Kerbela Olayı ve Mesajları:

Hz. Hüseyin’in İstibdâd ve Zulme Karşı Çektiği “Hürriyet-i Şer’iyye Kılıcı”

İnsanlık tarihini ve onun bir parçasını teşkil eden İslam tarihini, en genel bir ifadeyle, adalet ve zulüm mücadelesi olarak değerlendirmek mümkündür.

Adalet ve zulmün inanç dünyasındaki karşılığı iman ve küfür, ahlak dünyasındaki karşılığı fazilet ve rezilet, siyaset dünyasındaki karşılığı hürriyet ve istibdâttır. Tarih birbirine taban tabana zıt bu iki levhanın mensuplarının farklı zaman ve mekanlardaki değişik mücadelelerinden ibarettir. Şu kadar var ki gerçekte siyah ile beyaz, artı ile eksi, varlık ile yokluk arasındaki mesafe kadar birbirine muhalif olan -tabir caizde- sağ levhadaki iman, adalet, hürriyet gibi değerlerle diğer levhadaki küfür, zulüm, istibdât gibi kavramlar bazen hayatın içine farklı elbiselerle çıkabiliyor, mesela bazen istibdât hürriyet elbisesini giyebiliyor yahut rezilet kendisini fazilet gibi konumlandırabiliyor.

Kerbela ne zaman oldu?

Kerbela olayı hicri tarih itibariyle 10 Muharrem 61, miladi tarih itibariyle 10 Ekim 680 yılında gerçekleşen dramatik, ciğer dağlayan, acı bir olaydır. Resul-i Ekrem’in (asm) mübarek torunu Hz. Hüseyin ve 70 dolayında yakınının siyasi istibdâdın neticesi olarak şehit edildiği elem verici bir hadise. Aynı zamanda Şia’nın fırkalaşmasında da büyük payı olan bu hadise Şiilerce sine döverek, mersiyeler okunarak anılırken; Harici-Vehhabî kesimlerce kimi zaman ilgisiz kalınarak kimi zaman da şu veya bu oranda Hz. Hüseyin suçlanarak ele alınıp anlatılmaktadır. Bu ikinci gruba göre Hz. Hüseyin meşru halife olan Yezid’e karşı çıkmış (hurûc), sonuçta da bunu başıyla ödemiştir. Oysa, tarih kaynaklarının yansıttığına göre Kerbela olayının en önemli boyutu Yezid’in siyasi “istibdât”a dayalı olarak iktidar koltuğuna oturması, buna karşı Hz. Hüseyin’in “hürriyet-i şer’iyye” kılıcını çekmesi, sonra da olanların olmasıdır.

Çok kısa olarak ifade etmek gerekirse, Resulullah’ın muazzez torunu Hz. Hasan (ra), müslümanların iç çekişmelerle uğraşmaması ve kan dökülmemesi için 661 yılında Muaviye b. Ebî Süfyan lehine hilafetten feragat etmiş, Emevi devleti kurulmuştur. Muaviye on yılı aşkın bir süre sonra oğlu Yezid’i halifeliğe hazırlamaya başlamıştır. Bu amaçla ona önemli görevler vermiş, ilkin ashabın ileri gelenlerinin de katıldığı İstanbul kuşatmasında ordu komutanı yapmış, ardından hac emiri olarak tayin etmiştir. Bu emirlik sırasında Yezid, Hicaz halkına bol miktarda bağışta bulunarak onların gönüllerini kazanmaya çalışmıştır. Bu süreçte Muaviye veliahtlık konusunu gündeme getirerek kendisinden sonra oğlu Yezid’in yönetime geleceğini açıklamıştır. Bu açıklaması kabileler üzerindeki hakimiyeti dolayısıyla bazı yerlerde makes bulmuş, ancak mesela Medine’de durumdan haberdar olan başta Hz. Hüseyin olmak üzere Hz. Ömer’in oğlu Abdullah ve Zübeyr b. Avvâm’ın oğlu Abdullah gibi ileri gelen sahabîler, bunun “hilafeti saltanata çevirmek” olduğunu söyleyerek karşı çıkmışlardır. Nihayet Muaviye yirmi yıllık hilafet döneminin sonunda, 680 yılında vefat edince oğlu Yezid tahtın sahibi olduğunu söyleyerek koltuğa oturmuştur.

Hz. Hüseyin adalet tarafında

İsmi bizzat peygamber (asm) tarafından konulan, altı yaşına kadar Peygamber’in dizinin dibinde yetişen, ayrıca annesi Fatıma ve babası Hz. Ali’nin mübarek hanelerinde terbiye görmüş olan Hz. Hüseyin, Kur’an’ın apaçık şûra ve meşvereti emreden (Şûra 42/38; Âl-i İmrân 3/159) ayetleri karşısında böyle bir “istibdâd”ı, böyle bir dayatmayı elbette kabul edemezdi ve etmemiştir. Yezid’in tahta kurulduğunu öğrenip kendisinden de “biat etmesi” talep edilince bunu şiddetle reddetmiş ve aile efradını yanına alarak önce Mekke’ye gitmiş, orada görüşmeler yaparak durum değerlendirmesinde bulunmuştur. Bu esnada Kufe’liler ısrarla Kufe’ye gelmesi ve başlarına geçmesi için kendisine mektuplar göndermiştir. Hz. Hüseyin bu yoğun talep karşısında önce amcasının oğlu Müslim’i Kufe’ye göndererek yerinde incelemelerde bulunmasını istemiştir. Kufe’ye giden Müslim b. Akîl, orada büyük bir ilgi ile karşılanmış ve Hz. Hüseyin adına kendisine binlerce kişi biat etmiştir. Aleyhindeki bu gelişmelerden haberdar olan Yezid derhal harekete geçerek önce Kufe valisini görevden alıp yerine acımasızlığı ile tanınan Ubeydullah b. Ziyad’ı tayin etmiş, ardından ne pahasına olursa olsun Hüseyin’den biat alınması emrini vermiştir. Ubeydullah valiliğe gelir gelmez Kufe halkını toplayıp çok sert bir konuşma yapmış, ardından Müslim’i yakalatarak öldürtmüş, tehditkar sözleriyle Kufe halkını sindirmeyi başarmıştır.

Bu arada sefer hazırlıklarını tamamlayıp yola çıkan Hz. Hüseyin, Kufe’de durumun değiştiğini ve Müslim’in öldürüldüğünü ancak yolda öğrenebilmiş, devam etmek mi yoksa dönmek mi gerektiği konusunda yaptığı istişare sonucuna tabi olarak devam kararı almıştır. Yolda Taff diye de anılan bugünkü Kerbela civarına geldiğinde Ubeydullah’ın askerleri tarafından durdurulmuş, Fırat ile irtibatı kesilerek su almaları engellenmiştir. Daha sonra sayıları 3000’den fazla olan Ömer b. Sa’d komutasındaki askeri birlik tarafından kuşatma alınmıştır. Başta susuzluk olmak üzere çok zor durumda bırakılan Hz. Hüseyin, Ömer b. Sa’d ile görüşerek bazı seçenekler sunmuşsa da, onun aldığı emir çerçevesinde ya “Yezid’de biat etmek ya da ölüm” ikilemi karşısında Hz. Hüseyin biatı reddetmiştir. Nihayet hicri 61 yılının 10 Muharrem’inde yani aşura günü Hz. Hüseyin’in yirmi üçü binitli, kırk kadarı piyade askerinden oluşan sembolik kuvvetiyle, onlarla kıyaslanamayacak kadar fazla olan İbn Sa’d’ın askerleri arasında yapılan savaşta daha doğrusu katliamda Hz. Hüseyin ve yetmiş civarında yakını hunharca şehit edilmiştir. Hz. Hüseyin’in kesik başı ve esirler Dımaşk’e (Şam) götürülmüş, kesik baş daha sonra bedenin yanına veya Necef’te babasının yanına yahut Medine’de annesi Fatıma’nın yanına defnedilmiş, aile efradı ise birkaç gün sonra Medine’ye gönderilmiştir.

Kerbela olayı İslam dünyasını derinden etkilemiştir

İslam tarihinin “kanlı” bir sayfasını teşkil eden Kerbela olayı, devam eden süreçte birçok siyasi, fikrî, mezhebî oluşuma kaynaklık etmiş, gönüllerde ve tarihte çok büyük izler bırakmıştır. Bu olaydan sonra Hz. Hüseyin’i Kufe’ye çağırıp da onu yalnız bırakarak şehit olmasından kendilerini sorumlu tutan bir grup Kufe’li, Yezid ordusuna karşı ayaklanmışsa da başarılı olamayıp hepsi kılıçtan geçirilmiş (Tevvâbûn hareketi), ardından Muhtar-ı Sakafî Hz. Hüseyin’in intikamı almak parolasıyla ortaya çıkıp büyük bir askeri güç oluşturmuş ve Kerbela’ya adı karışan herkesi öldürerek intikamını almış (686), ancak sonraki dönemlerde farklı fikirler savunarak Keysaniyye adlı fırkanın oluşmasına yol açmıştır. Daha sonra hasta olduğu için Kerbela’da katliamdan sağ kurtulan Hz. Hüseyin oğlu Zeynelabidin’in (Ali b. Hüseyin) oğlu Zeyd, Emevilere karşı harekete geçmiş ancak onun da akıbeti şehadetle sonuçlanmış, fakat süreç içinde kendi adıyla anılan Zeydîlik fırkası teşekkül etmiştir. Bu arada, bu elim olay bütün müminleri gönülden yaraladığı için başta Arapça, Farsça, Türkçe, Urduca olmak üzere müslümanların konuştuğu dillerde çok geniş bir mersiye literatürü oluşmuştur.

Kerbela olayının ve bu elim olayda Hz. Hüseyin ve yârânın şehadetiyle ilgili olarak; a) olayın tarihi seyri, b) İslamî fırkaların yaptığı değerlendirmeler, c) Hz. Hasan ve Hüseyin’in Emevilere karşı mücadelelerinin arkaplânı, d) bu kadar haklı ve hakikatli oldukları halde muvaffak olamayışlarının sebebi, kader-i ilahî ve rahmet-i ilahiyenin onların feci akıbete uğramalarına müsaade edişinin sırrı, e) o mübarek zâtların başına gelen gaddarane muamelelerin hikmeti… gibi çok yönler bulunmaktadır. Bunlardan özellikle olayın kader açısından hikmeti ve tahliline dair Bediüzzaman çok çarpıcı ve aydınlatıcı yaklaşımlar sunmaktadır (bk. Mektubat, On Beşinci Mektup, İstanbul 2020, s. 49-51). Ancak hiç şüphe yok ki İslam dünyası hatta insanlık açısından bu olayın en önemli yönü, verdiği evrensel mesajlar ve bunun çağrışımlarıdır.

Yezid’in zulmüne karşı Hz. Hüseyin’in hürriyet-i şeriyyesi

Yukarıda işaret edildiği gibi Yezid’in iktidar koltuğuna oturması tamamıyla istibdâda yani siyasî baskı ve zorlamaya dayalı olarak gerçekleşmiştir. Bediüzzaman olaya tam da bu açıdan yaklaşmakta ve şöyle demektedir: “Şeriat-ı Garrâ zemine nüzûl etti; ta ki, zeminin yüzünü temiz ve insanın yüzünü ak etsin, şu insâniyetin siyah lekesini izâle etsin; hem de, izâle etti. Fakat, vâ esefâ ki, muhît-i zamânî ve mekânînin tesiriyle, hilâfet saltanata inkılâp edip, istibdât bir parça hayatlandı. Ta Yezid zamanında, bir derece kuvvet bularak, başını kaldırdığından, İmam-ı Hüseyin Hazretleri hürriyet-i şer’iye kılıcını çekti, başına havâle eyledi. Fakat, ne çare ki, istibdâdın kuvveti olan cehil ve vahşet, cevânib-i âlemde zaynâb gibi Yezid’in istibdâdına kuvvet verdi.” (Münazarat [Eski Said Dönemi Eserleri içinde], İstanbul 2020, s. 167-168).

Görüldüğü gibi Bediüzzaman İslam’ın, insaniyetin kara lekesi olan istibdâdı kaldırmak için nüzûl ettiğini, bunu belli oranda da gerçekleştirdiğini, ancak hilafetin saltanata dönüşmesiyle bunun yeniden canlandığını ifade ediyor. Ardından da Yezid zamanında bir derece kuvvet bulduğunu dile getiriyor. Buna karşı Hz. Hüseyin’in mukabelesini yani Yezid’e biat etmeyip harekete geçmesini onun “hürriyet-i şer’iyye kılıcını çekmesi” olarak niteliyor. Zira bilindiği gibi istibdâdın, -bir bakıma-, zıddı hürriyettir. Dolayısıyla Yezid’in siyasî istibdâdına karşı Hz. Hüseyin’in ona biat etmemesi, aynen ifadesini bulduğu üzere “İslam’ın hürriyet” kılıcını çekmekten başka bir şey değildir. Öte yandan Bediüzzaman cehalet ve vahşetin yani bilgisizlik ve şiddet yanlısı olmanın Yezid’in istibdâdına kuvvet verdiğini de belirtmeden geçmemektedir.

Bu açıdan bakıldığında Hz. Hüseyin’in “hürriyet” eksenli tavrı ve Kerbela olayı günümüze çok sıcak ve çok canlı mesajlar vermektedir. Zira dünyanın birçok yerinde ve ülkemizde siyasi, dinî, ilmî istibdâd yani baskı, tahakküm ve zorlamalar bir biçimde devam ediyor. Bütün bu istibdâdî tutum ve politikaların, bu baskı ve dayatmaların bir kısmı eş zamanlı olarak, bir kısmı gelecek yıllara ve kuşaklara dönük olmak üzere büyük Kerbelalar, büyük acılar, büyük ıstıraplar yaşatıyor ya da yaşatmaya aday görünüyor. O halde insanların acılar yaşamaması, nesillerin elemler çekmemesi, toplumların kaoslara sürüklenmemsi için başta siyasi sorumlular olmak üzere herkesin, her alanda “şer’î” sınırları aşmayacak, dolayısıyla nefse ve şeytana köle olmayacak şekilde “hürriyeti hakim kılmaları” zaruridir. Zira Bediüzzaman’ın işaret ettiği gibi -hangi çeşidi olursa olsun-, istibdâd tahakkümdür, muamele-i keyfiyedir, kuvvete istinat ile cebirdir, rey-i vâhittir, su-i istimale gayet müsait bir zemindir, zulmün temelidir, insaniyetin mâhîsidir…” (Aynı eser, s. 159). Aynı zamanda hürriyet dinin gönderiliş maksadıdır, istibdât şeytanın desisesidir. Hürriyet sünnete uygunluktur, dolayısıyla “menba-ı hayat”tır, istibdâd bid’atkarlıktır, dolayısıyla manevi yıkımdır, ölümdür.

Netice-i kelam

Sonuç olarak Hz. Hüseyin’i anmak ve Kerbela’yı hatırlamak; tarihin sayfalarında dolaşmakla veya kuru acı çekmekle ya da göz yaşı dökmekle değil, her çeşit istibdâd ve dayatmayı reddetmek, hürriyeti hakim kılmak için gerekli siyasi ve fikri çabayı sonuna kadar ortaya koymakla gerçekleşir, gerçekleşmelidir.

Pr.Dr. İlyas ÜZÜM

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*