Isparta’nın gülleri

Hep o gülleri koklamıştık…

Kimi kırmızı,

Kimi beyaz,

Kimi sarı gülleri…

Güller gülistanını bekliyordu…

Asırların ve yılların beklediği sultanı…

Isparta’nın taşı ve toprağı kurumuştu…

Rahmet bulutları o zaman adeta cuş-u huruşa gelmişti…

Kendisini aslen birkaç cihet ile Ispartalı biliyordu…

O Bediüzzaman idi.

Kahır ve çilelerin insanı…

Bir müddet Isparta’da kaldıktan sonra etkili ve yetkililer onu Barla’ya sürmeye karar verdiler.

Mevsim kış, Eğridir gölü buz tutmuştu.

Mahir bir kayıkçıya emir verildi.

Kayıkçı:

“Buzlar çözülsün öyle götürsek, tehlikeli olabilir efendim!”

Fakat emir yüksek yerden gelmişti.

Kayıkçı ve jandarmalar hazırdı.

Kayık hareket etti.

Hiç görmedikleri bir şahıs ile karşı karşıya idiler.

Herkes suskun ve sessiz idi.

Kayıkçı merakından ölüyordu.

Kimdi bu zat?

Ondan niçin korkuyorlardı?

Kulağına eğildi ve jandarmaya sordu:

“Komutan efendi, bu zat kimdir?”

Jandarma, yavaşça kulağına söyledi:

“Bu zat Ankara’ya kafa tutmuş.”

Kayıkçı meseleyi anlamıştı…

Gerisini sormadı.

Ankara’ya kafa tutmak ne demek?

Hele o yıllarda…

İşte Nur’un yolculuğu burada emeline ulaşacak idi.

O zaman Isparta gülleri bir başka açmaya başladı.

Açtıkça açtı, açtıkça açtı…

Etrafa saçdığı kokular doğudan batıya kadar ulaştı.

Bu köyü kendi köyü gibi kabullendi.

Barla ile Isparta’yı aynı anlamda gördü.

Atabey, Bedre, İslamköy, Sav, İlama, Senirkent ve Eğridir…

Bu beldelerin cihangir gençleri “Isparta Kahramanları” ünvanını aldılar.

İlim, tekniğe meydan okudu.

Kaleme alınan on binden fazla kitap dünyanın dört bir tarafına yayıldı.

“Yaz kardeşim” dedi.

Yazdılar.

“Oku kardeşim” dedi.

Okudular.

Ardından hapis ve tazyikler başladı.

Onu diyar diyar sürdüler.

Her sürüldüğü yerde, sürünen insanlar ayağa kalktı.

Hapishane duvarları irşad kürsüsü oldu.

Kader kalemi ile çizilen hayat levhaları mana kazanmaya başladı.

Bir metrekarelik mekânı olmadığı halde, onun niçin evlenmediğini sorgulamaya başladılar.

Rahatını Kur’ân’a hizmette buldu.

Yüz otuz parça Risaleler âlemi aydınlattı.

Evlere girdi,

İş yerlerine girdi,

Hapishanelere girdi,

En önemlisi kalplere ve gönüllere girdi.

Isparta’yı “taşı ve toprağı ile mübarek” kabul etti.

Ve en son yolculuğuna buradan başlamıştı.

Ardından yiğit gençler ve Saidcikler bıraktı.

İşte Isparta böyle bir beldenin adıdır.

Ülkenin her bölgesine imzasını attı.

“Hiçbir kuvvet Anadolu’nun sinesinden onu çıkaramaz” diye kesin bir tesbitte bulundu.

Ona dost başbakanlar çıkardı.

Bütün halkına duâlarda bulundu.

En halis ve sadakatli talebeleri buradan çıktı.

İşte mevlidler bu açıdan önemlidir.

Her yıl, her ay, her dem uğrasanız bile tekrar gidilecek ve görülecek Nur menzilleridir.

Akd-i uhuvvettir,

Sıla-i rahimdir,

Bir ahde vefadır,

Bir ilânnamedir,

Bir hasretlik gidermedir.

Çam Dağı, Cennet bahçesi, Üstadın yıllarca kaldığı evi ve çınar ağacı…

Bir çok Nur Talebesinin medfun olduğu kabristanı…

Bindokuzyüzelliden sonra Barla’daki kaldığı evi,

Ve Eğridir Gölü…

Üstadın bindokuzyüzelliden sonra  Isparta’daki kaldığı evi…

Vaktinizi buna göre yapınız.

Bu güller diyarını, bu Nur menzillerini bir daha görünüz.

Üç kuruşluk dünya menfaati için, semeresiz meşakkatlerimiz için bu manevî havadan mahrum kalmayalım.

Güller şehri, güller bahçesi…

Seni sevenlerin geliyor haftaya, hazır mısın?

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*