Kainatın yaratılmasından maksat insandır. Kainata bir ağaç nazarı ile baksak en mükemmel meyvesi insandır. Yani kainat insan meyvesini vermek üzere planlanmış ve programlanmış bir yapıdır.
İnsandan maksat ise tevhit hakikatini aleme ilan etmektir. Bu kainatın yaratıcısına inanmak, onun isim ve sıfatlarını tanımak ve bu hakikati en yüksek bir lisanla tüm mahlukata ve insanlara beyan etmektir.
İşte bu tevhit hakikatinin aleme ilan eden, en yüksek seda ile dile getiren, Kuran ile alemin rengini değiştiren en yüksek dellal ise Peygamberimizdir. Öyle ki Peygamberimizin getirdiği nur ile kainat aydınlanmış, hayatın ve mahlukatın esas gayeleri doğru bir şekilde tanımlanmış ve kainatın yaratılışındaki maksat tam olarak tezahür etmiştir. Zira her şey doğrudan Nur-u Muhammedi ile alakalı ve bağlantılıdır.
Bu yüksek hakikat nedeni iledir ki bir kudsi hadiste, “Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri (kâinatı) yaratmazdım” diye ifade edilmiştir. Bu kudsi hadis mahza hakikattir. Zira Peygamberimizin davası bu hakikati fiilen ispat etmiştir.
Ancak burada eksik anlaşılan bir durum var. Bu hadis sadece Peygamberimizi anlatıyor gibi bir mana veriliyor ve günümüzdeki bazı kısa nazarlı düşünce sahipleri itiraz ediyorlar. “Şu devasa kainat sadece bir kişi için yaratılabilir mi?” diye bir fikir ile meseleyi farkı yönlere çekip o kudsi hadise mevzu hadis diyorlar.
Bu noktada bir eksik anlayış var.
Şöyle ki:
Mezkur kudsi hadis sadece Peygamberimiz için değildir. Peygamberimizin aleme ilan ettiği tevhit hakikatine inanan ve kabul eden tüm insanlar da bu kudsi hadis dahilindedir. Başta Hz. Musa, Hz. Nuh, Hz. İbrahim gibi peygamberler; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve diğer sahabeler; Hz. Abdülkadir-i Geylani, İmam-ı Rabbani gibi evliyalar ve diğer tüm müminler bu söz içinde dahildir.
Tüm bu zatlar da tevhit hakikatini en üst seviyede yaşamış insanlardır.
Tevhit hakikatini en yüksek seda ile kainata ilan eden zat Peygamberimiz olduğu için en uç nokta olarak mezkur kudsi hadiste o zikredilmiş.
İşte mesele böyle izah edilse, yani kainatın yaratılışından maksat insandır, insandan maksat ise tevhit hakikatini kainata ilan etmektir, bu hakikati de aleme en yüksek seda ile ilan eden Peygamberimizdir, bu nedenle kainattaki yaratılıştan maksat Peygamberimiz ve onun davasına uyanlardır denilse hem mesele daha iyi anlaşılır, hem de dar akılların kabulüne bir kapı aralanmış olur.
Demek ki, “Sen olmasaydın, ey Habîbim, felekleri (kâinatı) yaratmazdım” kudsi hadisi aynı zamanda, “Sen olmasaydın (ve senin getirdiğin hakikate inananlar olmasaydı), ey Habîbim, felekleri (kâinatı) yaratmazdım” manasını da içine almakta. İnsanlık tarihinden yaşanan hakikatler de bu manaya kuvvet vermekte.
Bize düşen en mühim vazife ise Peygamberimizin getirdiği tevhit hakikatine sıkı sıkıya bağlı kalarak mezkur kudsi hadisin azim dairesi içinde kendimize küçük bir yer bulmaktır.
Hem meselâ:
لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ
beyanında “Bu hitab zahiren Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a müteveccih ise de, zımnen hayata ve zevilhayata raci’dir.” fıkrası, ta’dile muhtaçtır. Çünki küllî hakikat-i Muhammediye (A.S.M.) hem hayatın hayatı, hem kâinatın hayatı, hem İsm-i A’zam’ın tecelli-i a’zamının mazharı ve bütün zîruhların nuru ve kâinatın çekirdek-i aslîsi ve gaye-i hilkati ve meyve-i ekmeli olmasından, “”o hitab doğrudan doğruya ona bakar””. Sonra hayata ve şuura ve ubudiyete onun hesabına nazar eder.
Emirdağ-1 – 175