EURONUR ÖZEL

Kaderin Adaleti

Özel Makale / Adalet

Üstad Said Nursi’nin ‘Konuşan Yalnız Hakikattir’ başlığı altında yazdığı güzel bir ölçü var. Haksızlığa uğradığını düşünen insanlar için harika bir nefis muhasebesidir. Bir bölümüne göz atalım.

Zulüm İçinde Adaletin Tecellîsi

“Risale-i Nur’da ispat edilmiştir ki, bazen zulüm içinde adalet tecellî eder. Yani, insan bir sebeple bir haksızlığa, bir zulme mâruz kalır, başına bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur, zindana da atılır. Bu sebep haksız olur. Bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vâkıa adaletin tecellîsine bir vesile olur. Kader-i İlâhî başka bir sebepten dolayı cezaya, mahkûmiyete istihkak kesb etmiş olan o kimseyi bu defa bir zâlim eliyle cezaya çarptırır, felâkete düşürür. Bu, adalet-i İlâhînin bir nevi tecellisidir.

Ben şimdi düşünüyorum. Yirmi sekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaştırılıyorum. Mahkemeden mahkemeye sürükleniyorum. Bana bu zâlimane işkenceleri yapanların bana atfettikleri suç nedir? Dini siyasete âlet yapmak mı? Fakat bunu niçin tahakkuk ettiremiyorlar? Çünkü hakikat-i halde böyle bir şey yoktur.

Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uğraşıyor. O bırakıyor; diğer bir mahkeme aynı meseleden dolayı beni tekrar muhakeme altına alıyor. Bir müddet de o uğraşıyor, beni tazyik ediyor, türlü türlü işkencelere mâruz kılıyor. O da netice elde edemiyor, bırakıyor. Bu defa bir üçüncüsü yakama yapışıyor. Böylece musibetten musibete, felâketten felâkete sürüklenip gidiyorum. Yirmi sekiz sene ömrüm böyle geçti. Bana isnad ettikleri suçun aslı ve esası olmadığını nihayet kendileri de anladılar.”

“Bir çeyrek asırdır bu suallerin cevaplarını bulamıyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakikî sebebini şimdi anladım. Ben kemâl-i teessürle söylüyorum ki, benim suçum, hizmet-i Kur’âniyemi maddî ve mânevî terakkiyatıma, kemâlâtıma âlet yapmakmış.” (Emirdağ Lahikası, Sayfa 318)

Din Hizmeti ve Siyaset Arasındaki Çizgi

Dini cemaatlerin en önemli ve öncelikli görevleri din hizmeti yapmalarıdır. Onun dışındaki tüm hizmetler onlara göre tali meselelerdir. Din, bütün siyasi düşüncelerin de ortak hizmet alanıdır. Öyle olmak zorundadır. Demek ki din hizmeti yapanlar devlet yönetimine talip olmayacaklardır. Devlette din hizmeti yapanların önünü açacaktır. Rahat çalışmalarını sağlayacaktır. Devlet yönetiminde ister istemez tarafgirlikler olacaktır. Din hizmeti ise tarafgirliği kaldırmaz. Din hizmeti ihlas ve samimiyet ister. İnsanları gücendirmemek ister. Her partiden, her siyasi düşünceden olan insanlar, iş din hizmetine geldiği zaman bu hizmete koşarlar, koşmaları da gerekir. Bu noktada sen şu partidensin, farklı siyasi düşüncedesin diye ayrım yapılamaz. Din bir “hazine” olarak düşünülürse, onu taşımak için herkes elini taşın altına koymak durumundadır. Çekingen davrananlar da olabilir. Onlar taşımıyor diye hazine yağmacılara terk edilecek değildir. Diğerleri onu taşıyacaktır. Kişilerin siyasetle ilişkileri menfaate dayanabilir. Din ise menfaate ve maddi çıkarlara alet edilemez. Sadece Allah rızası gözetilir. Siyasi dünyevi hiçbir menfaate alet edilemez.

Sadeleştirme Meselesi ve Risale-i Nur’un Dili

Kaderin adaletine gelince, şu son tartışmalarda, aklıma gelen ciddi bir sebep Risale-i Nurların sadeleştirmesi hadisesidir. Risale-i Nur gruplarının tamamı buna karşı çıkarken, olmaması gerektiği konusunda hemfikir iken, buna yol verip teşvik edilmesi gayretullaha dokunmuş olabilir. Risale-i Nurları sadeleştirme adı altında itibarsız kılma gayretinin cezası bir başka yoldan geliyor diye düşünüyorum.

Sadeleştirmenin neden yapılmaması gerektiğini Zübeyir Gündüzalp Ağabey, Sözler’in son kısmına konulan konferansta şöyle ifade ediyor: “Okurken, belki izah edilmesini isteyen kardeşlerimiz olacaktır. Fakat, bu hususta arz edeyim ki, Üstâdımız Bediüzzaman, bir Nur Talebesine Risâle-i Nur’dan bâzan okuyuvermek lütfunu bahşederken, izah etmiyor, diyor ki: “Risâle-i Nur, imânî meseleleri lüzûmu derecesinde izah etmiş. Risâle-i Nur’un hocası Risâle-i Nur’dur. Risâle-i Nur, başkalarından ders almaya ihtiyaç bırakmıyor. Herkes istidâdı nisbetinde kendi kendine istifâde eder. Aklınız her bir meseleyi tam anlamasa da, ruh, kalb ve vicdânınız hissesini alır. Ne kadar istifâde etseniz, büyük bir kazançtır.”

“Okunan Türkçe veya Arapça bir risâlenin izahı, başka bir risâlede varsa, onu getirip okuyor. Risâle-i Nur’daki gayet ince nükteleri derk eden basîretli âlimler de der ki: Bir âlimin yüksek bir ilmi olabilir, fakat Risâle-i Nur’u cemaate okurken tafsilâta girişip eski malûmâtlarıyla açıklarsa, bu izahâtı, Risâle-i Nur’un beyân ettiği asrımızın fehmine uygun ve ihtiyacına tam cevap veren hakikatlerin anlaşılmasında ve tesirâtında ve Risâle-i Nur’un mahiyetinin derkinde bir perde olabilir. Bunun için, bâzı lûgatların mânâlarını söyleyerek aynen okumak daha müessir ve daha efdaldir.” (Sözler, s. 1253-1254)

Başka yoruma gerek var mı? İmparatorluğun edebiyattaki şaheseri olan Risale-i Nurlar, o ihtişama yakışan dili de korumakla görevlidir. Sadeleştirme, bu noktadan bakıldığında küçük bir hadise değildir. Bu son olaylar inşallah onların da aklını başına getirir ve bu yanlıştan kurtulurlar.

Ali Sarıkaya

Adana'nın Saimbeyli İlçesi Çeralan Köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokul ve Liseyi Konya İHL de okudu. 1976 da İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünden mezun oldu. Milli Eğitimin çeşitli okullarında öğretmenlik ve idarecilik yaptı. Osmaniye'de yaşamaktadır. Osmaniye'de yerel… Devamı »

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu