İstişare ve şahs-ı mânevî modeli

İstişare nedir? İstişare, sadece, bir hizmeti yapacak olan kişinin ya da kişilerin birilerine danışması ve o­nların da fikrini alması demek değildir. İstişare, aynı zamanda, herhangi bir konuda karar almak üzere bir araya gelmek ve çoğunluğun fikrine tabi olmak demektir.

İstişare İslâmın üzerinde durduğu ehemmiyetli prensiplerden biridir. Müslümanların, sadece hususî hayatlarında karşılaşacakları meselelerin çözümünde değil, siyasî ve sosyal hayatın yürümesinde ve idarî sistemin şekillenmesinde başvurmaları gereken mühim bir esastır. İşlerin şûra ile yürütülmesi Allah’ın emridir. Bu emri tebliğ ve tavsiye eden ve en güzel biçimiyle uygulayan Resulullah’tır. Zira bu, medenî hayatın vazgeçilmesi imkânsız bir ihtiyacı olan fikir alış-verişinin gereği olduğu gibi, insan aklına ve iradesine verilen önemin de bir göstergesidir.

İstişare kavramının mânâ ve ehemmiyetini asrımızda en iyi şekilde kavrayan ve hayatı boyunca uygulamasını yapan kişi ise çağımızın büyük mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursî’dir.

İnsan, sosyal hayatın içinde yaşamak mecburiyetindedir. Kendi ihtiyaçlarını karşılamak için başkalarıyla iyi ilişkiler kurmaya muhtaçtır. Bu ilişkiler bireyler arasında olabileceği gibi, bireyle toplum veya cemaat arasında da olabilir.

Toplum hayatında bireyin tek başına her şeyi düşünmesi veya yapması mümkün değildir. Ortak bir aklın ürünü olan kapsamlı kararlara ihtiyaç vardır. İstikrarlı bir sosyal hayat, ancak bu yolla kurulabilir.

Peygamberimiz (asm) istişarenin içtimaî hayata getireceği huzur ve saadeti ifade için, “İdarecileriniz hayırlılarınızdan, zenginleriniz de cömertlerinizden olur ve işleriniz de aranızda istişare ile yürürse yerin üstü sizin için yerin altından daha hayırlıdır.” buyurur.

Dünyanın bir köy haline geldiği günümüzde, fertlerden ziyade, fertlerin oluşturduğu mânevî şahsiyetler yani dernekler, sendikalar, vakıflar, cemaatler ve partiler ön plana çıkmıştır. İstişare de asrımızda özellikle şahsı maneviler için gereklidir.

Ortak aklın ve kolektif şuûrun, meşveret ve şûra mantığı içinde ön plâna çıkarılması ile harika neticeler elde edilebilir. Gerçekten bir sosyal gruba veya cemaate dâhil olan fertler, bireysel güçlerinin kat kat üstünde güç kazanarak maksatlarına daha kolayca ulaşma imkânlarını elde etmişlerdir.

Nitekim Bediüzzaman; “Hakikî, samimî bir ittifakta her bir fert, sair kardeşlerinin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya o­n müttehit adamın her biri yirmi gözle bakıyor, o­n akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda manevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.” diyerek sinerjinin, yani işbirliği ve istişarenin önemini ve faydasını dile getirmiştir.

Ortak akıla ulaşıldığı ve bu ortak irade ile hareket edildiği takdirde, bunun kazandıracağı maddî ve manevî menfaatler had ve hesaba gelmez. “Bir millet istişare ettiği müddetçe zillete düşmez” buyuran sevgili Peygamberimiz (asm) ferdî gayretlerin ötesine geçilmesini ve ortak aklın öne çıkarılmasını emretmektedir.

Zaten insan gruplarına doğruyu bulma ve mevcut şartlar içerisinde yapılması gerekenin en iyisini yapma imkânını istişare sağlar. Ayrıca işlerin beraberce yürütülmesi meşveret edilen kişileri tatmin ve memnun ettiği gibi o­nlara değer verildiğini de gösterir.

Asr-ı Saadette meşveretin uygulanışı

Âl-i İmrân Sûresinin, 159. âyetinde; “Yapacağın işi önce meşveret et.” buyuruluyor. Meşveret etmek, yani danışmak, insanı pişman olacağı bir işi yapmaktan korur. Ancak meşveret yapılacak kimselerin; zamanın ve sosyal çevrenin şartlarını bilmesi, ayrıca akıllı ve ileri görüşlü kişilerden olması lâzımdır. Yanlış kişilerle meşveret kötü sonuçlar doğurabilir.

Peygamberimiz (asm) bir hadîs-i şerîfinde; “Meşveret edilen kimse emîndir.” buyurmaktadır. Buna göre istişare doğruyu söyleyeceğinden ve sır saklayacağından emin olunan kişilerle yapılmalıdır.

Peygamberimiz (asm.), kendi görüşlerini zorla kabul ettirmeye çalışan bir lider değildi. Vahyi tebliğ eder, uyar ve uyulmasını emrederdi. Ancak vahye istinat etmeyen hususlarda kendi şahsî görüşünü sahabelerle eşit tutardı. Hemen her hususta ashabıyla meşveret eder, o­nların görüşlerini alırdı. Bu hususta Ebu Hureyre; “Ben, Resulullah’tan daha fazla arkadaşlarıyla meşveret eden birini görmedim.” (Tirmizi, Cihad, 35) demektedir.

Meselâ Peygamberimiz Bedir, Uhud, Hendek savaşları öncesinde, ordunun konuşlandırılmasında, savaş taktiklerinin tesbitinde ve savaş esirlerinin akıbeti hususunda ashabına danışmış, o­nların fikirlerini almış, o­na göre hareket etmiştir. (İbnu Kesir, II, 128-129)

Yine bir başka örnek şudur: Peygamberimiz Uhud Savaşı sırasında, düşman saflarındaki bir kısım bedevileri savaşmaktan caydırmak için o­nlara Medine hurmalarından pay vermeyi teklif etmeyi gündeme getirmişti. Ancak sahabeler bu fikrin vahye dayanmadığını öğrenince, bunun zillet ihtiva eden bir teklif olacağı gerekçesiyle fikre itiraz etmişler ve Peygamberimiz (asm) de bu fikrinden vazgeçmişti.

Bu örneklerden, Resulullah’ın dahi peygamberlik yönü ile insaniyet yönünün birbirine karıştırılmadığı görülmektedir. Peygamberliğine mutlak itaat, dünya işlerinde de kendisi ile iştirak söz konusudur.

Devlet yapılanmasında istişare nasıl işletilmelidir?

Devlet, açık bir siyasî rejimle yönetilmelidir. Bunu da ancak meclisler temin eder. Halkın kendi kendisini fiilen ve bizzat yönetmesi anlamındaki doğrudan demokrasi mümkün değildir.

Temsilî demokraside meclisler, halk adına yönetenleri seçen ve denetleyen istişare heyetleridir. Seçimler bir istişaredir ve kimin temsilci olacağı hususunun karara bağlanmasını sağlar.

Bu istişarede, aklı başında olan herkes istişare edilmeye ehil sayılır. Ehiller birbirine eşittir. İçlerinden bazıları, uzman ya da kıdemli olması gibi gerekçelerle imtiyazlı hale getirilemez. Şüphesiz bilge ve faziletli olanlar diğerlerini etkilemeyi başarabilir. Ama bu bir imtiyaz değil, herkesin önündeki eşit bir fırsattır. Zaten eşitlikte aslolan, fırsat eşitliğidir.

Meclislerde, halkın temsilcilerinin yanında, uzmanlardan oluşan bir senatonun da yer alması mümkündür. Ancak bu halde iki kesim arasında ihtilâf varsa son sözü senatörler değil, halkın temsilcileri söylemelidir.

İstişareye dayalı devlet sisteminde halk iradesinin üzerinde bir denetim otoritesi yoktur ve olmamalıdır. Aksi halde istişare sadece danışmadan ibaret bir eylem olmuş olur. Oysa istişarenin asıl anlamı, herhangi bir konudaki kararın ilgililerin oybirliğiyle ya da hiç değilse oy çokluğu ile alınmasıdır.

Halkın temsilcilerinin seçtiği yöneticiler de kendi aralarında istişare yapmalıdır. Ancak bu aşamada uzmanlık ön plana geçer. Herkesle meşveret edilmez. Temsilcileri vasıtasıyla yöneticileri seçen halkın içinden birilerinin şahsî görüşü burada önem taşımaz. Halkın çoğunluğunun görüşü zaten seçimle ortaya çıkmış olacaktır. Halk yanlış yapmışsa bir sonraki seçimde başkalarını seçerek yanlışını düzeltecektir.

Karar verme ve icra etme, yani yasama ve yürütme yetkisini ve gücünü her nasılsa eline geçirmiş olan bir kişi ya da zümre, yönettiği kişilerin istek ve iradelerine saygılı olursa başarılı bir yönetici olabilir. Ancak yönetici ömür boyu yönetici olma gücüne ve imkânına sahipse, yönettiklerine karşı saygılı olmayacaktır. Oysa yönetici seçimle göreve gelir ve gidecek olursa millet iradesi hâkim olmuş olur.

Devlet idaresinde her şeyin serbestçe tartışıldığı bir millet meclisinin bulunması gerektiğini belirten Bediüzzaman, milletin kalbi hükmünde olan millet meclisinin, ümmetin fikri makamında olan meşvereti yapabilmesi için fikir hürriyetini zarurî görmektedir.

Fikir hürriyeti, meşveretin ve meşrûtiyetin olmazsa olmaz şartıdır. Fikir hürriyeti olmadan meclisten beklenen güzel neticelerin çıkması mümkün değildir. Fikirler çatışacak ki, hak ortaya çıksın.

Cemaat yapılanmasında meşveret Günümüzde cemaatler çoğunlukla hiyerarşik ve dikey yapılanmaya sahiptir. Risâle-i Nur modelinde ise yapılanma şekli yataydır, yani kardeşlik ilişkisine dayanmaktadır. Şeyh-mürit ilişkisi gibi, faziletin ve talimatın yukarıdan aşağıya aktığı ve bu emirlerin yerine getirildiği bir yapılanma şekli yoktur.

Bediüzzaman bu konuda şu açıklamayı yapmaktadır: “Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat o­nların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi’l-ihvân suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır. Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlâstır.”

Gerçekten cemaat içi demokrasiden söz edilebilmesi için, seçen ve seçilenler arasında bir farkın olmadığı bilinmelidir. Ve seçilenler Peygamberimizin “Yöneticiler yönettiklerinin hizmetkârlarıdır.” hükmündeki esasa sadık kalmalıdırlar.

Dolayısı ile cemaate mensup olan herkes, stratejik nitelikte ilkesel kararlar alan üst kurulların üyesi olmak, söz söylemek ve oy vermek hakkına sahiptir. Düşünceler açıkça ifade edilerek katkı sağlanır. Bir meşveret seçilmiş bir kadro ile yapılıyorsa, bu kadroyu seçenlerin o meşvereti izlemek hakları vardır. Zira ancak bu sayede seçenler seçtiklerini denetleyebilirler.

Stratejik ve ilkesel kararları alan üst kurullarda uzmanlık ve buna bağlı bir imtiyaz olamaz. Ancak kararın icrasına yönelik meşverette yöneticilerin ve teknik ekibin ortaya çıkması ve meşveretin bunlar tarafından kendi aralarında yapılması şarttır.

Meşveret ederken herkes farklı bir fikre sahip olabilir. Önemli olan fikirlerini rahatça ifade edebilmesidir. Oylama yapıldığında kendi reyi azınlıkta kalsa dahi alınan kararın gereği olan icraata muhalefet etmez, aksine severek katkı yapar. Zira kendisinin de güvendiği ve destek verdiği ortak akıl böyle karar vermiştir. Ortak akla razı ve tabi olur ve buna uygun icraat yapar.

Zaten cemaatte vahid-i sahih, fikir birliği değil, uygulama birliği, yani aynı hedefe doğru, “uygunadım” yürüyebilme yeteneğidir. Cemaatin her bir ferdi “kendisi gibi” düşünmeli, ancak cemaatle birlikte ve tek bir vücut gibi icraat yapmalıdır. Zira meşverette aslolan oy birliğidir. Buna ulaşılamıyorsa oy çokluğu esası devreye girer. Akıl için yol bir olduğundan tam bir müzakere ile ve tam bir ihlâsla yapılan meşveret genellikle oybirliği ile sonuçlanır.

Nitekim Bediüzzaman da meşvereti Risâle-i Nur Talebelerinin hususiyetlerinden biri olarak saymakta, söylediklerinin lâftan ibaret olmadığını ve cemaatin aldığı meşveret kararlarına harfiyen uyacağını bir cevabî mektubunda özellikle belirtmektedir:

“Kahraman Tahirî ve Hâfız Mustafa’nın yaptıkları hizmet çok güzeldir. o­nların tedbirleri isabetlidir, haktır. Nur fabrikasının divanında verdiğiniz kararlar, ne olursa kabulümüzdür.”

Esasen bu anlayış, âyetin ve sünnetin gereğidir. “Onlarla iş hususunda istişare et” âyetinin hemen ardından “Bir kere de azmettin mi, artık Allah’a güvenip dayan, çünkü Allah kendisine güvenip dayananları sever.” (Al-i İmran: 159) denilmesi, meşveret kararının tereddütsüz uygulanması gerektiğini gösterir. Karar verilmişse, artık hemen uygulama safhasına geçilmelidir. Tereddüt olmamalı, emin ve kararlı bir şekilde, meşveret kararları uygulanmalıdır. Nitekim Uhud Savaşı öncesi, meşveretten “meydan savaşı” kararı çıkınca Resulullah evine gidip zırhını giyer. “Meydan savaşı” isteyenlerin bir kısmı gelip, görüşlerinden vazgeçtiklerini söyleyince de, Resulullah; “Bir peygambere, zırhını giydiğinde, artık geriye dönmesi yakışmaz.” diyerek isteklerini geri çevirir. (İbnu Kesir, II, 91; Beydavi, I, 178)

İstişare usûlü

İstişare üç basamakta yapılmalıdır. Birinci ve en üst basamakta strateji belirlemeye yönelik meşveret vardır. Bu meşveret ilgili herkesin ya da o­nların temsilcilerinin katkısı ile yapılır. İkinci ve alt basamakta yöneticilerin kararın icrası amacıyla yapacakları meşveret vardır. Bu istişare stratejinin hedeflerini belirlemeye yöneliktir ve yönetim konusundaki uzmanlarla yapılır. Üçüncüsü ise hedefe ulaştıracak yöntemleri belirlemek amacıyla istişare yapmaktır ki, bunu da işin uzmanları yapar. Her bir heyet kendi görevinin sınırları içinde kalırsa hedefe ulaştıran basamaklar tamamlanmış olur.

Cemaatler de genellikle dînî hüviyet taşıyan kurumsal yapılardır. Din ve iman hizmeti görmek amacını güderler. Yapılan hizmetler Allah rızası için yapılır. Hiçbir maddî menfaat beklenmez. Üstelik birçok maddî ve manevî fedâkârlığı gerektirir. Cemaat üyeleri birbirlerini Allah rızası için sever ve yardım eder. Bu manevî hizmet yarışında yerine getirilmesi gereken görevlerin iyi sonuçlar verebilmesi için ehil kişilerin seçilmesi önemlidir. Bu seçimin tepeden birisinin atamasından ziyade, cemaat üyelerinin rey ve arzusuyla seçilmesi güzel sonuçlar verecektir. Bu konuda titiz davranan Bediüzzaman Hazretlerinin tavsiyelerini görelim:

“Bu merhum kardeşimizin Nur’a ait müteaddid vazifelerini tamamen görecek ve şakirdlerin tensibiyle ve meşveretiyle intihab edilecek bir yeni kahraman bulununcaya kadar, o vazifeleri taksimü’l-a’mal suretinde her bir şakird bir vazifesini yapmağa başlasın….”

Kurumsal yapılarda meşveret

Kurum, kuruluş kanunları veya mevzuatlarında görev, yetki ve sorumlulukları belirlenen, hizmetin niteliği ve yürütülmesi bakımından idarî bir bütünlüğe sahip olan işyerleridir.

Günümüzde ihtiyacın fazlalığından olacak ki, kurumların çoğunda yönetim kurulunun dışında danışma kurulları oluşturulmaktadır. Piyasada danışmanlık hizmeti veren birçok şirket mevcuttur.

Yeni yönetim anlayışı kalite, strateji, sinerji, insan ve bilgi üzerine inşa edilmektedir. Toplam kalite yönetimi; organizasyonda liderlik, yönetim, insan, sistem, kalite geliştirme, sistem standartlarının oluşturulmasını amaçlayan yönetim anlayışıdır. Stratejik yönetim adı verilen yeni yönetim anlayışı, organizasyonda giderek önem kazanmaktadır.

Sinerji

Risâle-i Nur’da adediyet sırrıdır. Sosyal hayata kardeşlik sırrı olarak yansır. Matematiğin dünyasında adediyet sırrı bulunmaktadır. Yan yana gelen üç birden biri yüz, biri o­n kıymetine yükselirken biri de aynı değerinde kalıyor. Ancak hangisi yüz, hangisi o­n, hangisi bir bunun bir önemi kalmıyor. Benlik, şahsiyet bütün içinde eriyor ve “biz”e dönüşüyor. O yüzden yan yana yazılmış üç biri 111 şeklinde okuyanlar hangi birin nereye yazıldığını sormak ihtiyacı hissetmiyorlar. Çünkü ayrı ayrı üç rakam artık bir bütüne dönüşmüş, bütünde erimiş ve biri eritip yüze dönüşmüştür.

Arkadaşlık duyguları ile bir araya gelenler, benlik sırlarını silip bütün arkadaşların teşkil ettiği şahs-ı mânevî hesabına şahsî arzulardan, hedeflerinden ve menfaatlerinden vazgeçerler. Artık bütün hedefler, maksatlar şahs-ı mânevîyenin hesabına işleyecektir ve kurumsallaşacaktır.

Sistem kurmada şahs-ı mânevî metodu

Sistem, belirli bir fonksiyonu yerine getirmek için, birbiriyle ilişkili unsurları bir araya getiren bir bütündür. Kâinat ve toplum bütünsel bir sistem içerisinde hareket eder. Veya birbirini etkileyen sistemler bütünüdür.

Cemaat bir şahs-ı manevîdir. Din hizmeti gören cemaatlerde maddî menfaat olmadığı için tamamen manevî hizmetlere odaklanma söz konusudur. Bu hizmetlerin sistemli ve ahenk içerisinde yürütülebilmesi için iş bölümü yapılması şarttır. Hangi işi, kimin, ne zaman ve nasıl yapacağının belirlenmesi lâzımdır. Bunu belirleyecek olan da meşveret heyetidir.

Hizmetlerin yürüyebilmesi için fertlerin konumunu ve sistemin nasıl işlemesi gerektiğini Bediüzzaman’ın ifadeleri şöyle özetlemektedir:

“Fihriste’yi taksimü’l-amal tarzında mütesanid heyetinizin şahs-ı mânevîsine tevdiiniz çok güzeldir; daha baha ihtiyaç bırakmıyor.” (Kastamonu Lâhikası, s. 17)

Şahs-ı mânevî

Şahs-ı mânevîde “ben” yoktur, “biz” vardır. Fert bir buz parçası gibi havuzun içerisinde kendi nefsini eritmelidir. Havuza sahip olabilmek için bu gereklidir. Fert, dayanışmayı önemli bir bağ bilerek ihlâs kaidelerine göre hareket etmelidir.

Şahs-ı manevînin muhafazası açısından fertler birbirinin kusuruna bakmamalı ve affedici davranmalı, birbirinin kusurunu örtmeye çalışmalı, birbirine güvenmeli ve yardım etmeli, birbirine duâ ve tebrik etmeli, birbirine ihlâsla muhabbet beslemeli, birbirine tesellîci ve numune-i imtisâl olmalı, kusur ve rekâbete karşı saffet ve ihlâsı kullanmalı, sadâkat sebat ve sıkı irtibat içinde olmalı, birbirinin kuvve-i mâneviyesini takviye etmeli, meşvereti esas tutmalı, kardeş gibi dayanışma içerisinde olmalı, kendisi haklı da olsa kardeşini tenkit etmemeli, birbirine gücenmemeli ve küsmemeli, birbirine tarafgirâne bakmamalı, kendi kusurunu görmeli, birbirine sû-i zan etmemeli, birbiriyle münâkaşa etmemeli, cemaat içinde şahsî cesâretini kullanmamalı, birbirini enâniyet ve sadâkatsizlikle ittiham etmemeli, adâvet ve tarafgirlikle ihtilâfa düşmemeli.

Zaman şahsiyet ve enâniyet zamanı değil cemaat zamanıdır. Bu sebeple günümüzde dikey ilişki pek de arzu edilen bir şey değildir. Yatay ilişkilerle uyumlu olan dost, kardeş ve talebe gibi tanımlar insanlara daha cazip gelmektedir. Sıhhatli ve istikametli birliğe, meşveret ve istişareye önem verilmelidir. Bireyler kendilerinin önemli olduğunu hisseder ve görürlerse hizmetlerine dört elle sarılacaklar ve cemaatin şahs-ı manevîsine azamî derecede katkıda bulunacaklardır.

Bir cemaatin hizmetlerinin rağbet görmesi insanların yaratılışlarına, arzularına ve ihtiyaçlarına bağlıdır. Memnuniyet verici geri bildirimleri alınmayan hizmetler bireylerin şevkini kıracaktır. Bu sebeple ikna metodu kullanılmalı, mücadele tarzı seçilmemeli, insanları değiştirmeye kalkışmak yerine davranışlarının mecrası düzeltilmeye çalışılmalı, tebliğ vazifesinin dışına çıkılmamalı ve netice Cenâb-ı Hakk’tan beklenmelidir.

Sonuç

Kâinatta tecelli eden Esma-i Hüsna’nın kutsi istişaresi neticesinde abesiyet ve israfat gözükmemektedir. Kâinattaki bu tecelli, kâinatın küçük bir numunesi olan insan da, bir şeye karar vermeden önce kendi aklına, vicdanına, kabiliyetlerine ve sair duygularına danışma şeklinde tezahür etmelidir.

Temelde aileden başlayan kurumlar silsilesi içerisinde kişi düşündüklerini özgürce ifade edebilmelidir. Kendi hak ve hukukunu bilmeyen insanların, başındaki idareciyi çok iyi birisi dahi olsa müstebit edeceğini vurgulayan Bediüzzaman Hazretleri, kişinin hak ve hürriyetlerinin korunabilmesi için de şûrânın şart olduğunu ifade eder.

Kısacası meşveret; insanı istibdat ve tahakküm belâsından kurtarır, şüpheleri izale eder, musibetleri defeder. Ayrıca; saadetin anahtarıdır, terbiye edicidir, kısa zamanda çok işlerin görülmesine vesile olur ve insanları terakkiyata götüren bir binektir.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*