EURONUR ÖZEL

İşte Bu Bizim Hikâyemiz

Özel Makale / Hikâye

Bizim Hikâyemiz

Hayat denilen bu uzun, bazen engebeli, bazen de yokuşlu yolda herkes kendine sığınacak bir liman, yolunu aydınlatacak bir pusula arar. Kimi şöhretin ve alkışların geçici parlaklığına kapılır, kimi servetin ve hırsın koşturmacasında ömrünü tüketir. Bizim hikâyemiz ise bir bahar sabahı, gönlümüzün derinliklerine düşen o ilk nur Şuasıyla başladı.

Bizler, Bediüzzaman Said Nursi’nin kalbimize elmastan bir kalemle nakşettiği o Asâ-yı Musa’dan akan bir Nur Çeşmesinden içmeye doyamayan, Risale-i Nur’un talipleriyiz. Ama öyle Kaf Dağı’nın arkasında yaşayan, toplumdan kopuk, dünyadan elini eteğini çekmiş insanlar sanmayın bizi. Biz tam da hayatın ortasındayız; bir klavyenin başında, bir fırının sıcak ekmek kuyruğunda, sabahın erken saatindeki otobüs durağında, bir üniversite amfisinde, bir fabrikanın gürültülü çarkları arasında ya da bir esnaf dükkânının çay kokan masasındayız.

Farkımız ise sadece baktığımız gözlükte gizli: Biz dünyaya “mânâ-yı harfî” gözlüğüyle bakarız. Yani her şeyi kendi adına değil, onu Harika bir Sanatla yaratan Sanatkârı adına, O’nun bir mektubu, bir eseri olarak görüp okuruz. “Elhamdü lillâhi alâ dini’l-İslâm ve kemâli’l-îman.”

Mânâ-yı Harfî: Her bir şeyi Rabbimizden bir mektup gibi okumanın yoludur.

“Sıradan” bir günde başımızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda, bizim için sadece mavi bir boşluk ya da rastgele sürüklenen bulut yığınları yoktur orada. Kur’ân-ı Hakîmin sırr-ı i’câzıyla hakikî bir tefsiri olan Risale-i Nur bize kâinatın bir “Kitab-ı Kebir” olduğunu öğretti.

Baharın Gelişi ise bizim için sadece havaların ısınması ve tabiatın canlanması değildir; toprağın altından milyonlarca bitkinin, çiçeğin şaşırmadan, karıştırmadan, kusursuz bir intizamla yeniden diriltilmesidir. Baktığımız her çiçekte, gözümüzün önünde sergilenen muazzam bir haşir (Ba’sü Ba’del-Mevt) provası görürüz. Ve Haşir Risalesi bizi ahiretin sokaklarında dolaştırır.

Gece ve Gündüz ise birer basit zaman dilimi değil, zaman çarkının dönerek bize bu dünyanın fani olduğunu, asıl ebedî vatana hazırlanmamız gerektiğini hatırlatan tatlı ve şefkatli birer ikazdır. Gece-gündüzün dönmesinde her dost veda eder, kaybolur.

“Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneşi dahi o halketmiştir.” Mektubat / Hakikat Çekirdekleri

İşte bu bakış açısı, kalbimize öyle bir teslimiyet ve huzur verir ki; en küçük bir karıncanın rızkının önünü konulmasından, başımızın üstünde direksiz duran yıldızların muhteşem dengesine kadar her şeyde Şefkatli ve Kadir bir Yaratıcı’nın mührünü, imzasını ve esmai hüsnasının tecellilerini okuruz.

Nur Talebesi ve Hayat Hikayesi

Hayatın gökyüzü her zaman açık ve güneşli değildir; bazen fırtınalar kopar, şimşekler çakar. Hastalıklar kapıyı çalar, dertler üst üste gelir, beklenmedik kayıplar yaşarız. Peki, bir Nur talebesi hayatın bu sert rüzgârları karşısında nasıl durur?

Biz acıyı yok saymayız, ama acının ve musibetin içinde kaybolup kaderi sorgulamayız da. Biliriz ki bu dünya bir rahat etme yeri, bir zevk mekânı değil; bir imtihan meydanı, geçici bir “misafirhane”dir. Burası ruhun piştiği, olgunlaştığı ve elmas ile kömürün ayrıştığı bir imtihan salonudur.

Başa bir musibet geldiğinde: “Bu da geçer yâ Hu” der, teselliyi Yine O’nda ararız.

Risale-i Nur’dan aldığımız dersle biliriz ki; hastalıklar ve sıkıntılar insanın ömrünü zayi etmez, aksine her bir dakikasını bir saat ibadet hükmüne getirebilir. İnsana kendi acziyetini ve fakirliğini hatırlatır, gururu kırar, Rabbinin dergâhına sığınmasına vesile olur.

Gönlümüze bir ferahlık, bir nimet geldiğinde ise Allahın izniyle şımarmayız.

“Bu benim zekâmın, benim kabiliyetimin veya çalışmamın eseri” diyerek Karunlaşmak yerine; “Haza min Fadli Rabbi”, bu doğrudan O’nun bir ikramı ve rahmetidir” der, kalbimizle ruhumuzla bütün zerratımızla şükrederiz.

Bizim hikâyemizde kin, nefret, öfke ve düşmanlık barınamaz. Çünkü “Biz muhabbet fedâileriyiz, husûmete vaktimiz yoktur”, “Bizim düşmanımız cehalettir, zarurettir, ihtilaftır.”

İnsanlara bakarken onların hatalarına, günahlarına değil; özlerindeki o kıymetli cevhere bakarız. Biri bize kötülük etse dahi, “O adamın içindeki fena sıfata düşmanlık et, şahsına değil” düsturuyla hareket ederiz. İnsanların imanının kurtulması, kalplerine bir zerre dahi olsa iman huzurunun girmesi için çırpınırız.

Haftanın belirli günlerinde, mütevazı bir odada, bir çay bardağının etrafında toplanıp saatlerce Risale-i Nur külliyatından dersler okumamızın, o hakikatleri heyecanla paylaşmak istememizin tek bir sebebi vardır: Dünyanın karmaşasında yorulmuş, kalpleri dünyalara sığmayan insanların o küçük yüreklerini hakiki imanla, marifetullahla ferahlatmak.

Toplumun geneli için ölüm; ürkütücü, soğuk ve her şeyin sonu olan bir karanlıktır. Oysa Nur talebesinin dünyasında ölüm, korkulacak bir ejderha değil; dünya zindanından terhis olma, ebedî saadet sarayına geçiş yapma ve başta Peygamber Efendimiz (a.s.m.) olmak üzere bütün dostlara kavuşma köprüsüdür.

İşte bu yüzden bir Nur talebesi geleceğe kaygıyla, geçmişe pişmanlıkla bakmaz. Anı yaşar, O’nun namına yaşar.

“Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.” Mektubat / Hakikat Çekirdekleri

Biz dünyayı ve içindekileri O’nun namına, O’nun sanatı olduğu için severiz. Geceler ne kadar kararırsa kararsın,

“iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirtleri dahi, bulundukları kasaba, karye ve şehirlerde, hizmet-i imaniye itibarıyla âdetâ birer gizli kutup gibi,

mü’minlerin mânevî birer nokta-i istinadı olarak,

bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde,

kuvve-i mâneviye-i itikadları cesur birer zâbit gibi,

kuvve-i mâneviyeyi ehl-i imanın kalblerine verip mü’minlere mânen mukavemet ve cesaret veriyorlar.” Şualar / 8. Şua

İşte bu bizim hikâyemiz…

“Yâ Rabbî! Bunları kıyamete kadar Risale-i Nur kisvesinde hakaik-i imaniye ve esrar-ı Kur’âniye ile kemal-i ferah ve sevinçle meşgul eyle. Âmin. İnşaallah.”

Deniz Pamir

Satırlarında kainatın sırrını arayan bir kalem… Kelimeleri, hikmetin derinliklerinden süzülen bir nur gibi, zihinleri aydınlatır ve kalpleri ferahlatır. Her cümlesi, mahlukatın ince nakışlarından Halık’ın sonsuz rahmetine bir davetiye gibidir. O, fani sözcüklerle baki hakikatlere köprü… Devamı »

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu