Kadın hakları savunucularının hakları ve harem meselesi

Osmanlı’da harem mevzuu bu günlerde çok tartışılan bir mesele haline gelmiştir. Avrupa kaynaklı eserlerin bulaştırdığı ve hikâyeleştirdiği Osmanlı haremi, bir çok yanlışlarla beraber sunulmaktadır.

Osmanlı mimarisindeki saray formlarına bakıldığında harem, herkese açık olmayan ve adeta surlarla çevrili mekânlar olduğu göze çarpar.

Harem, öncelikle bir mektep gibi düşünülmelidir. Saray sakinlerinden olan kadın ve cariyelerin meşrû dairede eğlendikleri, dinlendikleri ve aynı zamanda eğitim aldıkları bir mekândır.
Dışarı ile ilgisi olmayacak bir mimarî planda yapılan harem dairelerindeki kadınlar sadece kendi efendilerini ve mahremlerini görmektedirler.

Haremde birçok kadın bulunmaktadır. Bu kadınların iki ya da üçü Osmanlı padişahlarının nikâhlı eşi, yedi sekiz tane kadarı cariyeleri, diğer cariyeler ise, saray hizmetçileri, aşçıları, terzileri vs şeklindedir.

Harem dendiği zaman tenkit edilen nokta, harem dairesi içinde bulunan cariyeler meselesidir. Cariyeler, harplerde esir alınan köle kadınlardır. Müslümanlar bunları evlerine alır, terbiye eder ve onların kadınlığa lâyık izzetlerine kavuşmalarını, erkeklerin hevesat âletleri olmalarından kurtulmalarını sağlarlardı.

Cariyelerin her türlü maddî ve manevî ihtiyaçları efendileri tarafından gözetilir. Müslüman olurlarsa, çoğu kez onlar salıverilir veya nikâhlanıp eş yapılırdı. Çocuğu olduğu zaman da, beyin, çocuğunun anası olma unvanıyla hürriyetlerine kavuşurlardı.

Osmanlı’da cariye meselesine bakılırken, insaf gözüyle bakmak gerekecektir. Zira bugün köleleştirilen, nefsinin esiri hâline getirilen, hem ekonomik açıdan özgürlük söylemleriyle yıpratılıp hem de “şu beden ölçüleri, şu kıyafetler, şu marka ile güzel görünmek zorundasın” dayatmasına maruz kalan bu medeniyetin kadınına reva görülen muameleleri görmezden gelip, Osmanlı’daki hanımefendi konumuna getirilen, ucuz bir meta olmaktan çıkarılıp, maddî ve manevî eğitimlerle hürriyetlerine kavuşturulan kadınları, aynı kefeye koymak imkânsızdır.

Osmanlı’ya ve dolaylı olarak da İslâmiyete saldırmak isteyenlerin tenkit kapılarından biri olan cariye meselesi, İslâm’da dört evlilik meselesi, mimsiz medeniyetin kadın hakları savunucularının anlayamadıkları veya anlamak istemedikleri ve medeniyetlerinin içinde de bu meselelere çözümler bulamadıkları ve tam tersi eleştirdikleri noktalarda kadının izzet ve şerefini iki paralık yaparak daha da derecesini düşürdükleri bir meseledir.

Günümüz esirlerine yapılan muamelelere bakıldığında adeta bir hayvan sürüsü gibi kötü ortam ve şartlara bırakılıp, iğrenç muamelelere tabi tutuldukları görülmektedir. İsrail’in Filistinlilere, ABD ve İngiliz askerlerinin Irak’lı esirlere yaptığı muameleleri bütün bir dünya izlemiştir.

İnsanlığın ne demek olduğunu bilmeyenler; insanlıktan, hak ve hürriyetlerden dem vurarak Osmanlı geleneğini ve aslında İslâm’ı eleştirmeye kalkmaktadırlar. Oysa hakikî insanlık ancak İslâmiyetle olur. İslâmî prensiplere göre muameleden daha üst bir insanlık sergilenemez. Medeniyet adına İslâm’a saldıranların anlayamadığı kör nokta işte burasıdır.

Osmanlı belgelerinde hiç rastlamadığımız bir durum da, esir olan cariyelerden hiçbirisi yaşadığı ortamı beğenmediği için kaçmaya yeltenmediğidir. Zira geldiği ortamdan daha fazla hür ve asil bir hayata kavuşmuşlardır. Öyle ki, tarihî belgelerde bir kısım hür kadınların dahi kendilerini cariye gibi takdim ederek saraya girmek istediklerinden bahsedilir.
Osmanlı’da harem deyince, öncelikle anlaşılması gereken nokta, padişahın evi ve aileleri olmalıdır. Bazı kavramlar zihinlerde bozuk bir mânâ ile sunulur. Harem kavramı da aynı bozuk mânâ ile takdim edilmektedir. Bu yüzden kullanılan kavramların hangi mânâda kullanıldığı, zaman, zemin ve şartlar esas alınarak tekrar değerlendirmek gerekecektir.
Harem dairesini, bugün meclis içinde görev yapan milletvekillerine, başbakana veya cumhurbaşkanına tahsis edilen köşk, konut, lojman gibi düşünmek gerekir. Nasıl ki, herkesin evi aynı zamanda haremidir ve isteyen her kişi elini kolunu sallayarak giremez. Aynen onun gibi Osmanlı’nın haremi, ‘harem-i humayun’ denen padişah ve ailelerinin oturduğu bu daireye de kimse serbestçe giremez. Bu prensip gereği mimarî olarak da, sarayın bir tarafında korunaklı bir bölüm şeklinde inşâ edilmişlerdir.

Saray içindeki cariyeler iki kısma ayrılır. Birinci gurup, efendileriyle aile hayatı yaşaması yasak olan çalışan, hizmetçilik yapan cariyelerdir. Bunlar genelde kendileri gibi köle olan erkeklerle evlenirler. İkinci kısın cariyeler ise, bir kısmı sahiplerinin nikâhlı eşi konumundadırlar. Eşinden başkasına haramdır. Efendisinin çocuğunu doğurduğu vakit de hürriyetini elde eder.

İslâm hukukuna göre belirlenen cariyelik meselesi, kadını küçültücü ve gözden düşürücü bir statüden, heveslerin esiri olmak durumundan, efendisinin gözdesi, hatunu olma şerefini kazandırmıştır. İstifraş hakkı ile yani nikâhsız olarak cariyelerle beraber olan efendiler, köle olan ve herkesin üzerinde tasarruf uygulayabilmek yetkisini bu hak ile sınırlayıp, kendine tahsis anlamına gelir ki, bu yine köle kadının pek çok hukukunu korumaya yönelik bir hükümdür.
Bazı mevzuları, bulunduğu zaman ve zemine göre düşünmek daha doğru yaklaşımlar kazandıracaktır. O zamanın şartlarında Avrupa’da dahi, kölelik ve cariyelik mevcuttur ve edinilen kaynaklara göre Avrupa’da kölelik sistemi kölelerin insan yerine konulmadığı ve hayvan statüsünde değerlendirilip, ona göre muamelelere tabi tutulduğudur. Böyle bir zaman ve zeminde Osmanlının kölelik ve cariyelik müessesesi bütün köle ve cariyelerin imreneceği ve kavuşmak isteyeceği bir durum olsa gerektir. Zira İslâm’da kölelik ve cariyelik meselesi, çok hassas kanunlarla belirlenmiştir. Peygamber Efendimizin (asm) hadis-i şeriflerinden anlaşılacağı üzere çok şefkatli ve merhametli bir yaklaşım ve muâmelede bulunulması ve onların hürriyetlerine kavuşturulması neticesinde Cenâb-ı Hakkın vereceği mükafatlar ayrıntılarıyla anlatılmaktadır.

Hâsılı, her fırsatta İslâmiyete saldırmayı hedef edinmiş mütecavizler, şimdilerde hükmü kalmayan müesseseyi eleştirerek ve oradan ve kadın haklarına göndermeler yapmak yerine, günümüzde medeniyetin sefahete attığı, köleleştirdiği, hevesat âleti haline getirdiği ehemmiyetsiz, kıymetsiz ve değersizleştirdiği kadını bu mimsiz medeniyetin kıskacından nasıl kurtarabilirimin derdine düşsünler.

“Arap kadınları gibi olmak istemiyorum” diyen güya medeniler, kadınlık izzetlerini, nezaketlerini ve hatta hürriyetlerini o dil uzattıkları Müslüman kadınlar kadar koruyamamış, muhafaza edememişlerdir.
Müslüman kadını, güya başörtüsü esaretinden kurtarmak yerine, önce kendilerini hevesâtın ve nefsin esaretinden kurtarsınlar.

Anlaşılıyor ki, günümüzde kadın hakları savunucularının dahi haklarını savunmaya ve onlara da gerçek özgürlük ve hür olmak kavramlarını İslâmın öngördüğü şekilde anlatmaya ihtiyaç var.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*