Kızgınlıkla değil, sükûnetle

Hem içerde hem de dışarda kavga ile işleri halletmek devri çoktan geçti. Kavga, netice itibariyle bir şeyi zorla yaptırma anlamında olduğu için görünüşte işe yarasa da uzun dönemde faydasızdır. İnsanlığın zorla güzellik olmayacağını anlamak için ne kadar bedel ödediği düşünülsün.

Son yıllarda ve bilhassa son aylarda başta Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere dünyanın pek çok ülkesiyle aramızda ihtilâf çıkmış durumda. İlişkilerimizin çoğu zaman bozuk olduğu ülkeler eskiden de vardı. Ancak son yıllarda neredeyse yarım asrı aşan dostluklar da bozulmak üzere. En dikkat çekici olan Almanya ile münasebetlerin geldiği noktadır. 1960’lı yılların başından itibaren bu ülkeye yoğun bir işçi göçü yaşandı. Elbette işçilerimizi onlar çağırdı, ama bir iki yıl çalışmak niyetiyle bu ülkeye gidenler kesin dönüşlerini sürekli erteledi. Almanya şartlarına büyük ölçüde uyum sağladı. Hele hele gurbetçilerimizin çocuklarının ekseriyeti Alman vatandaşı oldu. Yüzlerce değil, binlerce kişi orada ‘işveren’ konumuna geldi. Almanya’da çalışıp orada emekli olan binlerce Türkiyeli, artık mecbur olmadıkları hâlde daha fazla Almanya’da kalmayı tercih ediyor. Türkiye’ye tatil için gelenler çoğunlukta. Ev sahibi oldular, iş sahibi oldular, akrabalık kurdular ve komşularıyla kaynaştılar.

Bütün bunlara rağmen elbette problemler bitmiş değil. Almanya başta olmak üzere pek çok ülkede gurbetçilerimiz ‘yabancı’ olarak görülmektedir. Sloganlaşmış haliyle, “Almanya’da yabancı, Türkiye’de gurbetçi.”

Peki bu derde nasıl çare bulunur? Gurbet ellerde yaşayanların daha iyi şartlarda hayat sürmesi için idarecilerimiz neler yapmalı? Bu meseleler yeterince gündeme gelip tartışılabiliyor mu?

İlk adım gurbette yaşayanların işlerini zorlaştıracak adımlar atmamak olmalı. İdarecilerimiz, gurbette yaşayanlara faydalı bir iş yapamıyorlarsa, onlara zarar verecek işler de yapmamalı. Çünkü burada atılan bir adım, sarf edilen bir söz; Avrupa’da ya da başka ülkelerde farklı etkiler yapabilir. Nitekim son günlerdeki tartışmalarda sarf edilen sözler yabancı ülkelerde yaşayan vatandaşlarımızı sıkıntıya sokma istidadı taşıyor. Yabancı ülkelerde yaşayanlar elbette doğdukları toprakların daha iyi olmasını ister ve fıkrî olarak ona meyleder. Ancak en az doğulan toprak kadar ‘doyulan’ topraklar da önemlidir. Ciddî bir mesele yokken insanların tedirgin edilmesi uygun olmaz.

Daha önce verilen sözler gereği 2017 öncesinde Avrupa ülkelerine vizesiz seyahat imkânı olacağı müjdelenmişti. İnsanlar gitsin ya da gitmesin böyle bir hakkın verilecek olmasından dolayı memnundular. Hatta bazı tanıdıklarımız bile “Madem vize kalmayacak o halde bir Avrupa turu yapar ve komşularımızı, akrabalarımızı ziyaret ederiz” demeye başlamıştı. Öyle sert ve beklenmeyen bir fırtına çıktı ki değil vizesiz, neredeyse vize ile seyahatler bile tehlikeye girdi ya da girmek üzere.

Elbette haklarımızı savunmalıyız ve savunacağız. Ancak bunu yaparken atılan adımların bize ve yabancı memleketlerde olan işçilerimize zarar vermemesine azamî ölçüde dikkat edilmesi gerekir.

Muhtemelen önümüzdeki yıllar dünya ülkeleriyle bozulan ilişkilerin tamir ve yenilenmesi için yoğun gayret sarfetmekle geçecek. Keşke kurulan köprüler kızgınlıkla tahrip edilmese ve bir adım atılmadan bin adım sonrası düşünülmüş olsa…

Benzer konuda makaleler:

1 Comment

  1. Allah razı olsun ifade etmekte zorlanabilirdim ama gayet veciz ve güzel ifade edilmiş buldum fikirlerimi

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*