![]()
Aileyi “anne-baba ve çocuklardan oluşan bir topluluk” olarak tarif ettiğimizde aslında bu bir çekirdek aile tarifi olmaktadır. Bir çocuğun sosyal ilişkiler sağladığı ilk topluluk ailedir. Buna göre aileyi, çocuğun sosyalleşmesi ve şahsiyetini geliştirmesini sağlayan bir sosyal yapı olarak kabul edebiliriz.
Sevgili Peygamberimiz (sav): “Doğan her çocuk fıtrat üzere doğar. Annesi babası onu ya Yahudi ya Hıristiyan ya da Mecûsî yapar…” diyerek çocuğun yetişmesinde ailenin etkisini belirtmiştir. Aynı zamanda Sevgili Peygamberimiz (sav): “Evlat kokusu, cennet kokusudur.” diyerek bizlere çocukları severek bir aile içinde Cennet kokusu almaya teşvik etmektedir.
Erkeklerin aile reisi olarak gözükmesi gerek aile işlerinin düzeni gerekse çocukların eğitiminde kadınların ikinci plana atılmasını gerektirmez. Her konuda olduğu gibi bu konularda da eşler birbirleriyle istişare ederek sorunları çözmeye çalışmaları gerekir.
Aile içinde varlıkları kabul edilmesi gereken çocukların terbiyesi konusunda, Rasûlullah’ı (s.a.v) örnek almak en güzel yoldur. Resûlullah (s.a.v) bir şeyi emrettiğinde bunu evvelâ kendisi tatbik eder, ardından insanlar bunu örnek alır ve O’ndan gördükleri gibi yaparlardı.
Bir Eğitim Metodu Olarak Örnek Olmak
Eğitim metotlarında da, bizzat yaparak/ uygulayarak öğretmek, sözle anlatmaya göre çok daha fazla tesiri vardır. Göstererek ve uygulatarak anlatmak %80-90 etkiliyse, sözle anlatmak yoluyla öğretmek %40-50 başarı sağlar. Allah Rasûlü (asm) da bu öğretim metodunu kullanmıştır. Meselâ bir emir varsa, bunu evvelâ kendisi en mükemmel şekilde yapmış; bir şeyden nehyetmişse de, ondan önce kendisi uzaklaşmıştır.
Aile içi sorunların çözülmesinde veya çocukların eğitiminde/yetiştirilmesinde eşler, ortak akılla fıtratlarına uygun davranıp işlerin üstesinde gelebilirler.
Çocuk Eğitiminde İman ve Ahiret İnancının Yeri
Eşlerin çocuklarına İslam’ı, imanı anlatmak ilk görevlerinden biri olmalıdır. “Çünkü bir çocuk küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdeta gayrimüslim birisinin İslamiyet’i kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabanî düşer. Bilhassa, peder ve validesini dindar görmezse ve yalnız dünyevî fenlerle zihni terbiye olsa, daha ziyade yabanilik verir. O hâlde o çocuk, dünyada peder ve validesine hürmet yerinde istiskal edip çabuk ölmelerini arzu ile onlara bir nevi belâ olur. Ahirette de onlara şefaatçi değil, belki davacı olur: ‘neden imanımı terbiye-i İslamiye ile kurtarmadınız? ’der. İşte bu hakikate binaen, en bahtiyar çocuklar onlardır ki, risale-i nur dairesine girip dünyada peder ve validesine hürmet ve hizmet ve hasenatı ile onların defter-i a’maline vefatlarından sonra hasenatı yazdırmakla ve ahirette onlara derecesine göre şefaat etmekla bahtiyar evlât olurlar.” (Emirdağ lah.86)
Elbette yalnızca İslam’ı, imanı anlatmakla iş bitmiyor. Bundan sonra ahiret inancını da çocuklara belletmek gerekir. Çünkü “çocuklar(ancak), ahiret imanıyla insanca yaşayabilirler ve insaniyetin istidatlarını taşıyabilirler. Yoksa elim endişeler içinde, kendini uyutturmak ve unutturmak için çocukça oyuncaklarıyla, haylaz bir hayatla yaşayacak. Çünkü her vakit etrafında onun gibi çocukların ölmesiyle onun nazik dimağında ve ileride uzun arzuları taşıyan zayıf kalbinde ve mukavemetsiz ruhunda öyle bir tesir yapar ki, hayatı ve aklı o biçareye âlet-i azap ve işkence edeceği zamanda, ahiret imanının dersiyle, görmemek için oyuncaklar altında onlardan saklandığı o endişeler yerinde, bir sevinç ve genişlik hisseder.” (Asayı Musa.8. meselenin hulasası) İşte bu durum o çocuğun fıtrata uygun bir davranış içine girdiğini gösterir.
Ailede Kız ve Erkek Çocukları Arasında Adalet
Çocuğun eğitilmesinde/yetiştirilmesinde erkek ve kız evladın ayrı yeri vardır.
Hizmetçisi Enes anlatıyor: “Bir Adam Hz. Muhammed (asm)’in yanında oturuyordu. Bir ara adamın oğlu geldi. Adam çocuğu dizine oturtarak öpüp sevmeye başladı. Biraz sonra kızı da geldi. Adam ise onu yanına oturtmadı ve hiç ilgilenmedi. Allah’ın Elçisi (asm)’in yüzü değişmişti, sert bir ses tonuyla sordu: ‘Niçin ikisini bir tutmadın?’” (M. Yusuf Kandehlevi, a.g.e., III/46)
Yine “Hz. Enes (ra) anlatıyor: Resûlullah (sav) buyurdu ki: ‘Buluğa erinceye kadar kim iki kız evladı yetiştirirse -parmaklarını birleştirerek- kıyamet günü o ve ben şöyle beraber oluruz.’” (Müslim, Birr 149) Böyle müjdeli bir haberi duyup da çocuklarının eğitimini aksatan insan normal bir insan mıdır, sizce?
Öfke Kontrolü ve Doğru Sözlülük
İnsanlarla, özellikle de çocuklarla iletişimde sövmek, lanet etmek Hz. Peygamber (asm) tarafından kesinlikle yasaklanan hususlardan biridir. Lânet etmek, dua yoluyla bir şeyin Allah’ın rahmetinden kovulmasını ve uzaklaştırılmasını istemektir.
Bu konuda Resûlullah (asm) şöyle buyurmuşlardır: “Kul bir şeye lânet ettiği zaman o lânet semâya yükselir. Fakat (lânet çok korkunç bir hadise olduğundan) gök kapıları (korkularından onu kabul etmek istemezler de) hemen onun önünde kapanıverirler. Bunun üzerine lânet yere iner; (fakat) onun önünde yer kapıları da kapanır. Sonra (gidecek bir yer bulamadığından) sağa-sola meyletmeye başlar. (Sağa ya da sola gitmek için de) bir izin bulamayınca, (gerçekten lânet edilmeye lâyık) ise lânet edilen kimseye döner. (Lâyık) değilse lânet edene döner.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 45/4905)
Onun için bizler de öfke ile çocuklarımıza beddua/lanet etmememiz gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (asm) “Gereğini yapmaya gücü yettiği halde öfkesini yutan kimsenin kalbini, Allah, emniyet ve îmânla doldurur.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 3/4778) diyerek bizlere öfke kontrolünün önemli olduğunu belirtiyor.
Yine öfke konusunda Ebû Hureyre (ra)’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur. “Gerçek babayiğit, güreşte rakibini yenen değil, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olan kimsedir.” (Buhârî, Edeb 102; Müslim, Birr 106-108)
Demek dinimizde övüp takdir edilen kişi, yarışta, güreşte rakibini yenen kimse değil, öfkelendiğinde bile nefsini kötü bir söz ve davranıştan alıkoyabilen kişidir. Onun için, çocuklarımızla iletişimde sonuçta olabilecek zararı düşünerek öfkelenmemeye çalışmak gerekir.
Allah Rasûlü (s.a.v.), insanları yalandan ve ona götürebilecek her türlü davranıştan sakındırmıştır. Hatta bunlara, birçok kimsenin önemsemediği çocuklara yalan söylemeyi ve yalan söyleyerek şaka yapmayı da dâhil etmiştir. Nitekim bir defasında Resûlullah, bir annenin çocuğunu çağırıp, “Gel sana bir şey vereceğim.” dediğini işitince kadına, “Ona ne vereceksin?” diye sormuş, “Kuru hurma.” cevabını alınca da şöyle buyurmuştur: “Dikkatli ol, ona bir şey vermemiş olsaydın, bu senin için bir yalan olarak yazılacaktı.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 80) Öte yandan Allah Resul’ü (sav), “Yalandan kaçının. Çünkü ister ciddi olsun, isterse şaka yollu olsun yalan söylemek Müslümana yakışmaz.” (İbn Mâce, Sünnet, 7) buyurmuştur.
O, doğru sözlülük konusunda o kadar titizdir ki, “İnsanları güldürmek için yalan söyleyen kimselere yazıklar olsun.” buyurup, şaka da olsa bir insanın yalanı terk etmediği sürece tam anlamıyla mümin olamayacağını haber vermiştir. (İbn Hanbel, II, 353)
Öfke, asabilik fıtratta olan özellikler olmasına rağmen bunlardan kaçınılması ve yalandan da her zaman ve halde kaçınmak gerektiğini hem kendimize hem çocuklarımıza belletmeliyiz.