EURONUR ÖZEL

Kırık Kalplerin Reçetesi: Uhuvvet Risalesi

Özel Makale / uhuvvet

Dünya bazen öyle bir hâle gelir ki, aynı kıbleye dönen eller birbirine düşman kesilir.

Aynı ezanı duyan kulaklar, aynı kardeşin sesini duymaz olur.

Aynı kapıya yüz süren yüzler, yan yana gelince birbirinden kaçar.

Ve insan şunu sorar kendi içinde:

Nasıl oldu bu?

Cevap, çoğu zaman büyük bir şeyde değildir.

Bir söz, bir bakış, bir yanlış anlaşılma, bir rekabet kıvılcımı…

Ve o küçücük şey, zamanla büyür.

Büyür de büyür.

İçten içe alevlenir, kökleri derine iner.

Bir gün bakarsın ki karşındaki, artık bir kardeş değil; bir rakip, bir düşman, bir hasım.

İşte tam bu noktada, asırlık bir ses yükselerek karşımıza çıkar:

Yirmi İkinci Mektub’un o çarpıcı birinci mebhası…

Bu bir nasihat değil; bu bir feryat.

Bu bir kural listesi değil; bu bir ruhun derinlikten derinliğe uzanan sesi.

Bir Gemide Dokuz Masum

Bediüzzaman Hazretleri başlarken bizi bir sahnenin içine çekiyor.

Bir gemi düşünün. İçinde on kişi var; dokuzu masum, biri suçlu.

Ve biri çıkıp diyor ki:

“Bu suçlunun yüzünden gemiyi batıralım.”

Ne kadar vahşice, değil mi?

Ama şimdi dur.

Müminin kalbine bak.

İçinde iman var, İslâm var, komşuluk var, beraberlik var, aynı secde var, aynı kelime-i şahadet var…

Yirmi değil, belki daha fazla masum sıfat var.

Ve sen, bunların hepsini görmezden gelip yalnız bir kusura, yalnız bir hataya, yalnız bir sıfata takılıp o insanı yok saymaya, ona kin bağlamaya, onu içinden silmeye mi kalkıyorsun?

Bediüzzaman Hazretleri bunu “şenî ve gaddar bir zulüm” olarak nitelendiriyor.

Ve haklı.

Çünkü biz bunu yaparken kendimizi zalim saymıyoruz.

Tam aksine, haklı olduğumuzu sanıyoruz.

Hâlbuki orası tam da zalimin durduğu yer: kendini haklı zannettiği yer.

Nur ile Zulmet Aynı Kalpte Bulunamaz

İkinci vecih, insanın içine daha derin işliyor.

“Adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar” diyor Risale.

Gerçek anlamıyla ikisi aynı kalpte barınamaz.

Peki, biz ne yapıyoruz?

Seviyormuşuz gibi görünüyoruz, ama içimizde kin saklıyoruz.

Ya da kinimizdeki hakkı öne sürerek sevgimizi öldürüyoruz.

Oysa hadisin sesi net:

“Üç günden fazla mü’min mü’mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek.” (Buharî, Edeb: 57, 62; İsti’zân: 9; Müslim, Birr: 23, 25, 26).

Üç günden fazla mümin müminine küsüp söz kesmeyecek.

Üç gün.

Yalnızca üç gün.

Biz yıllarca küs yaşıyoruz.

Yıllarca aynı mecliste oturup birbirimizi görmüyoruz.

Yıllarca aynı şehirde nefes alıp aynı sofraya oturmuyoruz.

Ve bunu “hakkımız” olarak görüyoruz.

Ama bir düşün:

Seni inciten o kardeşinle paylaştığın ne kadar çok şey var.

Aynı Yaratıcıya secde ediyorsunuz.

Aynı Peygambere muhabbet duyuyorsunuz.

Aynı kıbleye dönüyorsunuz.

Aynı Kitap’tan besleniyorsunuz.

Bu kadar “bir”ler varken, bir küçük “iki”lik nasıl bu denli büyüyebilir?

Kâbe’nin Yanında Çakıl Taşı

Kâbe büyüklüğündeki imanı ve Uhud dağı azametindeki İslamiyet’i görmezden gelip, müminin küçük bir kusurunun yanında onları ufaltmak; Kâbe’yi çakıl taşından daha değersiz saymak gibi bir akılsızlıktır.

Burada müthiş bir benzetme var.

Ve haklı…

Biz bunu soyut olarak biliyoruz.

Evet, iman büyüktür.

Evet, kardeşlik kıymetlidir.

Ama pratikte ne yapıyoruz?

O kişi geçen yıl bize bir söz söyledi, gözümüzde küçüldü.

O kişi bir kez yanımızda tutarsız davrandı, kalbimizden çıktı.

Sanki o iman ve o İslâmiyet yoktu.

Sanki o “bir”ler hiç sayılmıyordu.

Sanki Kâbe’nin önünde durup çakıl taşına bakıyoruz.

Adavetin (Düşmanlık) Üç Derin Yarası

“Ehl-i kin ve adâvet, hem nefsine, hem mü’min kardeşine, hem rahmet-i İlâhiyeye zulmeder, tecavüz eder. Çünkü kin ve adâvetle nefsini bir azâb-ı elîmde bırakır.”

Bediüzzaman Hazretleri, adaveti besleyenin yalnızca karşısındakine değil, asıl kendine zulmettiğini söylüyor.

Ve bu zulüm üç ayrı yaradan akıyor:

Birinci yara: Hasmına gelen nimetten azap duyuyorsun. Hâlbuki sen o azabı kendine çektiriyorsun, hasım belki de habersiz.

İkinci yara: Haset. Haset, hepsinden önce hâsidi yiyor. Haset ettiğin insan belki pervasızca yaşıyor, sen ise gecen boyunca onun nimetleriyle yanıyorsun.

Üçüncü yara: Kadere itiraz. Hasmına nimet gelince kadere küsüyorsun. Ve o gün, rahmetle arana bir perde çekilmiş oluyor.

Ne için?

Fâni bir şey için.

Geçip gidecek bir his için.

Ebedî kalmayacak bir dünyanın cüzi bir meselesi için.

Bediüzzaman Hazretleri tam burada o muhteşem soruyu soruyor:

“Acaba bir gün adâvete değmeyen bir şeye bir sene kin ve adâvetle mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar?”

Hazreti Ali’nin (R.a) Kılıcı ve İhlas

Risalenin içindeki o hikâye, asırlar ötesinden geliyor ama içimize bu gün dokunuyor.

Hz. Ali (R.a), savaşta bir kâfiri yere yatırmış. Kılıcını çekmiş tam kesecek. O an kâfir yüzüne tükürmüş.

Ve Hz. Ali (R.a) kılıcını kınına sokmuş.

Kâfir şaşırmış:

“Neden beni kesmedin?”

“Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün; hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi. Onun için seni kesmedim.”

Bu cevabı okuyunca insan içinde bir şey titriyor.

Ne kadar saf bir ihlâs13 bu.

Ne kadar derin bir teslim.

Biz ise tam tersini yapıyoruz.

Nefsimiz devreye girince onu ilahî bir hakikat sanıyoruz.

Öfkemizi adalet, kinimizi hak biliyoruz.

Hâlbuki nefis devreye girdiğinde ihlâs kırılıyor.

Ve ihlâs kırılınca, görünürde ibadet; özde başka bir şey kalıyor.

Bedevîler Bile Yapıyor

Ve Bediüzzaman Hazretleri öyle bir şey söylüyor ki; insan bir an için duraksıyor, sonra utanıyor.

Diyor ki:

“Bedevî aşiretlerinden Hasenan aşiretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış. Birbirinden, belki elli adamdan fazla öldürdükleri halde, Sipkan veya Hayderan aşireti gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit, o iki düşman taife, eski adâveti unutup, omuz omuza verip, o haricî aşireti def edinceye kadar dahilî adâveti hatırlarına getirmezlerdi.”

Bedevîler bile yapıyor bunu.

Peki biz?

İslâm’a karşı, imana karşı, ruha karşı onlarca düşman cephe açmışken; biz içimizde kendi aramızda küçük hesaplaşmalarla meşgul oluyoruz.

Küçük kırgınlıklar, küçük rekabetler, küçük tarafgirlikler…

Ve o düşman cepheler, bizim bu iç çatışmamızdan güç alarak büyüyor.

“Şu hal bir sukuttur, bir vahşettir, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye bir hıyanettir.”

Bediüzzaman Hazretleri bunu hayat-ı içtimaiyeye hıyanet olarak nitelendiriyor.

Ağır kelimeler bunlar.

Ama doğru kelimeler.

Affetmek, En Güçlü Silahtır

“Eğer hasmını mağlûp etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et.”

 Diyor, Bediüzzaman Hazretleri…

Çünkü fenalıkla mukabele edersen, husumet büyür. Yüzde kazansan da içten yenilirsin.

Ama iyilikle karşılık verirsen, o insan bir gün durur, düşünür ve değişir.

Ya da değişmez; ama sen içinde bozulmamış kalırsın.

Kazanmanın en asil hali bu: Bozulmadan çıkmak.

Ve Kur’an bu yolu gösteriyor:

“Kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost oluvermiştir.” (Fussilet Suresi 34. Ayet).

Bu ayet, bir teselli değil; bu bir strateji.

Hayatın en derin stratejisi.

Uhuvvetin Kalesi

Yirmi İkinci Mektub’un bu birinci mebhasını okurken insan şunu anlıyor:

Kardeşlik bir his değil; bir karar.

Muhabbet bir tesadüf değil; bir tercih.

Ve adaveti bırakmak bir zafiyet değil; en büyük güç.

“Mü’minler ancak kardeştirler.” (Hucurât Suresi 10. Ayet).

Ayeti bir arzu değil, bir hakikat.

Bu bir istek değil, bir tanımlama.

Sen müminsen, o da müminse; aranızda zaten bir kardeşlik var.

Sen onu fark etmek zorunda değilsin; o kardeşliği yok saymak için çok uğraşman gerekiyor.

Ve biz maalesef çok uğraşıyoruz.

Son Söz: Kalbini Yeniden Aç

Dünya gürültülüdür. İnsanlar bizi incitir. Kırgınlıklar birikerek taş kesilir yüreğimizde.

Ama o taş her gün biraz daha ağırlaşır.

Onu koyduğumuz yerde biz de biraz kalıyoruz.

Kusurunu bil, haksızlığını gör, manevi bir istiğfar ile o yükü bırak. Kardeşini mahkûm etmek için değil, onu taşımak için var ol.

Çünkü uhuvvet; bir zincir değil, bir kanattır. Ve sen o kanadı taşıdıkça, hem sen yükselirsin hem de yanındaki.

İşte Yirmi İkinci Mektup bunu söylüyor.

Asırlar öncesinden, bugünün kırık kalplerine uzanan o el, hâlâ burada.

Tutup yeniden “biz” olmak, artık hepimizin elinde.

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu