Kambur velîler ve Düğüm Babalar

Şimdiye kadar muhtemelen hiç rastlamadığınız bir başlıkla çıktık karşınıza: “Kambur Veliler ve Düğüm Babalar” tabirlerinden kastımız, tarihten izler taşıyan ilgili şahıslara atıfta bulunmak.
Asıl maksadımız ise, bu prototiplerin günümüzdeki versiyonlarına, özellikle de fonksiyonlarına dikkat çekmek.

O halde, önce ilgili şahısların tarihteki konumlarına bakmaya çalışalım.

“Düğüm Baba” diye kastettiğimiz kişi, “Cibâli Baba” ismiyle meşhûr olmuştur. İstanbul’un fethinden önce yaşamıştır. 1453’teki fetihten birkaç gün evvel vefât etmiştir. Onun hakkında “Düğüm” tâbirini kullanmamızın sebebi ise, rivâyete göre İstanbul’un fethi önünde mânen “düğüm” teşkil edecek bir vaziyette bulunmuş olmasıdır. Meczup bir veli olduğu tahmin edilen bu şahıs, Haliç tarafından surları döven top mermilerini “Aman gavurcuklarıma bir şey olmasın” diyerek, mânen etkisiz kıldığı revâyet edilir. Ki, onun bu vaziyeti, müjdelenmiş olan mukaddes fethin gecikmesine sebep teşkil etmiş. Şayet, kuşatma bir-iki hafta daha devam edip de nihaî fetih gecikmiş olsaydı, Bizans’a yardım için Ege ve Karadeniz cenahı olmak üzere, iki koldan İstanbul’a doğru gelen Haçlı donanmalarına karşı koyabilmek belki de mümkün olmayacak ve fetih hareketi bir başka bahara kalacaktı.

İkinci veli zât olan “Kambur Veli” hikâyesi ise, 1930’lu yılların ikinci yarısında (1938-40?) Kastamonu’da geçiyor. Hadisenin şahidi “Çaycı Emin Abi” diye de bilinen Vanlı Emin Çayırlı’dır. O tarihte Kastamonu’da sürgün olarak bulunurken, Üstad Bediüzzaman’ın garip bir haline şahit oluyor. Bir gün ikisi de Karakol’un karşısındaki o küçük evin ayrı odalarında iken, “Şimdi anladın mı kambur!” diye Üstadının sesini duyuyor. Merak edip ısrarla sorunca, şu cevabı alıyor: “Her zamanda bulunan veli zatlardan biri Mekke’de yaşıyor. Sırtı hafif kambur. Arkasındaki cemaatle birlikte, mahiyetini tam olarak bilemediği İslâm düşmanlarına duâ ediyor. Onu mânen ikaz ettim; tesirli olmadı. Bilâkis, o benim kahırla yaptığım duâmı tesirsiz kılmaya çalıştı. Nice zaman sonra, duâ ettiği münafık zındıkların Cehennemdeki yerlerini keşfen görüp duâsını geri çekmeye başladı. Ben de kendimi tutamayıp ona seslendim ‘Şimdi anladın mı kambur!’ diyerekten.”

(NOT: Yakın tarihte yaşanan bir vâkıa: Merkezi Mekke’de bulunan Seyyitler Cemaati temsilcileri, Türkiye’deki ziyaretlerine Nurs Köyü’nü de dahil ediyorlar. Ardından, hacca giden Nurslular ve Nurculardan bir heyet, Mekke’deki o Seyyitler Cemaatini ziyaret ediyor. Sohbet esnasında Üstad Bediüzzamanla ilgili yukarıdaki muhavereli hatırayı naklediyorlar. Dikkatle dinleyenlerden biri çıkıp şunları söylüyor: “Bahsettiğiniz o kambur veli, benim öz dedem oluyor. Sırtındaki kambur pek fark edilmiyordu. Aile fertleri dışındaki kimseler bilmezdi, dedemin kambur olduğunu. Şimdi hayrette kaldım, Üstad Bediüzzaman dedemi nerede görmüş ve onun kambur olduğunu nasıl biliyor?”

Bu kıssaları naklettikten sonra, gelelim günümüz itibariyle bundan alacağımız hisselere…

Bugün Müslümanların dünya çapında mâruz kaldığı zulüm ve haksızlıklar çoğumuzun mâlûmu… Onların azınlıkta olduğu yerler bir yana, kahir ekseriyetinin Müslüman olduğu Suriye, Irak, Libya, Yemen, Afganistan gibi ülkelerde, ne yazık ki Müslümanlar birbirini boğazlıyor. Gün geçmiyor ki, kitleler halinde birbirinin canına kıymasınlar.

En büyük teessür şudur ki: Halkı yatıştırma, birbiriyle kaynaştırma rolünü oynayabilecek durumdaki bazı şahıslar ya kendi kinlerini kusma cihetine gidiyor, ya da ecnebileri zevkten dört köşe edecek bir takım davranışlar sergiliyorlar. İçimizi sızlatan bu durumun, büyük âlim, büyük veli gibi gösterilen şahısları bir türlü uyandırmaması, ister istemez Kamburların, Cibali Babaların hikâyelerini hatırlatıyor.

Geniş dairedeki vahametin bir benzeri, ne yazık ki Türkiye’de berdevam görünüyor. Ehl-i imandan kimseler, yıllardır birbirini kırmakla meşgul. Öyle ki, tescilli İslâmiyet düşmanı olan bazı kimselere gösterilen yakınlık, tolerans ve hoşgörüyü, dindar camialar birbirine göstermiyor.

Demek ki, varlığına kanaat getirdiğimiz veli derecesinde bazı zatlar, bu mesele yatıştırıcı ve yapıcı davranmak yerine başka türlü roller üstlenmiş durumdalar. Tıpkı, Kambur Veli, yahut Cibali Baba gibi.

İşte, bu gibi durumlara şahit olunca, ister istemez Hz. Bediüzzaman’ın şu sözünü hatırlıyoruz: “Bana ıztırap veren, yalnız Islâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir…. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü, düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basîret gözü böyle körleşirse, îman kalesi tehlikededir. İşte benim ıztırâbım, yegâne ıztırâbım budur.”

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*