EURONUR ÖZEL

Kültürel Fetret Devri

Özel Makale/ Kültürel

Toplumun hemen her katmanında görünür hâle gelen kabalık, yüzeysellik ve gösteriş merakı; yalnızca seküler kesimlerle sınırlı kalmayan, kendisini “dindar-muhafazakar”, “Ehl-i Tasavvuf”  veya “Risale-i Nur Talebesi ” olarak tanımlayan kitlelerde de belirgin şekilde gözlemlenen derin bir toplumsal ve manevi krizdir.

Günümüzde azıcık imkân, dini bilgi, unvan veya çevre kazanan bireylerde ortaya çıkan kibir, sığlık ve kendini üstün görme hali, toplumun ortak vicdanında haklı bir hayal kırıklığı oluşturmaktadır.

Bu tablo, toplumca bir “kültürel fetret devri” yaşadığımızın en açık göstergesidir.

Dini bilginin veya manevi aidiyetlerin insanı en yüksek ahlak ve nezaket seviyesine taşıması beklenirken; tam aksine bir gruptan olma gururuna, muhatabını küçümsemeye ve köksüz bir böbürlenmeye dönüşmesi, hakikatlerin kalbe inmeden yalnızca zihinsel ve kimliksel bir etiket olarak kaldığını açıkça ortaya koymaktadır.

Kültürel Yozlaşmanın Temel Sebepleri

1. Hızlı Dikey Hareketlilik, Statü Değişimi ve Köksüzleşme

Gelişmiş veya geleneksel bağlarını koruyan yapılarda değerler ve adap, kuşaktan kuşağa yavaş ve doğal bir akışla devredilir. Buna karşın, özellikle son yıllarda yaşanan hızlı sosyal mobilite, ekonomik güçlenme ve sınıf atlama çabası, bireyleri köklerinden koparmıştır.

Dindar veya muhafazakâr çevrelerde imkânların artmasıyla yaşanan bu değişim, yeni kazanılan imkânların ahlaki ve estetik ölçülerle hazmedilmesine imkân tanımamıştır.

Eski mütevazı kültürün derinliğini kaybedip yeni statünün yalnızca lüks ve gösteriş kültürü boyutunu alan birey, arada kalmışlığın getirdiği bir “köksüzlük” yaşar.

Bu durum; yerini, dini ve manevi aidiyetlerini dahi dış görünüş, güç ve sergilenen imkânlar üzerinden meşrulaştırmaya çalışan bir sığlığa bırakır.

2. Gazete Gibi Okumak

Eğitim seviyesinin, okunan kitap veya Risale-i Nur sayısının artması her zaman ahlaki bir olgunlaşmayı getirmemektedir.

Bilgi veya manevi bir külliyata muhatap olmak; bir nefis terbiyesi, kendini tanıma ve dönüştürme yolculuğu olarak görülmediğinde, sadece bir “üstünlük kurma aracı” hâline gelir.

“Nefsini ıslah etmeyen başkalarını ıslah edemez.”Sözler

Kişi, edindiği hakikatleri karakterine sirayet ettirmek ve nefsini terbiye etmek yerine; ortamlarda “ben bu hakikatleri biliyorum”, “biz en doğru çizgideyiz” demek ve üste çıkmak için bir araç olarak kullanır.

Dini veya fikri bilgi kalbe inmeyip zihinde bir etikete dönüştüğünde, ortaya “Risale okuyan ama nezaketsiz”, “dindar ama kaba ve kibrinden geçilmeyen” profiller çıkar.

3. Dini Duruşun Tüketim ve Cilalı İmaj ve Enaniyet Devri Kültürüne Yenilmesi

Hakiki bir hayat ve iman kültürü; Yaratıcıyla, insanla ve kainatla kurulan samimi, şatafatsız, gösterişsiz ve mütevazı bir bağ gerektirir. Ancak geleneksel samimiyet zayıflarken, bu boşluğu modern dünyanın tüketim ve gösteriş kültürü doldurmuştur.

İdeolojisi, sağcılığı, solculuğu, dindarlığı veya sekülerliği fark etmeksizin; insanlar derin bir fikri ve ahlakı yaşamak yerine, o fikrin gardırobunu, dilini ve sloganlarını satın almayı seçmektedir.

Dindar veya cemaat ya da tarikat mensubu bireyler de bu dalgadan etkilenerek; ibadetlerini, okumalarını veya aidiyetlerini birer “sosyal vitrin” ve üstünlük göstergesi hâline getirebilmektedir.

4. Özgüvensizlik ve “Hak yalnız benim mesleğimdir “Sığınması

Görgüsüzlüğün ve bağıran bir kibrin altında her zaman derin bir iç yetersizlik yatar. Gerçek bir iç derinliği ve ahlaki özgüveni olmayan birey, dindar veya cemaat ya da tasavvuf kimliğinin arkasına sığınarak kendini tahakküm edici bir pozisyona oturtur.

Altı boş olan insan; arabasıyla, unvanıyla, marjinal tavırlarıyla veya “Güzel benim meşrebimdir” edasıyla dışarıya “Bana bakın, ben önemliyim ve sizden üstünüm” mesajı vermek zorunda hisseder.

Risale-i Nur Perspektifinden Teşhis: Okunanla Yüzleşmek

Bediüzzaman Said Nursi’nin insan psikolojisi, cemaat psikolojisi ve enaniyet üzerine koyduğu teşhisler, tam da dindar ve Risale-i Nur okuyan kitlede görülen bu hastalığa doğrudan ışık tutar.

1. Enaniyet Tehlikesi

Risale-i Nur’da insanın benlik hissi olan “ene”, doğru terbiye edilmediğinde kibrin kaynağı olur. Kişi, kendi nefsini gururlandırmadığı zannıyla “bizim mesleğimiz”, “bizim okuduğumuz eserler” diyerek şahsi kibrini cemaat veya bilgi aidiyeti üzerinden meşrulaştırır.

İhlası kaybeden ve nefsini terbiye etmeyen bir insan, ilim arttıkça tevazu sahibi olmak yerine kibre düşer.

“İnsanda en tehlikeli damar, enaniyettir ve en zayıf damarı da odur.” Mektubat

2. İlimle Amelin Ayrılması ve “Ucb” Hastalığı

Eğer hakikatler kalbe inmez, ihlas ve mahviyetle birleşmezse; insanı tevazuya değil, “ucb”a yani kendini, yaptıklarını ve duruşunu beğenme hastalığına sevk eder.

“Âlim-i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı. Koyun kuzusuna süt, kuş yavrusuna kay verir.”Mektubat

Hazmedilmeyen ilim nefsin elinde bir tahakküm aracına dönüşür. Toplumda karşılaşılan “külliyatı çok okumuş ama ahlakı ve nezaketi zayıf” tipler, bilginin zihinde kalıp kalbe ve amele sirayet etmemesinin somut birer tezahürüdür.

3. Hakiki Risale Dersi: Hakikati Nefse Hitap Ettirmek

Risale-i Nur okuma metodunun temel ilkesi “nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görmek” ilkesidir.

Eğer bir okuyucu, okuduğu hakikatleri başkalarını yargılamak veya onlara üstünlük kurmak için kullanıyorsa, metodolojik bir sapma yaşıyor demektir. Hakiki ders, insanı mahviyete ve yaratılana Şefkatle yaklaşmaya götürür.

Kültürel Fetret Devrinden Çıkış İçin Çözüm Teklifleri

Bu derin yozlaşma, kabalık ve manevi kibir sarmalından kurtulmak hem bireysel hem de toplumsal ve cemaat bazlı düzeyde radikal bir yüzleşmeyi gerektirir.

1. Önce “Kendi Nefsimi Terbiye” İlkesine Dönüş

Kabalığın ve kibrin tek panzehiri, insanın başkalarını değil doğrudan kendi nefsini hedef almasıdır.

“mahviyet” ve “terk-i enaniyet” düşüncesi sözde değil eylemde ihya edilmelidir.

Okunan her hakikat, başkalarına karşı bir koz değil, kendi ahlakını ve nezaketini güzelleştirecek bir ayna olarak görülmelidir.

2. Bilgiyi ve Dini Aidiyeti Üstünlük Aracı Yapmaktan Vazgeçmek

Okuma, ibadet ve manevi dersler birer grup üstünlüğü veya statü göstergesi olmaktan çıkarılmalıdır. Dindarlık ve Risale okuyuculuğu; insanlara tepeden bakan, kaba ve mesafeli bir dil üretiyorsa orada ciddi bir ihlas eksikliği vardır. Hakiki dindarlık, muhatabına yük olan değil, onun yükünü hafifleten bir nezaket ve tevazu biçimidir.

3. Nezaket ve Zarafeti Dinî Sorumluluk Saymak

İslam ahlakı ve sünnet-i seniyyenin özü baştan başa nezaket, zarafet ve başkalarının hukukuna saygıdır.

Hakiki dindarlık; evde, derste, misafirlikte trafikte, sosyal medyada, komşulukta ve günlük diyaloglarda nezaketi korumaktır.

Dini bilgisi yüksek ama kul hakkına ve toplumsal nezakete dikkatsiz bireylerin yetiştirdiği bu kültürel fetret tablosu, ahlak odaklı bir din anlayışıyla aşılabilir.

4. Tüketim ve Gösteriş Kültürü

İmkân kazanan dindar kesimlerin de kapıldığı gösterişçi tüketim çılgınlığına karşı; sadelik, kanaat ve mütevazılık ilkeleri yeniden merkeze alınmalıdır. Arabayla, unvanla, lüks mekânlarla veya cemaat içi pozisyonlarla itibar kazanma çabası bırakılmalı; insanın değerinin ahlakı ve nezaketiyle ölçüldüğü bir iç kültür inşa edilmelidir.

Elhasıl

Gerek seküler gerek dindar çevrelerde yaşanan bu  kültürel görgüsüzlük ve kabalık tablosu; emek vermeden, ruhi terbiye geçirmeden kestirmeden itibar ve haklılık kazanma hırsının bir sonucudur.

Parayla, unvanla veya binlerce sayfa kitap okumakla satın alınamayacak tek şey; köklü bir görgü, hazmedilmiş bir ahlak ve hakiki bir tevazudur.

Bu kültürel fetret devrini aşmanın tek yolu; hangi görüşten olursak olalım “biz” kibrini ve nefsin enaniyetini bir kenara bırakmak ve İhlas Risalelerini kalbimizle ve ruhumuzla yeniden ve yeniden okumaktır.

Nefsini terbiye eden, mahviyeti seçen ve hakiki nezaketi hayatının merkezine koyan ruhlar çoğaldıkça, toplumsal ahlak ve zarafet yeniden doğacaktır. Umut edilir ki, o ruhlar biz olalım.

“Nefsini ıslah etmeyen başkalarını ıslah edemez.” Said Nursi

Vesselam

Deniz Pamir

Satırlarında kainatın sırrını arayan bir kalem… Kelimeleri, hikmetin derinliklerinden süzülen bir nur gibi, zihinleri aydınlatır ve kalpleri ferahlatır. Her cümlesi, mahlukatın ince nakışlarından Halık’ın sonsuz rahmetine bir davetiye gibidir. O, fani sözcüklerle baki hakikatlere köprü… Devamı »

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu