İstibdat varsa, istişare ruhu yoktur

İnsan şeref ve haysiyetinin bir celladı olan istibdat, bir taraftan dalkavuk, bir taraftan da tetikçi yetiştirir. Nihaî karar mevkiinde olan müstebid şahıs, dalkavuklardan aldığı bilgiye göre tetikçileri harekete geçirir.

Hakkı-batılı umursamayan dalkavuklar ile tetikçilerin en büyük hedefi ve hevesi, etrafında pervâne oldukları şahsın gözüne girmek, ondan aferin görüp ulûfe almaktan ibaret.

Böylesi bir tablodan ne çıkar? Çatışma çıkar. Kutuplaşma derinleşir. Kin, intikam, husûmet tevellüt eder.

Böylesi bir mekânizmanın içinde istişareden eser yoktur. İç bünyesinde meşveretin ruhu ölmüş demektir. Müstebid şahsın yağcılarla, yaranmacılarla, dalkavuklarla yapmış olduğu görüşmelerin, konuşmaların meşveret ve istişare ruhuyla bir alâkası yoktur.

İstişare demek, bir mecliste herkesin fikrini rahatça söylemesi, vicdan hürriyeti içinde yorumunu yapabilmesi demektir. Meşveret zemininde, ortaya farklı fikirler çıkar, farklı bakış açıları dile getirilir. Diktatörlüğün hükmettiği ortamlarda, böyle bir hürriyet ve serbestlik söz konusu bile değil.

İstibdadın nasıl da insanlık dışı bir muamele ve hatta insanî duygu ve meziyetleri mahveden bir mâna taşıdığını Üstad Bediüüzzaman Münazarat isimli eserinde şöyle tarif eder: “İstibdat tahakkümdür, muâmele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, rey-i vâhiddir, sû-i istimâlâta gâyet müsâit bir zemindir, zulmün temelidir, insâniyetin mâhisidir.”

Burada ifade edilen mânanın siyasî ve sosyal hayata yansımalarına yakın tarihimiz şahittir: Mutlak monarşide “zayıf istibdat”, meşrûtî monarşide “şiddetli istibdat” ve cumhuriyetin ilk döneminde “mutlak istibtad” uygulamaları gibi.

12 Eylül Darbesinin ardından, özellikle darbe anayasasının referanduma sunulmasından hemen sonra, yani 1983’ten itibaren, Türkiye, sosyal ve siyasî yönden adeta yeniden yapılandırılmaya çalışıldı. Bu yeniden dizayn ve yapılandırmanın merkezine “otoriter şahıs” modeli yerleştirildi. Otoriter şahsı, yani “tek adam” ne derse o olsun, etrafındaki herkes onun emir ve talimatına uysun istendi. Ne yazık ki, bunda da büyük ölçüde muvaffak olundu.

Hürriyet, adâlet, meşveret, hakkaniyet mefhumları ile bağdaşması mümkün olmayan bu yapılanma tarzı, yaklaşık kırk yıldır ülkenin ve milletin mukadderatında söz ve hüküm sahibi olarak görüldü, görülüyor.

Ümit ve temenni edelim ki, hiçbir kemâlat vermeyen ve ayıplı vaziyet bir an evvel nihayet bulsun. Son bulsun ki, tepeden aşağıya her sahada yerleşmeye yeltenen istibdadın yerini hürriyet ve meşveret alsın.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*