Bismillah
Gece yarısı, rüzgârın çölde kum tanelerini savururken çıkardığı o fısıltılı ses, aslında eskimeyen bir ilahinin melodisidir. Çöl, hikmetli bir öğretmendir; insana kim olduğunu unutturacak kadar büyük, ona ne kadar küçük olduğunu hatırlatacak kadar da heybetlidir.
Genç bir adam, vahanın kıyısındaki eski bir hurma ağacının altında oturmuş, gökyüzündeki yıldızların haritasını çözmeye çalışıyordu. İçindeki o bitmek bilmeyen boşluğu dolduracak, onu yeryüzündeki korkulardan azat edecek o gizli kelimeyi, kâinatın dilini arıyordu.
Tam o sırada, karanlığın içinden sessizce beliren bir gölge yaklaştı. Üzerinde çölde batan güneşin renklerini taşıyan eski ve yamalı bir cübbe vardı. Gözleri, asırların yorgunluğunu ama aynı zamanda nehirlerin berraklığını taşıyan yaşlı bir bilgeydi bu. Genç adamın yanına, sanki bin yıldır oraya oturmayı bekliyormuş gibi büyük bir doğallıkla çöktü.
Bismillah Her Hayrın Başıdır
“Gecenin kalbini dinliyorsun,” dedi bilge, sesi çölün derinliklerinden gelen bir kuyu suyu gibi serindi. “Ama kâinat, senin duymak istediğin dilde konuşmaz. O, ancak O’nun adıyla başlayanları dinler. Bil ki; o mübarek kelime nasıl ki bütün kâinatın ortak duası ve lisanıdır, her hayırlı işin de biricik başlangıcıdır. Biz dahi hayata, yola ve nefes almaya ancak onunla başlarız.”
Genç adam başını çevirdi.
“Ben bu çölde günlerdir yürüyorum,” dedi. “İhtiyaçlarım çok fazla, heybemdeki su tükenmek üzere ve buralarda yol kesen şakilerin, ruhu öldüren haydutların olduğunu duydum. Kendimi korumak için bir kılıç aldım, zihnimi biledim. Ama yine de içimdeki o fısıltıyı susturamıyorum: Tek başıma bu hadsiz düşmanlara ve bitmek bilmeyen ihtiyaçlarıma karşı perişan olmaktan korkuyorum. Daima titriyorum.”
Saçları sarığının altından ensesine dökülen bilge üstad tebessüm etti. Yerden bir avuç kum aldı ve parmaklarının arasından dökülüşünü izledi.
“Çünkü sen,” dedi, “bu seyahate kendi küçük adınla, kendi aciz ve sınırlı gücünle çıkmışsın. Sana bu sahranın eskimez bir hikâyesini anlatmalıyım.”
Sırtını hurma ağacının gövdesine yaslayarak anlatmaya başladı:
“Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabîle reisinin ismini alsın ve himâyesine girsin. Tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedârik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyaçlarına karşı perişan olacaktır.
İşte böyle bir seyahat için iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzi‘ idi, diğeri mağrur. Mütevâzi‘ bir reisin ismini aldı. Mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kātıu’t-tarîka, yani yol kesen bir eşkıyaya rast gelse, der: ‘Ben felân reisin ismiyle gezerim.’ Şakî def‘ olur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nâm ile hürmet görür. Öteki mağrur bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, ta‘rîf edilmez. Dâimâ titrer, dâimâ dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezîl oldu.” 1.Söz
Bilge sustu. Hurma ağacının yaprakları arasından süzülen ay ışığı, genç adamın yüzündeki şaşkınlığı aydınlatıyordu.
“Bu derin bir çöl kıssası,” dedi genç adam yavaşça. “Ama benim dünyamda çöl yok, kabile reisleri yok, şakiler yok. Ben şehirlerin, modern zamanların, gökdelenlerin ve bitmeyen koşturmacaların dünyasından geliyorum.”
Bilge derin bir iç çekti.
“Bil ki,” dedi, “sen gerçekten çölün sadece kumdan ibaret olduğunu mu sanıyorsun? Senin yaşadığın o koca şehirler, o camdan ve betondan kuleler, o sabahın erken saatlerinde başlayan insan koşturmacaları, minibüsler, metrobüsler… Onlar en vahşi çöllerden daha tehlikelidir.”
O hikâyedeki bedevi çölü, bizzat senin şu an içinde yürüdüğün dünya hayatıdır. Yolunu kesen o gaddar şakiler ise; bir sabah ansızın kapını çalan amansız hastalıklar, aşk acıları, günah saldırıları, geceleri seni uyutmayan gelecek kaygıları, yaşlılık ve en nihayetinde o kaçınılmaz ölüm gerçeğidir. İnsanın cılız gücü o şakileri durdurmaya yeter mi? Senin o dünyada yaşamak için hissettiğin o sonsuz arzular, açlığın ve susuzluğun ise çöldeki ihtiyaçlarındır.
Sen de tıpkı o mağrur adam gibi, ‘Ben zekâmla, rütbemle, banka hesabımdaki rakamlarla her şeyi hallederim, çözerim’ diyorsun. Ama hayatın fırtınası bir kez estiğinde, o güvendiğin her şey kum gibi parmaklarının arasından akıp gidiyor. Sonra ne oluyor biliyor musun? Gelecek kaygısıyla daima titriyorsun. Bir parça takdir, bir parça rızık görmek için insanlara, dünyaya manen dilencilik ediyorsun. Kendine yettiğini iddia ederken, her şeye köle oluyorsun. Hem zelil oluyorsun kalabalıklar içinde, hem rezil.”
Genç adamın gözleri doldu. Bilge, tam kalbinin ortasındaki o gizli yaraya dokunmuştu.
“Peki,” dedi sesi titreyerek. “O Sultan’ın adını almak, o korumaya girmek ne demektir? Ben o modern çölün ortasında nasıl selametle yürürüm, nasıl huzur bulurum, isteklerime nasıl ulaşırım?”
Bilge, genç adamın elini tuttu. Sıcak ve güven veren bir dokunuştu bu.
“O büyük Sultan’ın himayesine girmenin tek bir kelimelik anahtarı vardır,” dedi.
“Bismillah.”
“İnsan bu kelimeyi kalbiyle söylediğinde, aslında kendi aczini ve fakrını bir maharet kapısı yapar. Kendi nefsinin istifasını imzalar ve anlar ki; o nihayetsiz musibetlere karşı dayanacak istinat noktası ve o sonsuz arzularını doyuracak yegâne istimdat noktası ancak kâinatın sahibidir.
Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh
İşte o zaman, hayatındaki her şey bir anda değişir.
Sabah evinden çıkıp kentin karmaşasına karışırken ‘Bismillah’ dediğinde, o koca devletin namına hareket eden bir asker gibi olursun. Kendi küçük ve sınırlı gücünle değil, arkandaki o devasa sultanlığın gücüyle yürürsün. İçindeki o ilkel korku biter.
Kabiliyetleri Bana Veren O’dur
İş yerinde masanın başına oturduğunda, önüne çok zor bir proje geldiğinde, hayatın herhangi bir alanında bir iş yapman gerektiğinde, bir problemi çözmek zorunda kaldığında ‘Bismillah’ dersen, o işi tek başına sırtlanmaktan kurtulursun. ‘Kabiliyetleri bana veren O’dur, ben sadece O’nun namına iş gören bir memurum’ dersin. Modern dünyanın stres dediği o canavar, senin yanına bile yaklaşamaz.
Bir bardak su içerken, bir lokma ekmek yerken ‘Bismillah’ dediğinde, o nimetlerin sana birer tesadüf eseri ya da sadece parayla gelmediğini anlarsın. Onların, seni çok seven, seni kollayan bir Sultan’ın El-Kerîm, Er-Rezzâk isimlerinin hazinelerinden gönderilen gizli hediyeler olduğunu fark edersin. Paraya, makama, insanlara minnet etmekten kurtulursun. Ruhun özgürleşir.”
Bilge ayağa kalktı. Çölün üzerinde şafak söküyordu artık. Gökyüzü mordan pembeye, pembeden altın sarısına dönüyordu.
“Bak,” dedi bilge, eliyle batan güneşi, yemyeşil vahayı işaret ederek. “ ..her şey mânen ‘Bismillâh’ der. Allah nâmına Allah’ın ni‘metlerini getirip bizlere veriyorlar.”
Nasıl Teşekkür Ederim?
“Evet, o Mün‘im-i Hakîkî bizden o kıymetdar ni‘metlere, mallara bedel istediği fiyat ise, üç şeydir. Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir. Başta ‘Bismillâh’ zikirdir. Âhirde ‘Elhamdülillâh’ şükürdür. Ortada bu kıymetdar hârika-i san‘at olan ni‘metler, Ehad-i Samed’in mu‘cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir.”
Bilge Üstad sustu ve genç adama gülümsedi. Bil ki, bir padişahın kıymetli bir hediyesini sana getiren bir hizmetçiye bahşiş verip, o hediyeyi gönderen padişahı tanımamak ne kadar büyük bir divaneliktir? İşte dünyaya ve sebeplere perestiş etmek böyle bir akılsızlıktır.
Genç adam ayağa kalktı. İçindeki o eski, ağır yükün hafiflediğini hissetti. Çöl artık ona korkunç ve yalnız görünmüyordu. Çünkü çölün de, gökyüzünün de, kendi kalbinin de sahibinin aynı olduğunu anlamıştı.
“Şimdi git,” dedi bilge üstad. “Kendi modern çölüne dön. Ama sakın unutma: Ne kadar küçük olursan ol, arkana aldığın isim kadar büyüksün bu hayatta.”
Genç adam arkasını dönüp kente doğru yürümeye başladığında, ilk adımını atmadan önce durdu. Derin bir nefes aldı, kalbini kâinatın kalbine bağladı ve bütün zerratıyla birlikte fısıldadı:
“Bismillahirrahmânirrahîm.”
O an, şehrin asfalttan yolları, onun için bir saray koridoruna dönüştü. O artık mağrur bir köle değil, her işi rast giden mütevazı bir sultandı.
yüreğine sağlık çok güzel anlatım olmuş. birinci sözü.