EURONUR ÖZEL

Kâinatın Kitabı ve Fıtratın Aynasında Bir Hasbihal

Özel Makale /Kâinat

Yazıdaki “Mehmet Aksoy” ismine takılmadan, hatta O’nun yerine her bir okuyucumun kendi isimlerini koyarak okumalarını tavsiye ederim.

Kızıltepe’nin ufkunu ağartan o ilk aydınlık, sadece karanlığı yırtmakla kalmaz; toprağa, taşa ve insanın kalbine aynı kadim suali fısıldar: “Şahit olmaya mı geldin, sahip olmaya mı?”

Bu derin sabahın serinliğinde, Doktor Mehmet Aksoy ve İbrahim, bir zeytin ağacının gölgesinde, önlerinde kâinatın açık sayfaları ve kalplerinde indirilen ayetlerin sarsılmaz hakikatiyle derin bir içsel sohbete koyulurlar.

Mülk Kimindir? / Mülke Sahip Olma Gayreti

Doktor, elindeki tesbihi yavaşça çevirirken gökyüzüne bakar. Gözlerinde, Platon‘un mağarasından çıkmış da güneşin çıplak hakikatine uyanmış bir bilgenin dinginliği vardır. İbrahim’e dönerek söze başlar:

 Mehmet Aksoy:
“Bak İbrahim, insanoğlu yeryüzüne adım attığından beri bir mülkiyet davasını iddia edip tutturmuş gidiyor. From’un bahsettiği o ‘sahip olmak’ girdabı, modern bir hastalık gibi görünse de aslında kökü ilk insana kadar uzanan kadim bir yanılgıdır. Oysa Kelâmullahbize mülkün gerçek sahibini apaçık ilân eder:

“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dönüş de ancak O’nadır.”(1)

Bu ayet, insanın yeryüzündeki saltanat ve unvanlarını, makam ve rütbelerini, kasalarını ve hırslarını bir anda sıfırlar, İbrahim. Biz bu dünyada malik değil memlukuz, sadece emanetçiyiz.

İnsanoğlunun ‘Benim’ dediği her şeyi biriktirdikçe, aslında ruhunun etrafına kendi hapishanesinin duvarlarını örüyor. Mülk arttıkça içteki boşluğun büyümesi, fıtrata ihanet edilmesindendir. Çünkü fıtrat, hiçbir zaman yalan konuşmaz ve emanete hıyanet etmez. Zira, her şeyin sahibine ait olduğunu bilir ve emanete sarılır gibi sarılmaz dünyaya.”

İbrahim, Doktor ‘un sözlerini başıyla tasdik eder. Bakışları toprağa, karıncaların rızık telaşına kayar. Doğa, hiçbir şeyi saklamadan istiflemeden, yarına dair bir kaygı gütmeden ama müthiş bir teslimiyetle akıp gitmektedir.

İbrahim:
“Haklısın Doktor… İnsan unuttu. Karıncaya bakıyorum, rızkını taşır ama toprağın altına bir saray kurup mülkiyet davası gütmez. Marcus Aurelius’un bahsettiği o ‘küçücük an’ var ya, işte insan o ana sığdıramadığı hırsıyla kâinatın dengesini bozuyor. İndirilen ayet, kâinatın fıtratıyla tam bir uyum içindedir. Dağlar, nehirler, şu gördüğümüz uçsuz bucaksız ova… Hangisi ‘benimdir’ diyor, benlik dava ediyor? Hepsi kendi lisan-ı halleriyle mülk ‘O’nundur’ diye zikrederken, insan araya girip, ‘Bu sınır benim, bu toprak benim, bu güç benim’ dediği an fıtratından kopuyor. Koptuğu an da karanlık dehlizde elindeki kandili de söndürmüş oluyor.”

“Olmak” Mertebesi ve Vicdanın Şahitliği

Doktor, derin bir iç çeker. Kierkegaard ‘in “Ruhunu kaybeden insan” uyarısını hatırlar ve yeryüzündeki en büyük kaybın, insanın makam ve servet kazanırken kendi benliğini, öz varlığını kaybetmesi olduğunu vurgulamak ister.

Mehmet Aksoy:
“İşte, üzerinde düşünülmesi ve ibret alınması gereken yer burasıdır. Ayette buyrulur ki:

“Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir.”(2)

Bu ayet-i kerime, From’un ‘olmak’ dediği şeyin ta kendisidir. ‘Olmak’; arınmaktır, vicdanı merkeze koymaktır. Her sabah bilincin ışığıyla yeniden doğmaktır. Yüksek ahlaktan bahsedip, dünyanın geçici menfaatleri için eğilenler, bu ayetin sırrından mahrumdur. Kul, adalet, vicdan, hukuk ve merhametle yoğrulmadıkça, başkalarının hakkını çiğneyerek yükseldiğini sandıkça, aslında ‘olma’ şerefini kaybeder. Bu tarz hakimiyetler kum üzerine bina edilen saltanatlar gibi, ilk rüzgarda yerle bir olmaya mahkumdur.”

İbrahim:
“Doktor, modern insan Heidegger ‘in dediği gibi dünyaya ‘fırlatılmış’ hissettiği için mi bu kadar hırslı? Kendini sahipsiz sandığı için mi her şeye sahip olmak istiyor?

Oysa kâinattaki her zerre bir nizam içindedir. Tohum toprağa düşer, çatlamaktan korkmaz. Bilir ki fıtratı ona ‘ol’ demeyi fısıldamaktadır. Çile çeker, karanlıkta kalır ama sonunda başak verir, buğday olur, ekmek olur, paylaşılır. İnsan ise çileden kaçıyor, saflaşmaktan korkuyor. Altın ateşte saflaşır diyorsun ya; insan da adalet yolunda, haksızlığa karşı dururken, çektiği ızdırap ve çileyle insan olur. Ama bugünün insanı sadece maddeye odaklanmak, her şeyi maddede aramak, bulmak ister. Vicdanî ve ruhanî lezzetleri umursamayıp, sadece konforu ve lüksü satın almayı tercih ediyor.”

Güneş yavaş yavaş yükselmekte, ışık toprağın bağrına iyice nüfuz etmektedir. Sohbet, geçici olanın ve kalıcı olanın ayrımına, yani zamane bırakılacak asıl mirasa gelir.

Mehmet Aksoy:
“Bak İbrahim, kâinat fıtratı gereği durmadan değişir ve eskir. Yeni doğan yaşlanır, yeşeren sararır. Bu, kâinatın geçicilik ayetidir. Cenab-ı Hak bu hakikati şöyle beyan eder:

“Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma arzusundan ibarettir…”(3)

Oyun bitecek İbrahim. Perde kapandığında ne Platon’un gölgeleri kalacak, ne de insanların uğruna birbirini kırdığı o makamlar. Geriye sadece temiz bir kalp ve adaletle atılmış adımlar kalacak. Hani Marcus Aurelius ‘Zamanın sonsuzluğu karşısında payına düşen an ne kadar küçüktür’ demişti ya! İşte o küçücük anı, ebedi kılmanın tek yolu vicdan üzerine bir hayat inşa etmektir, paylaşmaktır. ‘Bereket Sofrası’ kurmaktır, toprağın fıtratını koruyarak ona sadakatle yaklaşmaktır.”

“O halde Doktor,” der İbrahim, gözlerinde umutlu bir parıltıyla. “Biz bu sabah, bu kadim coğrafyanın bağrında, hırsın karanlığına karşı bilincin ve adaletin ışığıyla yürümeye söz verelim. Varsın başkaları dünyaya sahip olmak için yarışsın; biz, kâinatın fıtratına yoldaş olup, hakikatin sessiz şahitleri olalım. Yeter ki, günümüz adaletle, yolumuz vicdanla aydınlansın.”

Mehmet Aksoy tebessüm eder, ellerini semaya doğru açar ve zeytin ağacının yaprakları arasından süzülen ışık, bu sessiz duaya şahitlik eder. Sohbet biter ama kalplerdeki o fıtri uyanış, yeni bir günün ameline dönüşmek üzere, ölümüne kadar canlanır.

Cesaretin ve hakikatin nuruyla; yüreğiniz daima aydınlık, yolunuz ve istikametiniz her zaman onurlu olsun.

DİPNOTLAR:

(1) Nûr Suresi, 42. Ayet
(2) Şems Suresi, 7-9. Ayetler
(3) Hadîd Suresi, 20. Ayet

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu