EURONUR ÖZEL

İsm-i Hayy ve Muhyi: Canlılığın Muhteşem Sırrı

Özel Makale / sır

Kâinatın Kalbindeki Esrar

İnsanlık tarih boyunca “Hayat Nedir?” sorusuna cevap aramıştır. Bilimin en gelişmiş çağında dahi, bu soru hâlâ sırrını korumaktadır.

Risale-i Nur’un Otuzuncu Lem’a’sının Beşinci Nüktesi, bu sırra doğrudan bir pencere açar ve hayatı; kâinatın rastgele bir olgusu değil; Yüce Yaratıcı’nın (Allah’ın) “Hayy” (Ezeli, Ebedi ve Zâtıyla Kaim Hayat Sahibi) ve “Muhyî” (Hayat Veren ve Canlıları İdare Eden)  isimlerinin en parlak; en vazgeçilmez imzası olarak tanımlar.1

Bediüzzaman Hazretleri, hayatı kâinatın adeta ruhu; neticesi ve gayesi olarak ele alır. Kur’an’ın iki temel ayetinin ışığında bu hakikati derinleştirir:

Rum Sûresi 50. Ayet’in “haşirdeki (dirilişteki) müjdesi” ve Ayetü’l-Kürsî’nin “Hayy ve Kayyûm” isimlerindeki mutlak kemal ve bağımsızlık beyanı.2

Hayat, kuru ve cansız maddeler üzerine konulmuş bir Kudret mucizesidir; kâinatın en büyük neticesi ve en parlak nurudur.

Hayat: Kâinatın Süzülmüş Hülâsası

Risale, hayatı; “kâinatın en süzülmüş hülâsası” ve “en mükemmel meyvesi” olarak niteler. Bu, kuru madde yığınlarından ibaret görünen evrenin; aslında canlılığı netice vermek üzere ince bir sanatla kurulmuş bir makine olduğu anlamına gelir.

Modern fizik, kütle çekim sabiti; elektromanyetik kuvvetin gücü ve proton-nötron kütle farkı gibi evrensel sabitlerin; hayatın oluşabilmesi için inanılmaz derecede dar sınırlar içinde ayarlandığını gösterir. Bu sabitlerden birindeki küçücük bir sapma dahi, karbon temelli hayatın varlığını imkânsız kılardı. Bu, evrenin ‘Hayat İçin İnce Ayar’ (Fine-Tuning) olarak bilinen hassas tasarımını ortaya koyar.3

Kâinat, hayatın sahnelenmesi için özel olarak tasarlanmış devasa bir “dekor” gibidir. Bu dekorun gayesi, üzerindeki bütün ilâhî isimleri gösteren “canlı tablosudur.”

Hayatın temel kimyasalı olan suyun (H₂O), yoğunluğunun katı hâlinde (buz) sıvı hâlinden daha düşük olması; okyanusların dipte donmasını engeller ve su altı hayatın devamını sağlar. Bu, hayatın devamı için “Evrensel Bir İnayet (Özen)” bulunduğunun somut kanıtıdır.

Hayatın Ehadiyet Sırrı: Küçükte Küllü Göstermek

Hayatın en dikkat çekici özelliklerinden biri, Risale’de belirtildiği gibi; “cüz’i (küçük) bir mahlûku bir kâinat hükmüne getiren mucizekâr hakikat” olmasıdır. Bu, “Ehadiyet Sırrı”dır.

Her bir hücre, her bir arı; her bir insan; kâinatı yöneten bütün ilâhî kanunların ve esmânın (isimlerin) bir minyatürünü; bir fihristesini taşır. Seni yaratan, bütün kâinatı yaratandan başkası olamaz. Çünkü sana hayat veren kudret, tüm kâinatı idare eden kudretin aynı olmalıdır.

İnsan Genomu (DNA), sadece 3 milyar baz çiftinden oluşan küçük bir moleküler yapı olmasına rağmen; vücuttaki trilyonlarca hücrenin inşası ve işleyişi için gereken tüm bilgiyi barındırır. Dahası, bu bilginin okunup onarılması ve çevre şartlarına göre yönetilmesi (Epigenetik kontrol); kâinatın bütün kanunlarının bir damlada toplanması demektir. Bu, “küçük bir çekirdekte koca bir ağacın fihristesinin yazılması” hadisesidir. DNA, Hayy isminin sanatkârane bir mührüdür.4

Kâinatta cereyan eden olayların büyük çoğunluğu, “Hikmet-i İlâhî” gereği; bir düzen ve intizam içinde; fizik kanunları veya biyolojik süreçler gibi “zahirî sebepler”e bağlanmıştır. Bu genel kural, Kudretin tasarrufunu bir “perde” arkasında tutarak kulluk edebini muhafaza eder.

Mesela; hastalık, musibet, ölüm gibi; aklın ve nefsin nazarında zâhirî çirkinlik arz eden hadiselerin şikâyet ve itiraz okları; doğrudan Kutsal Zât’a yönelmesin diye; araya Azrail (a.s.) ve hastalıklar gibi vesileler konulmuştur. Bu, ilâhî izzetin (ululuğun) korunması ve kulluk edebinin muhafazası içindir.

Aynı şekilde; habis (pis) ve süflî (aşağı) görünen maddelerle doğrudan mübaşeret (temas) etmek, Kudret’in mutlak kudsiyetine (temizliğine) münafi (zıt) gelmemesi için sebepler perde olarak kullanılır.

Perdesiz İhya: Tevhidin En Parlak Delili

Bu genel sebebiyet kuralının en büyük istisnası ve en önemli ayrımı, Hayat (İhya) fiilinde tecelli eder.

Risale-i Nur, hayatla yakından ilişkili olan rızık, şifa ve hastalık gibi fiillerde dahi zahirî sebeplerin (ilaç, gıda) bir perde olmasına rağmen; “İhya” (Hayat verme) fiilini bu perdenin kapsamından ayrı tutar.

Hayatın özü, kirsiz, noksansız ve kusursuzdur. Şikâyet ve itirazı davet edecek bir çirkinlik barındırmaz. Bu mutlak temizlik sebebiyle; araya hiçbir perde girmeksizin doğrudan “Muhyî” ismine ait olduğunu belirtir. Hayatın kaynağı doğrudan doğruya Kayyûm-u Zülcelâl’in kudret eline teslim edilmiştir.

Bu perdesizliğe dair Kur’an’ın verdiği en çarpıcı örneklerden biri, Hz. İsa’nın (a.s.) Allah’ın izniyle ölüyü diriltme mucizesidir (Âl-i İmrân Suresi, 3:49).5

Hiçbir sebebe bağlanmaksızın gerçekleşen bu mucize, İhya fiilindeki mutlak tevhid ve kudret tecellisini gösterir.

Yağmur da, cansız toprağın yeşermesine ve ondan binlerce canlının; rızkın çıkmasına sebep olan bir “ihya” (diriltme) fiilidir. Kur’an-ı Kerim’de, yeryüzünün yağmurla diriltilmesi; sık sık ahiretteki ölüleri diriltme mucizesine ve kudretine delil olarak gösterilir.

“İnsanlar ümitsizliğe düştüklerinde yağmuru indiren ve rahmetini yayan yalnızca O’dur.” (Şûrâ Sûresi, 42:28).6

“Hüve” (O’dur) kelimesi, yağmurun indirilmesi işini bizzat Yaratıcı’ya tahsis eder. Bu, ihtiyacımız anında ellerimizi göğe kaldırmamız için Rabbânî bir davettir.

Hayat, sanat-ı Rabbâniyenin en temiz, en latif, en mükemmel nakşıdır. Bu yüzden Hayy ve Muhyî isimleri, bu şaheser üzerinde doğrudan doğruya ve perdesiz tecelli eder.

Modern bilim, cansız maddeden (inorganik kimyasallardan) canlı bir hücrenin (Hayat) nasıl ortaya çıktığını hâlâ açıklayamamaktadır.

Louis Pasteur’un yaklaşık 1859’da yaptığı deneylerle kesinleşen “Canlı ancak canlıdan gelir” (Biyogenez) prensibi, hayatın cansız madde tarafından üretilemeyeceği gerçeğini ilmi bir kural olarak koymuştur.7

Bu, cansız atom ve moleküllerin “yaşa” emriyle canlanmasının; maddî sebepler zinciriyle izah edilemeyen gaybî ve doğrudan bir müdahale olduğunu teyit eder.

Hayatın ve onunla yakından ilişkili olan rızık, şifa gibi nimetlerin perdesiz olarak Yaratıcı’ya tahsis edilmesi, Kur’an’da “hasr (kısıtlama)” üslubuyla kesin bir dille ifade edilir.

“Şüphesiz rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan O’dur (Hüve’r-rezzâk).” (Zâriyat Sûresi, 51:58).8

Nahiv (cümle bilgisi) kaidesince “Hüve’r-rezzâk” (Yalnızca O Rızık Veren’dir) ifadesi, rızık verme fiilini sadece Allah’a münhasır kılar.

Bu hasr üslubu, bizi besleyen zahirî gıdalar veya ilaçlar sadece ince bir perde olsa bile, Minnettarlık ve şükrün doğrudan rızkı ve hayatı verene; yani “Hayy-ı Kayyûm”a ait olması gerektiğini kesinleştirir.

Eğer hayat gibi temel bir nimet, tamamen sebeplere bırakılsaydı; biz, teşekkür ve ibadeti; aracı vasıtalara dağıtırdık ve mutlak tevhid zedelenirdi.

Hayatın istisnaî olarak perdesizliği, “Lâ ilâhe illâ Hû” (O’ndan başka ilah yoktur) nidasını en parlak şekilde ispat eden; kâinatta iştiraki reddeden bir “Sikke-i Ehadiyet”tir (birlik mührü).

Hayatın Gayesi ve Ahiret: Sonsuzluk İstidadı

Mademki hayat, kâinatın en büyük neticesidir; bu netice “fâni ve kısa dünya hayatına münhasır olamaz.” Bu, akıl ve hikmetin reddettiği en büyük bir muhal (imkânsızlık) olurdu.

Bediüzzaman Hazretleri, eğer ahiret olmasaydı; insanın en kıymettar nimeti olan aklın; “geçmişin hüzünlerini ve geleceğin korkularını” düşünmekle; bir lezzete dokuz elem karıştıran en musibetli belaya dönüşeceğini söyler.

Kalbimizdeki “sonsuz sevgi (muhabbet)” ve “ebedi beka arzusu,” bu fani dünya ile tatmin edilemez. Sevdiğimiz her şeyin ölüme mahkûm olduğu bir dünyada, sonsuz sevgi fıtratı anlamsızlaşır.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.)’ın “Ben, güzel ahlâkın güzelliklerini tamamlamak için gönderildim.” anlamındaki hadisi; insanın yaratılışındaki bu yüksek kemal istidadına işarettir.9

Bu kadar yüksek cihazatla donatılan ruh, elbette Hayy ve Muhyî olan Zât tarafından yok edilmeyecektir. Ruhumuzdaki ebediyet arzusu, Yaratıcının; “Hayat-ı Ebediye” vaadinin en kuvvetli delilidir.

Bizi Yaratan, midemizin küçük rızık duasını dahi duyup leziz taamlarla kabul ederken; nev-i insanın en azametli; en yüksek ve umumî duası olan “ebedi beka” niyazını işitmezlik edip; o hayatı ve ruhu ebediyen yokluğa mahkûm edebilir mi? Hâşâ! Bu, O’nun nihayetsiz Rahmetini ve Kemal-i Hikmetini inkâr etmek olur.

Hayy ve Muhyî isimlerinin her baharda yeryüzünü “bir anda, kusursuz ve toplu halde” diriltmesi (ihyâ-yı arz), insanın tek tek diriltilmesinin (Haşir) ne kadar kolay olduğunu gösteren somut ve göz önündeki bir numunedir.

“Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O her şeye hakkıyla kadirdir.” (Rum Sûresi, 30:50).10

Hayatın getirdiği en büyük donanım olan akıl ve ruh, fıtraten ebediyet ister. Bu, yaratılmışların en şereflisi olan insanın; Hayy-ı Kayyûm’dan beklediği “en büyük duadır.” Mutlak Hikmet ve Rahmet, bu duayı Cennet ve Beka ile kabul etmiştir.

Şükür ve İbadet Kâinatın Özüdür

Hayatın tüm bu mucizevî vasıfları ve kudret imzaları, bizi tek bir nihai gayeye ulaştırır: “Şükür ve İbadet.”

Hayatın doğrudan ve perdesiz verilmesi, şükür ve ibadetin de aracısız olarak doğrudan Hayy ve Muhyî olan Yaratıcı’ya sunulması gerektiğini kesinleştirir.

Hayat, tüm kâinatın en büyük neticesi olduğu gibi; bu hayatın da en büyük neticesi; hayatı veren Zât’a karşı “hamd, şükür ve muhabbetle” mukabele etmektir.

İşte bu sebeple Kur’an, bizden gelen minnettarlık ve kulluk eylemlerinin; doğrudan O’na yönelmesini ister.

“Şayet şükreder ve iman ederseniz, Allah size ne diye azap etsin ki? Allah Şâkir (Şükre Karşılık Veren) ve Alîm’dir (Her Şeyi Bilendir).” (Nisâ Sûresi, 4:147).11

Bizler, yeryüzünde Hayy isminin cilvesiyle parlayıp sönen, kısa bir ömür misafirliğinde bulunan fani tecellileriz.

Bize düşen, bu muhteşem sanatı görerek; hayatımızı bir “teşekkürnameye” dönüştürmek ve asıl yurdumuz olan “Hayat-ı Ebediye”ye lâyık bir hazırlık yapmaktır.

Zira dünyada hayat varsa, Hayy’ın sırrını anlayanlara dâr-ı bekada (sonsuzluk yurdunda) ebedi hayat vardır.

Hayat Bir Teşekkürnamedir, Gaye Sonsuzluktur

Ey bu muhteşem kâinatın en değerli misafiri!

Bütün bu ince ayarlar, bu hassas tasarımlar ve hayatın doğrudan Kayyûm-u Zülcelâl’in kudret eline perdesiz teslim edilişi; bize sadece bir hakikati gösterir:

Biz, sıradan bir tesadüfün eseri değiliz; aşk ile yaratılmış bir sanat eseriyiz.

Unutmayalım ki, üzerimizdeki Hayy ve Muhyî isimlerinin tecellisi o kadar temiz; o kadar kusursuzdur ki; Yaratıcımız araya hiçbir vesile koymaya tenezzül etmemiştir.

Bu, bize karşı gösterilen nihayetsiz şefkatin ve ilginin en parlak delilidir. Bizi besleyen her rızık, aldığımız her nefes ve kalbimizdeki her atış; O’nun bize duyduğu sevginin aracısız bir ikramıdır.

Ebediyet Yakarışı

Mademki hayatımız böyle bir paha biçilmez kıymete sahiptir; akıl, ruh ve kalp ile donatılmış olan bizlerin en büyük arzusu da fani bir dünya ile sonlanamazdı. Fıtratımızda kök salmış o yakıcı ebediyet arzusu, o sonsuz beka niyazı; Yaratıcımızın bize verdiği en büyük ümittir.

Bir anne, yavrusunun en küçük dileğini dahi işitip yerine getirirken; bizi yoktan var eden; bize akıl ve aşkı bahşeden Rabbimiz; yarattıklarının en şereflisi olan insanın ebediyet duasını işitmezlik edebilir mi?

Hâşâ! Bu, O’nun nihayetsiz Rahmetine ve Mutlak Hikmetine yakışmaz.

Hayy ve Muhyî isimleri, her bahar kupkuru toprağı cennete çevirerek; o sonsuz vaadini gözlerimizin önünde sergilemektedir. Bizi topraktan bu kadar kolay dirilten Kudret, bizi ebediyete götürmeye de elbette kadirdir.

Vazifemiz: Teşekkürnameyi Tamamlamak

Öyleyse, hayatımızın her anı, bu muazzam hediyeye layık bir teşekkürnameye dönüşmelidir. Hayatın perdesiz verilmesi, şükrümüzün de aracısız; içten ve coşkulu olması gerektiğini emreder.

Kulluk (ibadet), minnettarlık (şükür) ve derin bir muhabbet ile O’na yönelmek, bu kısa dünya misafirliğinin en yüce gayesidir.

Hayatımız bir emanettir. Kalbimiz ise O’nun tecellilerine ayna…

Bizler, yeryüzünde fani bir ömürle parlayıp sönen; ancak ruhunda ebediyetin sırrını taşıyan sevgili yolcularız.

Bize düşen, bu muhteşem sanata hayran kalmak; her nefeste şükretmek ve yüzümüzü asıl yurdumuz olan Hayat-ı Ebediye’ye çevirerek hazırlığımızı yapmaktır.

Zira biliriz ki, dünyada bu sırrı; bu şefkati ve bu daveti anlayanlara; sonsuzluk yurdunda ebedi hayat vardır.

 

Dipnotlar:

  1. Nursî, Bediüzzaman Said. (2020). Lem’alar. İstanbul: Sözler Yayınevi, Otuzuncu Lem’a, Beşinci Nükte.
  2. Rum Sûresi, 30:50; Bakara Sûresi, 2:255 (Ayetü’l-Kürsî).
  3. Davies, Paul. (2007). The Cosmic Jackpot: Why Our Universe is Just Right for Life (Kozmik Büyük İkramiye: Evrenimiz Neden Yaşam İçin Tam Uygun). (Evrenin hayat için olağanüstü hassas ayarları üzerine temel bir kaynaktır).
  4. Biyoloji/Genetik: Hayatın bilgiyi en yoğun ve karmaşık şekilde saklama mekanizması olarak DNA’nın yapısı ve Epigenetik kontrol mekanizmaları, kâinatın en büyük sırlarından biri olarak kabul edilmektedir.
  5. Âl-i İmrân Suresi, 3:49. (Onu İsrailoğullarına peygamber olarak gönderecek. O da diyecek ki: Ben size Rabbinizden bir âyetle geldim. Size çamurdan bir kuş sureti yapar, sonra ona üflerim; o da Allah’ın izniyle kuş oluverir. Anadan doğma körleri ve abraşları iyileştirir, Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim. Ayrıca, size, evinizde ne yediğinizi ve ne sakladığınızı haber veririm. Eğer inanan kimselerseniz, bunda sizin için bir âyet vardır).
  6. Şûrâ Sûresi, 42:28.
  7. Pasteur, Louis. (Yaklaşık 1859). (Modern biyolojinin temelini oluşturan ve spontan jenerasyon teorisini çürüten Biyogenez prensibi, cansız maddeden hayatın kendiliğinden oluşamayacağını ilmi olarak kanıtlamıştır).
  8. Zâriyat Sûresi, 51:58.
  9. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/381; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, 10/191 (Hadisin sahih kaynakları).
  10. Rum Sûresi, 30:50.
  11. Nisâ Sûresi, 4:147.

 

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu