![]()
Oturma odasındaki sessizliği, televizyondaki spor yorumcusunun heyecanlı sesi böldü:
“Evet sayın seyirciler, 2026 Dünya Kupası tüm hızıyla devam ediyor! Amerika, Kanada ve Meksika’nın ev sahipliği yaptığı bu tarihi turnuvada bu gece…”
Hakan, elindeki akıllı telefondan Amerika’daki maçın istatistiklerine bakarken derin bir iç çekti. Az önce ablası Fatıma’nın okuduğu Risale-i Nur satırları kafasını karıştırmıştı ama okyanus ötesinden gelen o cazibeli ışık, spotlar ve milyarlık stadyumların büyüsü yine de aklını çeliyordu.
“Tamam abla,” dedi Hakan telefonun ekranını göstererek.
“Anlattıkların çok etkileyici de… Bak, şu an tam anlamıyla bütün dünya Amerika’ya kilitlenmiş durumda. Los Angeles’tan New York’a kadar her yerde bir karnaval var. İnsanlığın ortak bir coşkusu bu. Bence biraz abartıyorsun. Altı üstü bir kupa, ama bütün dünyayı birleştiriyor.”
Fatıma pencereye doğru bir adım attı, ardından arkasını dönüp masadaki kardeşlerine baktı. Yüzünde muhabbet ve şefkat dolu bir tebessüm vardı.
“Hakan, aslında tam üstüne bastın,” dedi Fatıma.
“Amerika’daki bu Dünya Kupası, Üstad’ın bahsettiği o ‘en geniş dairenin’ günümüzdeki en kusursuz örneği. Düşünsene, okyanusun ötesinde devasa bir organizasyon kurulmuş. Milyarlarca dolar, dev sponsorlar, ışıklar, şovlar… Tam anlamıyla dünyayı ‘herc ü merce’ getiren, herkesi kendine müptela eden bir cazibe merkezi.
Üstad kendi döneminde radyolardaki İkinci Dünya Savaşı havadisleri için ne diyordu?
“Büyük dairenin cazibedarlığı cihetiyle küçük dairedeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, malayani ve âfakî işlerle meşgul eder.”
Küçük kardeş Murat, heyecanlı bir sesle araya girdi:
“Yani şimdi Amerika’daki maçları izlemek, o heyecana ortak olmak tamamen ömrü boşa harcamak mı diyorsun abla?”
“Mesele sadece bir maçı izleyip izlememek değil Murat,” diye cevap verdi Fatıma, ses tonunu daha da derinleştirerek.
“Mesele, kalbimizi ve zihnimizi o geniş daireye ne kadar kaptırdığımız. Amerika’daki o stadyumların ışıkları öyle güçlü ki, gözlerimizi kamaştırıyor ve kendi içimizdeki, kalbimizdeki o en küçük ama en ehemmiyetli daireyi görmemizi engelliyor.
Ömür sermayemiz o kadar az ki… Biz orada kupayı kimin kaldıracağını merak ederken, her saniye kendi hayat dakikalarımızı o stadyumların çimlerine gömüyoruz.”
Fatıma tabletini tekrar eline aldı ve Meyve Risalesi’nden o can alıcı yeri tane tane okudu:
“Eğer o adamın Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek davayı kazanmak için bilâ-tereddüt sarf edecek.”
Kupa?
“Bugün bu cümleyi şöyle kurabiliriz,” dedi Fatıma:
“Bir insanın Amerika’nın, o devasa teknoloji şirketlerinin ve bu Dünya Kupası’nı fonlayan milyarderlerin toplam servetine sahip olduğunu düşünün. Eğer aklı varsa, o servetin tamamını Amerika’da bir kupa kazanmak için değil, kendi ebedi cennet davasını kazanmak için harcardı.
Çünkü Amerika’daki turnuva birkaç hafta sonra bitecek. Şampiyon olan takımın sevinci bile birkaç yıla unutulacak. Ama bizim önümüzde açılan dava ne biliyor musunuz?
“Bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek davası…”
Hakan, elindeki telefonda açık olan maç yayınına baktı. Ekranda, Amerika’daki stadyumu dolduran yüz binlerce insanın coşkulu görüntüsü vardı. Ama Fatıma’nın sözlerinden sonra, o devasa stadyum gözüne ebediyetin yanında küçücük bir kutucuk gibi görünmeye başlamıştı.
“Yani,” dedi Hakan yavaşça,
“Biz okyanus ötesindeki bir kupanın derdine düşmüşken, asıl büyük kupayı, ebedi mülkümüzü kaybetme riskiyle oynuyoruz, öyle mi ablacım?”
“Aynen öyle,” dedi Fatıma başını sallayarak.
“Ve bu asırda, o ‘maddiyyunluk taunu’ yani her şeyi sadece maddeden, eğlenceden ve bu dünyadan ibaret görme hastalığı, en çok da bu tarz büyük dünya organizasyonlarıyla ruhumuzu uyuşturuyor.
İnsan sekerat vaktine geldiğinde, o ölüm döşeğinde, Amerika’daki kupayı kimin kazandığının hiçbir ehemmiyeti kalmayacak. Orada tek bir şey sorulacak:
İman Vesikanı Sağlam Elde Edebildin mi?
Fatıma odadaki ışığı hafifçe kıstı, pencereden dışarıdaki devasa şehre baktı.
“Biz Risale-i Nur şakirdleri olarak,” dedi metindeki o kararlı ifadeyle,
“Yüz derece aklımız ziyade olsa, ancak bu iman davasına sarf etmekle mükellefiz.”
Amerika’da kupa elbet bir sahibini bulacak canım kardeşlerim. Ama gelin, biz kendi içimizdeki o büyük maçı kaybetmeyelim. Dava vekilimiz olan imanı, Kur’an hakikatlerini elden bırakmayalım.”
Odada çıt çıkmıyordu. Televizyondaki spiker uzaktan uzağa Amerika’daki maçın heyecanını anlatmaya devam ediyordu ama odadaki genç Risale-i Nur şakirdlerinin kalbi, çoktan okyanus ötesindeki o geçici sahaları terk edip, ebedi sarayların kapılarını aralayan hakikat meydanına inmişti.
“Kabrin arkası için çalışınız; hakikî saadet ve lezzet ondadır.”
Mektubat