hakkım olmayan, kamuya ait, kul hakkına giren bir şey kaldı mı?” diye düşünmesi gerekir. Ki, bu büyük bir hesap gününün olduğunu ve o muhasebenin mutlaka olacağının ve çok yüksek bir ahiret bilincini gösterir.(3)
Yine aynı kaynaklarda, Hz. Ömer Medine’de sabah namazında saldırıya uğrayıp ağır yaralandıktan sonra vefatına yakın saatlerde, etrafındaki sahabelerle ve özellikle oğlu Abdullah’a; öldüğünde kefeni ile ilgili şu minvalde talimat verir:
“Ben öldüğümde beni sade bir kefenle kefenleyin. Eğer Allah katında benim için hayır varsa; O (cc) bana daha hayırlısını verir. Yok eğer durumum başka türlü ise, o zaman da üzerimdekinin, dünya süslerinin alınması daha uygundur.” demiştir.
Başka bir rivayette ise, özellikle şu hassasiyeti çok vurgulamıştır:
Kefenin çok pahalı olmamasını,
İsraf edilmemesini,
Gerekirse en basit kumaşla yetinilmesini ister.
Malum olduğu üzere Hz. Ömer,
Beytü’l-mâla, yani devlete ait kamu malına hassasiyeti çok dikkat çekiciydi.
Bu konuda oğlu Abdullah’a:
Mümkünse kefenin kendi malından karşılanmasını, hatta gerekirse ailesinin imkânlarına göre sade bir kefen temin edilmesini söyler. Şayet bu kefenin karşılığı olarak mevcut malı kifayet etmezse, Sa’d denilen sahabiden temin edilmesini vasiyet eder.
Burada dikkat çeken çok önemli bir nokta vardır. O da; koca İslâm devletinin reisi Ömer, bu dünyadan nakledilirken kefeninin temini ve ücreti konusunda bir takım endişe ve sıkıntılar yaşadığı hakikatidir.
Aslında bu duygusal konuşma şu derin anlayışı gösterir.
*Bir halife bile olsa, ölüm karşısında herkes eşittir.
*Dünya makamı, ölüm anında hiçbir ayrıcalık sağlamaz.
*İnsan, Rabbine sade ve hesap verebilir bir halde gitmelidir.
Bu Olaydan Çıkan Temel Dersler:
1-Hz. Ömer İslam’ın en güçlü liderlerinden biri olmasına rağmen, gösterişsiz en sade şekilde defnedilmeyi istemiştir.
-
Ölüm gibi bir durumda bile israftan, gösterişten uzak durmayı öğütlemiştir.
-
Devlet imkânlarını, kamu mallarını şahsi işlerinde kullanmama hassasiyetini bize en bariz şekilde göstermiştir.
Bütün bu anlatıp nazara verdiklerimizden sonra şu soruyu sormak isterim: Millete hizmet makamında bulunup da sıfır servetle ayrılan ve ölenler ile, inanılması güç devasa servet edinenler; hem halk nezdinde ve hem de Allâh indinde, hiç bir olur mu?
Şu modern zamanların süslü vaatlerinin tek tek döküldüğü, adaletsizliğin ve ayrışmanın insanı hiçe saydığı sarsıcı, dehşet günlerden geçiyoruz.
Adorno’nun o meşhur; “Yanlış hayat, doğru yaşanmaz” sözü unutulmamalıdır. Zira en büyük tehlike, kötülüğün sıradan normal bir hadise gibi algılandığı ve insanın akl-ı selim ile düşünmekten vazgeçtiği gerçeğidir.
Bu yanlış düzenin içinde, doğru yolda olmak, doğru bir tefekkür ile hareket edebilmek ve sarsılmaz bir iradeye sahip olmak; bizi gerçek mükemmel bir insan yapabilir ve bu duygularla sahil-i selâmete çıkarabilir.
DİPNOTLAR:
(1) Kalem 68/4
(2) Müsned-i Ahmed, Sünen-i Darimî, İbn Sa’d Tabakât gibi eserlerde geçmektedir.
(3) Tabakat-ı İbn Sa’d, Tarih-i al-Taberi.
çok güzel bir yazı tebrik ediyorum selamlar.