Kalbin katılaşması meselesi

Okuyucularım tarafından bilindiği gibi, genellikle yazdıklarımın ana konusu teolojik konular olup, Allah’ın varlığı ve birliği üzerine yazılmaktadır. O Allâh ki, varlığı mutlaktır. Yokluğu akıldan uzak olduğu gibi, bunun düşünülmesi bile abes ile iştiğal olacaktır.

Akl-ı selim, kalb-ı selim kişi nezdinde Allâh’ın varlığını kabul etmek bir zorunluluktur. Zira O’nun vücudu zatîdır. Yani sadece kendisine ait özel bir varlıktır. Kendi zatı ile vardır ve kaimdir. Kendi varlığı, kendi mukaddes varlığının muktezasıdır. Ezelidir ve ebedidir. Yani varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. O, varlıkların en sağlamı, en esaslısı, en kuvvetlisi, en mükemmelidir. Diğer varlıkların versiyonu, O’nun varlığına nisbeten gayet zayıf birer gölge hükmündedir.

Tabiat’ta, yerde ve göklerde her ne var ise ve sebebler tahtında mütalaâ edilen bütün şeyler, O’nun varlığı ve vücudu önünde gayet ince bir tentene, bir tül perdeden ibarettir. Bütün varlıkları O yaratmıştır. Bütün eşya O’nundur ve O’nun varlığı ile kâimdir. Ve her varlık, O’nun san’atından birer mu’cizeden ibarettir ve her biri O’nun varlığının en bariz delilleridir.

Bu husustaki yazılarımın ilk bölümlerinde, evrenden ve tüm evrendeki düzen ve sistemlerden, atmosferden, dünyadan, tabiat’tan bahsettik. İkincisi, Allâh’ın yaratıklarının en mükemmeli olan insanın ilk yaratılışından başlamak üzere; ana rahmindeki gelişmelerini safha safha dile getirdik. Organlarından ve bu organların sistem ve organizasyonlarından bahsettik.

Bu arada kalb ve beynin varlığı, işlev ve faaliyetleri ile madde ve mana âlemindeki konumlarına bakmayı da özellikle önemsiyoruz. Zira bütün organlar, kalb ve beyin ile olan iletişim ve bağlantılarıyla ancak yaşarlar ve faaliyetlerini o suretle devam ettirebilirler.

İşte burada kalb’e, Allâh’a bakan yönüyle, rasyonel bir âkıl ile bakmak ve anlamlandırmak ve değerlendirmek, hedeflerimizden sadece bir tanesi. Kalb, göz penceresiyle, kâinatı ve bütün varlıkları seyreder. Dolayısıyla kalb; vücudun ana merkezi olduğu gibi; bütün âlem ile de yakından alakadardır.

Şu uçsuz bucaksız evren ve üzerinde yaşadığımız dünya, Allâh’ın varlığını ilân eden delillerin ve mucizevî san’at eserlerinin sergilendiği bir müze misalidir. Bu muhteşem hazinenin bir benzeri de insanın içinde gizlidir.

Kur’an, insanın içinde ve hemde dışında, tabiat’ta bulunan bu mucizevi eserleri kalbiyle tefekkür etmeye ve aklı ile muvazene etmeye davet eder. Bir an güneşin doğuşuna, dünyadaki aydınlığa; gündüzün geceye, aydınlığın karanlığa dönüşmesine, denizdeki dalgalara, nehirlerin çağlayışına, pınarların kaynamasına, şelâlelerin akışına, bulutlardan yağmurun süzülmesine ve tane tane yeryüzüne inmesine; bitkilerin, ağaçların harika tomurcuklarına, o tomurcukların filizlenmesine, dal budak salıp yayılmasına, hayranlıkla bakıp düşünmek; bir çiçeğe, böceğe, sineğe, havada uçan regnarenk kuşlara, denizde yüzen çeşit çeşit balıklara, durmadan dinlenmeden çalışan karıncalara; ana rahminden başlamak üzere, bu satırları okuduğunuz ana kadar geçirdiğiniz hayat serüvenine bakıp, ince ve derince düşünmek; bir insanın kalbine kâinat sırlarının akması için kâfidir zannederim.

Kalb-i selim sahibi her bir insan için bu büyüleyici sırlar, mutlaka müsbet tesirler icra edecektir.

Meselâ bir tohum habbesinin, bir çekirdeğin yumuşacık ipeksi damarlarıyla en sert bir taşı, bir kayayı nasıl çatlatıp yardığını, şu âyet ne güzel nazara vermektedir. “Şüphesiz Allâh, tohumu ve çekirdeği çatlatandır, ölüden diriyi çıkaran, diriden de ölüyü çıkarandır. O halde (haktan-gerçekten) nasıl dönersiniz.”(1) buyurmuştur.

Âyet’te belirtildiği gibi, bir tohum çürüyüp öldükten sonra ancak yeşerip hayata kavuşabilmektedir. Aynen o tohum kolaylığında ve misalinde olduğu gibi; ölmüş ve çürümüş bir insanın da dirileceğini nazara vermektedir.

Lise sıralarında okurken, ağaçların ve bitkilerin damarları o sert kaya ve taşlara denk geldiğinde; damarlarının ucundan İlâhî bir sır gibi salgılanan “yüksük” denilen bir madde ile, o sert cisimleri çatlatıp aralarına girdiğini ve yol bulup yerin derinliğine doğru ilerlediğini ve topraktan hayatî gıdaları emerek ağaçların her tarafına gönderdiği bilgisini hatırlıyorum. Bu damarların tadıyla, rengiyle ve kokusuyla her bir meyveyi ve ağaçlarını nasıl fark edip ayrıştırdığını ve o gıdalarla her biri ayrı ayrı meyvelerini beslediğini, içlerini protein ve vitaminlerle doldurduğu meselesi günümüz itibariyle; hala gerçek, ikna edici bilimsel bir açıklama ile izah edilmiş değildir. Çok basit gibi görünen bu olay üzerinde derince düşünmek, aklın muktezası olsa gerek.

Allâh, İnsan denilen mümtaz varlığa sonsuz nimetler vermiştir. Bu nimetlerin bir kısmı açık görünürlerde iken, bazıları görünmez ancak hislerle ve etkileriyle bilinirler. Bazılarının versiyonları ne bilinir ve ne de hissedilir, ancak onlardan istifade edilir. Hayvanlar, buğdayın, pancarın, pamuğun çöpünü, ot, saman hatta dikenini yer, fakat Allâh, onların o yediklerinden hasıl olan en besleyici gıda; safi, bembeyaz ve tertemiz sütü içirir.

Bitkiler çamurlu suyla beslenirler ancak, insanlara çoğu zaman taklit edilmesi bile imkânsız ambalajlarda üzüm, incir, nar, kavun, karpuz portakal ve sayılamayacak kadar leziz meyveleri yedirir.

İnsan, kâinatın küçük bir numunesi, yaratılış mucizesinin ise en büyüğüdür. İlmî gerçekler, özellikle anatomi ilmî insanda bulunan trilyonlarca hücreden bir tekin’in bile, yersiz ve boşuna yaratılmadığını kabul etmiştir. Ebedi yaşama ve sonsuzluk arzusu insanın fıtratında vardır. Kalp çarpıyor, böbrekler bir istihale makinası, bir filitre göreviyle hep arıtmakla, temizlemekle meşgul. Bağırsaklar gıdaları ihtiyaca göre milimetrik ölçülerle emiyor; emdiği yararlı gıdalarla vücuda imdat ve yardım gönderiyor. Muazzam vücud fabrikasında cereyan eden bütün bu faaliyetlerde insanın zerre miskal müdahelesi yoktur. Onun bilgisi ve iradesi dışında bu olayların tümü cereyan etmektedir.

Kur’an; sadece aklı muhatap almaz. Aklın yanında, insanların bilhassa fıtri vicdanlarına, hislerine yani duygularına, gönüllerine, insaflarına, sağ duyularına da hitap eder. İnsan ruhunun, Allâh’a inanma kabiliyeti adına sahip olduğu tebliğ ve davetinin temeli olarak kabul eder. Kur’an’da akıl, ruha açılan yegane pencere değil, bir çok pencereden sadece biridir.

İnsanın yükselmesine ve alçalmasına sebep olan kalbin, nasıl değişik durumlara girdiğini ifade eden bir çok hadis ve âyetler vardır. Şimdi bu âyetler çerçevesinde insanı bir inceleyip tahlil edelim, bu hassas mizanlarla kalbin mana âleminin içinde neler olup bittiğini düşünelim, tartalım, evirip çevirelim, ta ki; her bir birey, kalbinin bu meziyetlerini, bu değişik evsafını bilsin ki; hayranlıkla ibretler alsın ve anlamlı dersler çıkarabilsin.

Halk dilinde bazen, “katı kalblidir” “kalbi katıdır” “taş kalblidir” diye deyimler kullanılır. Kur’an’da ise bu “kasvet” diye ifade edilir.

Kasvet: Katılık, kalbin iç sıkıntısı.

Kasavet: Kalb katılığı.

Kasvetbahş: Sıkıntı veren. Anlamlarına gelir.

Kalb katılığı, Allâh tarafından insanlara verilen en büyük ceza olarak kabul edilmektedir.

Katı kalb sahibi olmak, Allâh’ın lütfundan mahrum olmak manasına gelmektedir. Bu hususta Hz. Peygamberin şu Hadis-i Şerifleri de çok kıymetlidir: “Allâh’ın rahmetinden en uzak kişi, katı kalbli olan kişidir.” buyurmuştur.

Müsbet, kalbî duygularını kaybeden bir insan, insanlık adına, insana yaraşır bütün sıfatlarını kaybetmiş demektir. O artık içi boş, sadece sureten bir insandır

İnsanın bu kalb sıkıntısını şu âyet ne güzel ifade eder. “(Ne var ki) Bunlardan sonra yine kalbleriniz katılaştı. Artık kalbleriniz taş gibi, yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi vardır ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allâh’ın haşyetinden (korkusundan) yukarıdan aşağıya yuvarlanır. Allâh, yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.”(2) Ve “Allâh’ı anmak hususunda; “kalbleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun.”(3) diye kalbin katılığı (kasveti) ni nazara verirken; diğer yandan bir de şu âyet kalbin yumuşaklığından bahseder; “O vakit Allâh’tan bir rahmet eseri olarak onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için de dua et.”(4) buyurmuştur.

Demek oluyor ki; bir insan katı kalbli olduğunda, çevresine de bir ürküntü vermekte ve etrafında bulunanların da dağılmasına ve kendisinden kaçmalarına sebebiyet vermektedir. Katı kalbli insan aynı zamanda merhametsiz ve zâlimdir, kendisinden korkulan ve nefret edilendir. Aslında o sosyal değil toplumda, kalbindeki kasvet ile yaşayan bir gariptir.

Şu ayetlerin manalarından da anlaşıldığı üzere; kalb, güzel duyguların yani iman, vicdan, şefkat, merhamet, acıma duygusu, gönül zenginliği, sevgi, affedici olma, yardımlaşma duygusu ve bunlara benzer daha nice lâtifelerin ve sıfatların menba-ı olduğu gibi; bunların tam zıddı olan münafıklık, zulüm, öfke, hased, aç gözlülük, husumet, cimrilik, adaletsizlik, insan haklarına saygısızlık, hukuka riayet etmemek ve daha pek çok kötü haslet ve sıfatların da kaynağıdır. İşte bütün bu kötü fiillerin ve duyguların dayanağı, kalbin fıtrî işlevini kaybedip katılaşmanın, yani kasvet-i kalb mecrasına dönüşmesinin ve evrilmesinin sonucudur.

Güzel, fıtri kalbî duygularını kaybedip, Kur’an’ın ifadesiyle kalbi taşlaşan, katılaşan nice kuvveti ele geçirip yetkili ve etkili kişilerin insanlara karşı yaptıkları zulümlerine, vicdansızlıklarına, işledikleri cinayetlerine, katliamlarına, insanlık hep şahitlik etmiştir. Bu kalbsizlerin tarih boyunca yaptıkları bütün tahribatı, ilgili kitaplardan da okuyoruz, kahroluyor ve çok da üzülüyoruz.

Yaşadığımız bu son zaman sürecinde, mezâlimin en gaddar örneğini İsrail’in Natanyahu’sunda görüyoruz. Netanyahu ve Onun gibi düşünen, kalbî duygularını kaybetmiş, kalbleri taşlaşmış, katılaşmış zalimlerin; özellikle Gazze’li küçücük bebeklerin ve çocukların, savunmasız masum ve suçsuz kadın ve ihtiyarların kanını dökmekten haz duyanların, katliamlarını müşahede ediyoruz. Onları nefretle kınıyor ve lanetliyoruz.

Çocukları katliamdan geçiren; geride kalanların ise kollarını, bacaklarını koparan, gözlerini kör, kulaklarını sağır eden, yaralıları tedavisiz, aç ve susuz bırakan, evlerini ve yuvalarını yerle bir edenlerin; “bizde de gerçekten doğru işleyen bir kalb vardır” iddiasında bulunabilirler mi?

İşte bu gadar zalimler ve yeryüzünde bunlara benzeyenlerin tümü, kalbleri sadece vücudlarına kan pompalayan bir et parçasından ibarettir. Kalbin gerçek manasını kaybeden bedbahtlardır. Bunlar sureten insana benzeyen, lâkin ruh ve kalbleri itibarıyla birer vanpir, hunhar, vahşi canavar hayvan hükmündedirler.

Bütün dünya, hatta İsrailli Yahudiler bile ayakta; bizler ise derin uykulardayız.

Belki de farkında değiliz ama; kalbî duygularımızı da kaybetmiş durumlardayız.

İnsanlar senin kalbini kırmışsa üzülme! Rahman ben kırık kalplerdeyim buyurmadı mı?

Sanma ki duymaz Rabbin ahlarını, sanma ki görmez göz yaşlarını. O, en âdil olandır, bırakmaz kimsede, kimsenin ahını.

Dipnotlar

(1) En’am 6/95
(2) Bakara 2/74
(3) Zumer 39/22
(4) Âl-i İmran 3/159

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*