![]()
İzmir’de miydik, yoksa sokağın adının hiçbir şeyi değiştirmediği tarihî bir mekânda mı, tam hatırlamıyorum. Zaman, cebe konulan bir mendil gibi katlanmıştı. Karşımda oturuyordu; elleriyle havada görünmez bir küre çiziyor, her çizgide milyar dolarlık uyduları yörüngeye fırlatıyordu.
Herkes onun çok mutlu, kusursuzca neşeli olduğunu fısıldardı arkasından. Dünyanın en büyük oyuncağına sahip bir çocuk gibi gülümsüyordu. Ama bu gülümseme, yüzüne aceleyle dikilmiş yabancı bir cilt gibi duruyordu.
İnsanlar onun için:
“Vicdanı yok mu, neden bu kadar rahat?”
diye fısıldıyordu.
Vicdanı vardı da belki bizim bilmediğimiz bir dili konuşuyordu.
Kötüler Neden Mutlu Görünür?
Soruyu sordum kendime.
Neden kötülerin, acımasızların hayatları hep böyle güzel ve berraktır?
Neden hiçbir gemi o suni neşenin akıntısında batmaz?
Garson limon otu çayını bıraktığında, fincanın tabanındaki porselen çatlağından sızan bir felsefe gibi mırıldandım içimden.
Hakiki bir saadet değildi bu.
Sol yolun yolcusunu düşündüm birden. Hani o kendi çizdiği labirentte kaybolan ve kaybolduğunu unutan adamı…
Şöyle diyordu içimde, eskiden okuduklarımdan hafızamda kalan bir hakikat kırıntısı:
Sol yolun yolcusu ise, bir nevi sarhoşluk içinde giden gafil bir bedbahttır ki, o dehşetli yalnızlık içinde bir lezzet-i hayaliye ile kendisini aldatır.
O an anladım ki, o “çok mutlu görünen” insanların neşesi, kronometresi durdurulmuş bir bombanın üzerinde dans etmeye benziyordu.
Bir ameliyat masası hayal ettim.
Hasta, narkozun o unutturucu etkisi altındayken neşterin etini yarıp geçişini hissetmez. Peki, gülümsüyor diye ona sağlıklı diyebilir miydik?
Günahlar ve dinsiz felsefenin o buz gibi katılığı, ruhu donduran birer manevî anesteziydi sadece.
Vicdan tamamen yok olmuyordu. Korku filmlerindeki gibi yalnızca arka odada kilitli kalıyor, kapıyı durmadan yumrukluyordu.
Fakat içerideki dünyevî sefahatin müziği o kadar yüksek sesliydi ki kimse bu feryadı duymuyordu.
Kalp katılaştıkça sızı duruyor ve vicdanın ağlayışları duyulmuyordu:
“Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor… Günah kalbe işleyip, siyahlandırarak nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor.”
Lem’alar, İkinci Lem’a
Zenginlik, Güç ve Doymayan Açlık
İçerideki o manevî yılan kalbi sinsice kemirirken, dışarıdaki adam Mars’a roket gönderme planları yapıyordu.
Şatafatın ve gökyüzünü fethetme arzusunun arkasında, aslında kaçınılmaz bir cellatla (ona göre cellat) köşe kapmaca oynadığını görmemek imkânsızdı.
Ölümün gölgesi sokağın köşesinde beklerken, o geçmişi dostlarının mezarlığı olarak inşa ediyordu:
Çünkü o inkâr eden adamdı ve her dakika bir idam-ı ebedî ile kendisini asacak olan ölüm celladını bekliyor ve geçmiş zamanı kendisinden ayrılan dostlarının mezarı görüyor. Çok korkuyordu ve o dehşetli azap yerine, sarhoşça geçici bir eğlence ile kendini aldatıyordu.
Adalet ?
Neden hemen o saniyede, Paris’in ya da New York’un o şık restoranında akşam yemeğini yerken gelip yakasına yapışmıyordu o görünmez el?
İşte burada hakikat senaryosu işlemeye başlıyordu.
Bu, ipin sonuna kadar uzatılması; uçurumun kenarına dizilen çiçeklerin kokusuyla insanın yavaş yavaş helâke yürütülmesi hâliydi.
Büyük bir saray düşünün.
“Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum; gayet şenlik, parlak bir tiyatro gibi nazar-ı dikkati celb eder, herkesi eğlendirir bir cazibedarlık vardı.” Yirmi İkinci Söz
Yıkılmadan hemen önce bütün avizeleri yakılır. İhtişamı gözleri kör eder ve sonra…
Birden çöker.
Kötülerin dünyadaki o parlak hayatı, büyük bir düşüşün mukaddimesidir:
Onların cezası, büyüklüğüne binaen dar dünyaya sığmadığından, Mahkeme-i Kübra olan ahirete tehir edilmişti.
Mahkeme-i Kübra ve İlahi Adalet
Dünya küçüktü.
Bir suçun büyüklüğü bazen o suçun işlendiği odanın sınırlarını aşardı.
Küçük bir hırsızlık kasabadaki karakolda, adi bir zabitle çözülürdü belki; ama hıyanet eden o devasa asiler payitahtın heybetli salonlarına, Büyük Divan’a gönderilirdi.
İyilerin sızısı, çektikleri şefkat tokatları bu dar dünyada hemen veriliyordu ki defter temizlensin.
Kötülerin hesabı ise bu fani teraziye sığmayacak kadar ağırdı:
Ehl-i imanın küçük hataları dünyada çabuk temizleniyor. Kâfirlerin ve zalimlerin büyük cinayetleri ise, bu dünyaya sığmadığından, Büyük Divan-ı Haşre tehir edilmişti.
Peşin Cehennem
Elon Musk gibi adamların yüzündeki o donuk, uykusuz ve bitkin ifadeye baktığımda, çocukluğumuzun seksek oyununun son karesine gelip de basacak toprak bulamayan o çaresiz çocuğu görüyordum.
Onca zenginlik, gökyüzünü parsellere ayırma çılgınlığı, ruhun o dipsiz ebediyet kuyusunu kapatmaya yetmiyordu.
Anestezinin dozu artık bu dehalara da yetmiyordu.
İnsan, içindeki o devasa ağacın çekirdeğini dar bir saksıya, yani fani dünyaya sığdıramazdı:
Halbuki insanın çekirdekten koca bir ağaca kadar istidadı vardı. Öyle bir kalp ve ruh verilmiş ki, ebede kadar uzanıyor, dünyayı yutsa doymuyordu. Çünkü Latife-i Rabbaniye ağlıyordu.
Ve yine:
“Güzel değil batmakla gaib olan bir mahbub. Çünkü zevale mahkûm, hakikî güzel olamaz. Aşk-ı Ebedî için yaratılan ve âyine-i Sâmed olan kalp ile sevilmez ve sevilmemeli.”
- Söz
Maddiyatla beslenemeyen ruh, hırsın kırbacı altında can çekişiyordu.
Daha fazlasını istemek, insanı kendi kuyruğunu yiyen bir yılana dönüştürüyordu.
Şükürsüzlük ve tatminsizlik, şatafatlı bir hapishaneden başka ne sunabilirdi ki sahibine?
Ve bu misafirhane-i dünyanın değişmez, keskin psikolojik kuralı her gün milyonlarca hadiseyle yeniden yazılıyordu:
Hırs mutsuzluğun ve huzursuzluğun annesidir.
İmrenmek Neden Büyük Bir Yanılgıdır?
Fincanımdaki çay bitti.
Karşımdaki adam, kendi yarattığı sanal cennetin ışıklarını kapatıp geride kalan o zifiri vahşete mahkûm bir şekilde uzaklaştı.
Dünyanın bütün lezzetleri bir araya gelse, o kalbin içindeki dehşetli yangını söndürmeye yetmezdi artık.
Dalalet ve sefahat, insanı öyle bir uçuruma sürüklüyordu ki dışarıdaki kahkahalar yalnızca içerideki peşin cehennemin gürültüsünü örtmek içindi:
Çünkü Dalâlet ve sefahat, insanı öyle bir karanlığa ve ümitsizliğe atar ki… Dünyanın bütün lezzetleri toplansa, o içteki yakıcı manevî cehennemin azabını dindiremezdi.
O kötülere ya da mutsuz zenginlere imrenmek mi?
Bu, idam mangasının önünde kendisine sunulan son yemeği büyük bir iştahla yiyen mahkûma gıpta etmekten farksızdı.
Asıl güç; dünyanın içi pis, dışı süslü bütün sahte parıltılarına meydan okuyup o sarsılmaz kaleyi inşa edebilmektedir.
Aynaların kırıldığı yerde hakiki bir uyanış başlar:
“İman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir.”
Yirmi Üçüncü Söz
Işıklar söndü.
Gaflet uykusundakiler sahte cennet tiyatrolarında dönüp dururken, uyanık ruhlar ebedî sarayların kapısında sabahın ilk ışıklarını bekliyordu.
“Esselâtü hayrun mine’n-nevm”