![]()
Dinin önemli farzlarından birisi de “emr-i bilmaruf” tur. Yani iyiliği emretmektir. Hak ve hakikatin, şartların elverdiği ölçüde tebliğ edilmesidir. Bütün peygamberler bu vazifeyi yaparak gelmişlerdir. Hakkın tebliği onlara farz olduğu gibi, bütün Müslümanlara da bulundukları konuma uygun olarak farz bir vazifedir. Herkes bulunduğu konuma göre bu vazifeyi yapmakla yükümlüdür. Şartları ne kadar elveriyorsa o kadar yerine getirmesi gereklidir.
İyiliği Emretme Vazifesi ve Yöntemleri
İyiliği emretmek vazifesi, toplum içindeki konumuna göre farklı yollar gerektirebilir. Bu konuda Peygamber Efendimiz (a.s.m.) üç tarzı bizlere göstermiştir. “Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle düzeltin; gücünüz yetmezse dilinizle, ona da gücünüz yetmezse kalben buğz ediniz, taraftar olmayınız.” (Tirmizi, Fiten, 11; İbnu Mace, Fiten, 20) Toplumun idaresinde birinci derecede söz sahibi olan kişiler, toplumu etkileyen bir yanlışı gördüklerinde, eliyle yani hukukun adil bir şekilde uygulanması ile o kötülüğe engel olmaya çalışması beklenir. Hukuk çerçevesinde o kötülüğü engellemeye gayret etmelidir. Bunu yapması beklenir.
Dil ile Müdahale ve Basının Rolü
Buna gücü yetmeyen, daha aşağı seviyelerdeki sorumlular için ise ikinci seçenek devreye girer. Dili ile onu engellemeye çalışır. Kötülüğün zararlarını anlatır, açıklar, terk edilmesi için elinden ve dilinden ne hizmet gelebiliyorsa onu yapar. Bir kötülüğün yaygınlaşmasına bütün gücü ile engel olmaya çalışır. Yazılı ve sözlü basın, bu noktada önemli bir hizmet aracıdır. Yetkilileri uyarma bakımından büyük bir hizmet görmektedir. Aynı zamanda yetkilileri uyarma adına bir köşe taşı vazifesi görmektedir.
Buradan da netice alınamadı ise o zaman üçüncüsü devreye girer.
Kalben Tavır Almak
Üçüncü hizmet basamağı ise, elinden ve dilinden bir şey gelmeyen kimsenin yapması gereken iştir ki, kalben o kötülüğe taraftar olmamak ve taraftar olmadığını hissettirmektir.
Tebliğin Zorluğu ve Peygamberlerin Örnekliği
Din tebliği zor bir iştir. Burası imtihan dünyası, herkesi etkilemek, bir yöne kanalize etmek mümkün değildir. Akla kapı açıp, hürriyetine dokunmadan sonuca gitmeye gayret göstermektir. Bütün peygamberler, o üstün özellikleri ile bu tebliğ işini yapıp gelmişlerdir. Zoru başarmışlardır. “Doğru yolda olan ve sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere tâbi olun.” (Yâsin Sûresi: 21) Ayeti, irşat edicilerin yüksek meziyetlerine ve hizmetlerini Allah için yapmalarına dikkat çekmektedir. “Benim mükâfatımı vermek ancak Allah’a aittir.” (Yunus Sûresi: 72; Hûd Sûresi: 29) diyerek sadece hizmetlerini yapmayı sürdürmüşlerdir. Hizmetlerinin karşılığı olarak dünyevi bir ücret beklememişlerdir. Onların ücreti Allah’a aittir.
Bu ölçü, din tebliğcilerinin hepsine şamildir. İhlas ve samimiyetle hizmet etmektir.
Hizmette İhlasın Önemi
Tebliğ vazifesinin karşılığında bir ücret istemezler. Büyük mürşitler de böyledirler. Onlar da dünyevi bir ücret talep etmezler. Tebliği Allah için yaparlar. Kullara hizmet olarak yaparlar. Hizmetin karşılığında maddi bir menfaat beklentileri olmaz. Olursa ihlasları kaçar ve başarıları düşer. Bu tür hizmetlerin başarısı da ihlasa bağlıdır. Hizmetteki düğümü çözecek olan ise ihlastır. Samimi bir kalp ile hizmet etmeye çalışmaktır. Başarıya ulaşmak için bütün tedbirleri almak ve neticeyi Allah’a havale etmektir. Başarıdaki güç ve kuvvet ihlasta gizlidir. Kişinin görevi, sebeplere en güzel şekilde yapışmak ve başarıyı Allah’tan istemektir.
Sefere çıkmak kişinin işi, muvaffak edip etmemek ise Allah’a aittir. Onun yardımını isteyip ona güvenmektir.
Benzer konuda makaleler:
- Peygamber efendimizin iletişim tekniği
- Mehdi üzerine…
- Sevad-ı azam olan cemaate uymak
- Selefiliğin tarihi kökeni, günümüz Selefileri ve IŞİD