EURONUR ÖZEL

Irkçılık Ve Barış Süreci Üzerine Bir Değerlendirme-6

Özel Makale / barış

Müsbet Milliyetçiliğe Evet, Menfi Milliyetçiliğe Hayır

Yazının başlığı, çoğunuzun ve özellikle konuya duyarlı dostların dikkatini çektiğini tahmin ediyorum.

Bu yazıda menfi milliyetçiliğin, yani ırkçılığın yaklaşık son iki asırdan beri tarihi seyir içerisinde, bütün insanlara verdiği zararları ve tahribatı ile müsbet milliyetçiliğin de tüm toplumların huzur ve mutluluğu için ne kadar lâzım geldiğini, hakkaniyetle ve adalet duyguları çerçevesinde nazarlarınıza arz edeceğim.

Belki sözlerimizi hiç kimse duymaz, kulak asmaz, önemsemez olsa bile; biz burada ister devlet, ister şahıslar bazında, ırkçılık adına yapılan fiil ve eylemlerin zararlarını dile getiriyoruz ki, bunlardan gereken dersler alınsın. Ve her kesimden toplulukların, huzuru ve refahı nasıl sağlanacaksa; o yolların araştırılması ve bu sorunlara adil bir çözümün üretilmesi ve bu illete doğru bir teşhis ile sağlıklı bir reçetenin uygulanmasını deklare etmektir.

Irkçılık, en genel anlamıyla insanların doğuştan gelen özelliklerine, yani “ırk”, etnik köken, dil, ten rengine göre üstün ya da aşağı görülmesi düşüncesidir. Bu sadece bir fikir olarak kalmaz; çoğu zaman ayrımcılık, dışlama, hatta şiddet ve sömürüye kadar uzanıp gidebilir.

Irkçılık, “üstün ırk” fikir ve varsayımlarına dayanır. Üstün ırk; milletini severken başkalarına husumet etmek ve hakir görmek, yani küçük görmek duygusuna isnad eder…

Bu aslında insanı aynen Yahudilerin Siyonizm denilen ırkçılık zihniyeti gibi bütün insanlığın nefretini celbeder.

Irkçılık iddiasında olanlara göre insanlar, biyolojik olarak keskin “ırklara” ayrılır. Bu “ırklar” arasında zeka, ahlâk, yetenek gibi konularda doğuştan farklar vardır. Bazı gruplar diğerlerinden “üstündür” ve yönetme hakkına sahiptir.

Ancak modern genetik bilimler bu iddiaların temelsiz olduğunu gösterir. İnsanlar arasında ten rengi, etnik köken gibi biyolojik, genetik ve fiziksel farklar olabilir, ama bunlar “üstünlük-aşağılık” gibi değerleri ortaya koymaz.

 Irkçılık ve Milliyetçilik Arasındaki Temel Farklar

Şu ayrımı iyi yapmak gerekir:
Kültürel farklılıkları nazara alıp konuşmak başka bir şeydir.
Bir grubu doğuştan aşağı görmek bambaşka bir şeydir.
Birincisi doğal ve hatta gereklidir diyebiliriz; ancak ikincisi ırkçılıktır.

Tarih bize şunu net biçimde gösteriyor ki; Irkçılık arttıkça çatışma, parçalanma ve zulüm artmıştır. Adalet, hak, hukuk ve herkese eşit muamele esas alındığında ise; toplumsal huzur, mutluluk ve kuvvet peyda olmuştur.

Irkçılık ile milliyetçilik çok farklı iki düşünce biçimidir. Yani ırkçılık, insanları biyolojik özelliklerine göre, etnik köken, fiziksel özellikler gibi daha nice vasıflarla üstün veya aşağı gören bir anlayıştır. Yani bir ırkın diğerlerinden doğuştan daha değerli, daha zeki ya da daha hak sahibi olduğu iddia edilir. Bu nedenle ırkçılık genellikle ayrımcılık, dışlama ve düşmanlık üretir.

Milliyetçilik ise bir millete aidiyet duygusu ve o milletin dilini, kültürünü, değerlerini koruma düşüncesidir. Burada esas olan “ırk” değil, ortak tarih, dil, kültür ve vatandaşlık bağlarını güçlü tutmaktır.
Modern, gerçek, müsbet bir milliyetçilik anlayışında, farklı etnik kökenlerden diğer milletler ve insanlar da dahil olabilir ve huzur içerisinde beraberce yaşayabilirler.

Burada en önemli fark;
Irkçılık dışlar ve üstünlük iddia eder.
Samimi Milliyetçilik bir aidiyet ve birlik duygusudur.

Milliyetçilik, eğer aşırıya kaçarsa ve başka milletleri küçümsemeye başlarsa “Şovenizm”e kayabilir. Bu noktada ırkçılığa yaklaşabilir ve zararlı hale gelebilir.

Peki Şovenizm ne demektir?
Irkçılık bazen Şövenizm namıyla ifade edilir. Buna göre, kendi milletini veya grubunu diğerlerinden üstün gören, saldırgan, abartılı ve fanatizm derecesindeki aşırı ulusçuluk akımıdır. Başka uluslara veya gruplara karşı düşmanlık, kin ve hoşgörüsüzlük besleyen bu tutum, saldırgan bir vatanseverlik anlayışını savunur.

Yine Şövenizm inancına göre: Kendi milletinin, ırkının veya grubunun en güçlü, en erdemli ve üstün olduğuna olan inancı ifade eder. Kendinden olmayanlara karşı düşmanlık, nefret ve küçümseme besler.

Şövenizm; saldırgan milliyetçilik anlamına da gelir ki, genellikle barışçıl ilişkileri reddederek, diğer milletlere karşı tehdit veya kaba güç kullanımını da meşru görür. Kendinden olmayanlara karşı mutlak nefret ve kin beslemekle kendini belli eder…

 Kur’an ve Bediüzzaman’a Göre Müsbet Milliyetçilik

Bu noktada Kur’an’ı Kerim’de geçen şu ayet çok büyük bir önem arz etmektedir:
“Bir topluma karşı beslediğiniz kin sizi tecavüze sevketmesin! İyilik ve güzellikte ve takva hususunda yardımlaşın, günaha (götüren şeylerde) ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun.”(1) buyurulmuştur.

Asrın alimi Bediüzzaman, bütün insanlığı alakadar eden bu milliyetçilik cereyanları hususunda da çok önemli izahatlarda bulunur. Ona da kısaca değinmek isterim.

Şu milliyetçilik duygusu insanın fıtratında olan önemli bir duygu olduğundan, ilgililere tabii olarak bu milliyetçilik fikrini terk ediniz denilmez. Ancak Bediüzzaman bu milliyet fikrini iki kısma ayırır.

Bunlardan biri müsbet (olumlu-faydalı) fikr-i milliyet.
Diğeri ise, menfi (olumsuz-zararlı) fikr-i milliyet.

“Menfi milliyet (ırkçılığın) işi gereği başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, tecavüzdür… İşte bu hikmettendir ki, beşerin saadeti, huzuru bozulmuştur.” (2) diye ifade eder.

Bu tarz cereyan eden menfi ırkçılık bahsinde, kişi ait olduğu topluluğu sevip yüceltirken, her yönden koruyup himmet ederken; kendi etnisitesi, topluluğu dışında kalanlara da husumet eder, öfkeli davranır, üstünlük kurmaya çalışır.

Yine Bediüzzaman;
“Müsbet milliyet, toplumsal hayatın dâhil-i ihtiyacından ileri geliyor; yardımlaşmaya, dayanışmaya sebeptir.”(3) diyerek müsbet milliyet fikrinin bir zaruret olduğunu nazara vermektedir.

Bu meyanda yine; ecnebilerin, özellikle Avrupa’lıların millet sevgisini ve bu himmet duygularını bizden aldıklarını ve benim de ciddi anlamda önemsediğim ifadeleri sadedinde;

“Hem o ecnebilerin bizden aldıkları fikr-i milliyetle bir ferdi, bir millet gibi kıymet alıyor.”
Ve can alıcı noktada, altı çizilmesi gereken şu ifadeleri dile getirir:

“Çünki bir adamın kıymeti, himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.”

Şu veciz cümleye dikkat edelim. Burada yararlı yani müsbet milliyetçiliği, bir kitap kadar anlam taşır şeklinde ifade etmektedir.

Başka unsurlara husumet etmeden, rekabet içerisine girmeden; ister Kürt, ister Türk, ister Arap veya ister başka bir milliyetten olsun; eğer o kişi milletini sever, ona fedai olacak kadar himmet eder, korur ve bütün varlığı ile hizmet ederse; o tek kişi, bir millet kadar kıymet alır.

Bu ne demektir? Bir kişi bir millet kadar değer kazanır, tasavvur ediniz.

Burada mühim olan, o hassas ölçüyü aşmamak ve muhafaza edebilmektir. Ulus devlet adına milliyetçilik yapanların zaman zaman ırkçılığa kaydıklarını görüyoruz ki; bunu hem vatan ve hem de tüm vatandaşlar açısından tehlikeli ve yanlış bir milliyetçilik anlayışı olarak görüyoruz.

Bu tarz düşünen milliyetçilerin yukarıda görüldüğü üzere; müsbet milliyetçilik anlayışı çizgisine gelmeleri gerekir ki, o zararlı fikirlerinden dönmüş olabilsinler.

Yine Bediüzzaman devamla bizde, “Herkes ‘Nefsî! Nefsî’ demekle ve milletin menfaatini düşünmemekle ve şahsî menfaatini düşünmekle bin adam, bir adam hükmüne düşer.

Yani: Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil. Çünki insanın fıtratı medenîdir. Ebna-yı cinsini (ait olduğu topluluğu) mülahazaya (düşünmeye) mecburdur. Şahsî hayatı, ancak içinde bulunduğu toplumsal hayat ile devam edebilir. Meselâ: Bir ekmeği yese kaç ellere muhtaç ve ona mukabil, o elleri manen öptüğünü ve giydiği libasla kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas ediniz. Hayvan gibi bir postla yaşamadığından, ebna-yı cinsiyle (diğer insanlarla) fıtraten alâkadar olmasından ve onlara manevî bir fiat vermeğe mecbur olduğundan, fıtratıyla medeniyetperverdir.

Menfaat-i şahsiyesine hasr-ı nazar eden (sadece şahsi menfaatlerini düşünen), insanlıktan çıkar, masum olmayan câni bir hayvan olur.”(4) diyerek, şahsi menfaatlerini milletin menfaatleri üstünde tutanın insan sıfatına layık olamıyacağını ifade eder.

Bütün bu anlatılanlardan anlaşıldığı gibi ırkçılık zihniyeti, sadece ait olduğu unsurun, kavmin yüceliğini savunur ve haklarını müdafaa eder. Burada toptan bir bakış açısı söz konusudur.

Oysa ki, tek başına bir anne ve babadan bile değişik ahlâk ve mizaçta insanlar, kardeşler doğabiliyor. Biri erdemli ve ahlâklı iken, diğeri ahlâksız olabiliyor. Biri iyilik severken, diğeri kötülükte zirve yapabiliyor. Biri nezaket, marifet sahibi iken, diğeri zerafet bilmez kaba bir insan olabiliyor.

Evet değil bir millet, bir topluluk, bir unsur; bir ailede bile iyiler ile kötüler bir arada bulunabiliyorlar. Dolayısıyla o tek ailenin, bir bütün olarak ne iyiliğinden ve ne de kötülüğünden bahsedilebilir. Zira, erdemli bir insan olmak ile iyilik ve güzellik, insanların bireysel mizaç ve ahlâkına bağlıdır.

Dolayısıyla bir milleti, bir topluluğu toptan kötülükle mahkum etmek, büyük bir vicdansızlık olacaktır.

Her zaman olduğu gibi bugün de kuvveti ele geçirenlerin zayıfları ezmeye ve zulmetmeye ve haklarını ihlâl edip, gasp etmeye çalıştıklarını görebiliyoruz.

Bu durumda, insan olan bir insana yapması gerekenlerin başında, haksızlıklara karşı durmak, hakkı ve hakikati savunabilmektir.

İşte burada altın harflerle yazılması gereken Hazreti Peygamberin bu müthiş ve gayet dikkatle okunması gereken, şu ikazını bilmemiz ve yürekten inanmamız gerekir ki, demiş:

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır”

Dilsiz şeytan olmamak için, bu veciz sözden alacağımız çok dersler vardır. Yeryüzünün hangi coğrafyasında olursa olsun, insan olmamız hasebiyle; bir topluluk eğer haksızlığa, zulme maruz kalmış ise; bunlar kim veya kimler olursa olsun, dini, inancı, ırkı, kavmi, nesebi ve rengi ne olursa olsun; bu haksızlıklara karşı çıkmak, susmamak; ancak bir insanı “dilsiz şeytan” olmaktan kurtarabilir.

Esef ile ifade ederim ki; bugün ülke olarak bölgemizin en geniş coğrafyasından tutun, çevremizde bulunan en dar daireye kadar cereyan eden haksızlıklara karşı susan, hiç ama hiç tepki vermeyen çokça dilsiz şeytanlar görüyoruz.

Bu itibarla ve bu noktadan hareketle, yeryüzünün her neresinde olursa olsun, tüm haksızlıklara karşı, “Hak, hukuk ve Adaleti” savunan birer “Hakkaniyet Milliyetçisi” ve fedaisi olmamız gerekir.

Dert etme…
Her gizli imtihan,
görünmeyen bir zaferin kapısını aralar.
Yeter ki kalbinde Allah’a güven olsun.

Sessizliğin bazen duadır, bazen teslimiyet,
İnsan anlamaz ama Rabbin duyar,

Ve zamanı geldiğinde sabrını güzellikle
taçlandırır.

Her yara bir gün çiçek açar.

“Rabbinin hatırına sabret..”(5)

DİPNOTLAR:

(1) Maide 5/2
(2) Sözler s.133
(3) Mektubat, s.323
(4) Tarihçe-i Hayat s. 99
(5) Müddessir/7

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu